Bir dönem kendimi çok zeki, çok akıllı, çok ‘aman Allahım ne harika şey’ hissediyordum. İnsanın kendini yere göğe sığdıramaması nasıl bir psikolojik sorun, henüz çözebilmiş değildim. Kapıyı kapatıyorum, Ulan bu kapıyı benim kadar güzel kim kapatabilir; kitap okuyorum, Ya şu ses tonunun güzelliğine bak, o’lum sen nasıl bir efsanesin, diyorum kendime. Baya manyak bir megalomandım. Durumun aslında öyle olmadığını öğrendiğimde, işler tamamen değişti. Bizim mahallenin deli Ahmet’i vardı. Her mahallede vardı onlardan. Sanki aynı anne babadan doğmuş sonra hep beraber sokağa salınmış gibilerdi. Kendi mahalleleri içinde başka bir deli gördüler mi asla kabul etmiyorlardı. Bu mahallenin delisi benim o’lum, diye kafa tutarlardı birbirlerine. Ben gayet iyi anlaşıyordum Deli Ahmet ile. Tamam, söylediklerini anlamam biraz zaman alıyordu ama sonuçta onun da bildiği bir şeyler vardı. Aldım karşıma konuştum güzel güzel. “Bak ağabey,” dedim. “Sana saygım sonsuz. Sana deli diyorlar ama bence sen çok zeki bir insansın. Ben de zekiyim ama insanlar inanmıyor buna. Hepsi geri zekâlı. Sadece dalga geçiyorlar. Ne deli seviyorlar ne akıllı. Onun için biz seninle aynı taraftayız. Şimdi sakin ol ve bana nasıl böyle olduğunu anlat.” Deli Ahmet ilginç bir adamdı. Bazen konuştukları anlaşılır şeylerdi. Ama sinirlendiği zaman ne dediğini anlamak için çok çaba sarf etmeniz gerekirdi. Sanki yeni bir dil bulmuş da sadece o biliyor ve kimseye öğretmiyordu. Uzunca bir süre yüzüme baktı. Sorduğum soruyu beğenmemiş olacak ki ellerini önüne bağlayıp aldırmaz bir tavır takındı. Her türlü psikolojik stratejiye hazırdım. İstifimi bozmadım, “Anlat ağabey,” dedim. “Bak anlatırsan, sana çikolata alacağım.” Çikolata deyince sanki dünyaları ona vermişler gibi sevindi. Yerinde zıplayarak, “Çikolata, çikolata,” demeye başladı. “Tamam lan alacağım sana çikolata. Ama önce bana nasıl böyle olduğunu anlatacaksın.” Yüzü asıldı. Anlatmaya pek hevesli değildi. Başkası olsa üstüne atlar tekme tokat döverdi. Deli kuvveti nasıl bir şeydir bilirsin. Ama beni seviyordu. “Anne,” dedi. “Anne beni bıraktı.” Öyle söyledi ki bu cümleyi içimden bir şeyler koptu. Sarsıntıyı hissettiğinizde içinden kaçmak istediğiniz ev üstünüze yıkılacak diye korkarsınız ya, aynı şey işte. Durmadım. “Neden bıraktı,” dedim. Sorunun cevabını duymak bir yana bütün çocuklara nasıl saldırıyorsa bana da öyle saldırsın istedim o an. Konuşmaya çalışıyor ama o lanet cümle bir türlü çıkmıyordu ağzından. Yüzünü aşağıya indirip, “Sevmedi,” diyebildi. Sonra nasıl bir cinnet geçirdiyse, haykırarak, “Anne beni sevmedi, Anne beni sevmedi,” diyerek üzerime yürüdü. “Dur,” dedim, “dur tamam. Çikolata alcam sana. Bak, vurma yeter.” Bakkala giderken hep aynı şeyi tekrarladı. “Anne beni sevmedi, Anne beni sevmedi.” Çikolatayı aldığımda biraz sakinleşmişti ama artık ben kendimden nefret eden bir adamdım. Aynaya baktığımda zeki değil aptal bir gerzek görüyordum. Tahmin ettiğimden çok daha vasat bir adamdım üstelik. Üç yıl sonra Deli Ahmet öldü. Kimsesizler mezarlığına gömdüler. Öldüğü gün ona o soruyu sorduğum yerde durdum. “Ağabey,” dedim. “Özür dilerim.”






