Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Nisan 2020

Öykü

Bir Acayip Başlangıç

Senem Gezeroğlu

Paylaş

11

0


“Hayat, insanın yaşadığı değildir; aslolan, hatırladığı

ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.”

Gabriel Márquez

1. başlangıç

Keskin bir baş ağrısıyla uyandım. Yönümü sağa çevi­rip tekrar uyumaya niyetlenmiştim ki yastığımın ucun­da küçük, buruşuk, kenarları yırtık bir kâğıt parçası gör­düm. Üstünde “bunu unutma” yazıyordu. Altında bazı kelimeleri silinmiş, bazı harfleri kaybolmuş bir not: “bu ara… … hediye …….. …… etsem, ….. zor …….. bırak­ma ….en” Düşündüm. Neydi bu, ne olabilirdi? Elime nasıl geçmişti? Bu cümleler kime aitti? Ne olmuş­tu da unutmamam gerekmişti? Peki ne olmuştu da hiç unutmamam gereken şeyi böyle hepten unutmuştum? Hatırlamaya çalıştım. Hafızamı yokladım ama ken­disi evde yoktu. Aradığım hafızaya şu an ulaşılamıyor­, lütfen daha sonra tekrar... Tekrar yokladım. Sanırım kapıda kalmıştım, kendimin bile dışında. Kendime gelmek için zili çalmama gerek yoktu, düşünsem yeterdi, ben de öyle yaptım, beynimin içine girip düşünmeye başla­dım. Beynimin içindekilere bakılırsa, su içmek için mutfağa giden ama ben buraya niye gelmiştim diye yarım saat orada bekleyen biriydim. Yani sanırım öyleydim. Bunu bile hatırla­yamadığıma göre durum gerçekten vahimdi. Yine de hatırlamaya çalıştım, elimdeki yazıya baktım bir daha. Benim­kine benziyordu. Benzemekten öte… Sanki benimdi. Evet evet, kesinlikle benim­di. Hatırlıyorum. Geçen gün okulda hoca ders an­latırken gözüm önce pencereye, sonra pencerenin ötesine ilişmişti. Gözlerimi kapatıp notlarımı anımsadım:

Ders: Ceza Genel Hukuku

Konu: Suç teorileri

Gündem: Unutmak suç mudur yoksa güç müdür?

Özlü söz: “Güçlü bir hafıza, ağır bir cezadır.”

O hâlde hafızamı kaybettim hükümsüzdür. Gözlerimi açtım. Kendimi zorladım, ne olmuştu? Hiçbir şey. Derste sıkılıp şiir yazmış onu da yırtıp başucuma koymuştum. Hep böyle yapardım. Adliyede, stajda, dava sırasında, okulda, o kahrolası hukuk kitaplarının arasında yaşamak için ha­fifletici sebepler bulmak gibi bir şeydi şiir yazmak. Yi­ne öyle ağırlaştırılmış müebbet gibi bir dersin ortasında… Hoca gardiyan, sınıf perişan, ben yüce hukuk şairi. De­mir parmaklıklardan pencereye ilişen bir mahkûm gibi kelimelere kaçmıştım. Böyle olmuştu evet. Beynim eksikleri tamamladı, boşlukları doldurdu, elimdeki kâğıdın muhtemel hâli şuydu: “bu aralar yıldırım/ hediye gelir bana gökten/ ah etsem, sesim zor gelir katına/ bırakma beni senden

Durumum içler acısıydı. Şiir yazmayı acilen bırakmalıy­dım. Bu bir kamu spotuydu. Kamu hukuku? Kamusunun hukukuna başlamak için yataktan kalktım, çünkü yetiş­mem gereken bir hukuk dersi vardı. Daha fazla saçmalamadan temyize çıkmalıydım, belki temize… Bilmiyorum, her şey allak bullak. Hafızamla hesaplaşmak beni çok yoruyor.

1. başlangıç

Keskin bir baş ağrısıyla uyandım. Yönümü sağa çevi­rip tekrar uyumaya niyetlenmiştim ki yastığımın ucun­da küçük, buruşuk, kenarları yırtık bir kâğıt parçası gör­düm. Üstünde “bunu unutma” yazıyordu. Altında bazı kelimeleri silinmiş, bazı harfleri kaybolmuş bir not: “bu ara… … hediye …….. …… etsem, ….. zor …….. bırak­ma ….en” Düşündüm. Neydi bu, ne olabilirdi? Elime nasıl geçmişti? Bu cümleler kime aitti? Ne olmuş­tu da unutmamam gerekmişti? Peki ne olmuştu da hiç unutmamam gereken şeyi böyle hepten unutmuştum? Düşündüm, çok düşündüm. Kendimi zorladım ama bu baş ağrısıyla mümkün değil, yataktan doğru­lamıyordum. Şu an yapmak istediğim tek şey bedenimin fişini çekmekti ama hayat arıza veriyordu. İşe git­mem gerekiyordu. Ama bir işim var mıydı bunu bile bil­miyordum. N’oluyordu bana? Bu not neydi, nereden çıkıp gelmişti de başucuma kadar konmuştu? Portakalı kim soymuştu? Hatırlamak için kendimi zorladım. Dün ne olmuştu? Zamanı daralt, o ana odaklan ve hatırla. Her şey silik. Fotoğraflar siyah beyaz. Gelmi­yor, aklıma gelmiyor. Sanki taa çocukluğumdan, duma duma dumdan söz ediyordum, alt tarafı daha dün akşam diyordum. Beynim yanıyor­du. Tam pes edip yeniden uyumaya niyetlenmiştim ki bazı kareler yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Fotoğraf renkleniyordu. Portakal turuncu. Ha gayret. Evet, iş ye­rinden arkadaşım gelmişti. Kafası dumanlıydı. Sevdiği kız evlenmek üzereydi. Hah tamam işte şimdi hatırladım. Arka­daşımın sevdiği kız bizimkine bir mektup yazıp vermiş, evleneceğini söylemişti. O da bu acıyla evime yıkıldı, saatlerce içip ağladı, gözümün önünde dağıldı. Kızın gönderdiği mektubu da yırtıp ortalığa dağıttı. Herhalde bu not da o parçalardan biriydi. Kazayla cebime filan girmişti. Böyle olmuştu galiba. Eksik ke­limeleri tamamlamaya çalıştım. Yırtık bir mektuptan ge­riye kalan o kâğıt parçasında yazanlar şöyle bir şey ol­sa gerekti: “bu arada numaramı sil hediyelerini kargo etsem, biliyorum zor olacak kendini bırakma lütfen” Evet evet, böyle bir şeydi. Artık hatırlamanın vermiş ol­duğu o huzurla uyuyabilirdim. Hem mesele benimle ilgili değildi. Başımı diğer tarafa çevirip yeniden uyumaya niyetlendim. Ama işim ne olacaktı? Bir işim var mıydı, hem bugün günlerden ne onu bile bilmiyorum ki. Belki de pazardır.

1.başlangıç

Keskin bir baş ağrısıyla uyandım. Yönümü sağa çevi­rip tekrar uyumaya niyetlenmiştim ki yastığımın ucun­da küçük, buruşuk, kenarları yırtık bir kâğıt parçası gör­düm. Üstünde “bunu unutma” yazıyordu. Altında bazı kelimeleri silinmiş, bazı harfleri kaybolmuş bir not: “bu ara… … hediye …….. …… etsem, ….. zor …….. bırak­ma ….en” Düşündüm. Neydi bu, ne olabilirdi? Elime nasıl geçmişti? Bu cümleler kime aitti? Ne olmuş­tu da unutmamam gerekmişti? Peki ne olmuştu da hiç unutmamam gereken şeyi böyle hepten unutmuştum? Ama şimdi hatırladım. Lan ne çabuk hatırladım. İnsan beyni muhteşem bir şey. Zihnim bu kadar hızlı çalıştığı için tebrik ettim kendimi. Canım benim, canım kendim, iyi hatırladın, iyi ki hatırladın aferin sana. Bu ya­zı babamındı. Babam emekliydi. Her sabah yürüyüş için erkenden kalkar, tabiatla ritim tutar, marketten sıcak ek­mek ve poğaça alıp eve öyle gelirdi. Bu sefer uyanmamı beklemeden çıkmış, evden çıkmadan önce sehpanın üze­rine bu notu bırakmış olmalıydı. Ama harfler niye böyle silik, kelimeler niye böyle kayıptı? Kâğıdı yaklaştırdım, anlamaya çalıştım: “bu arada annene hediye alacağım, telefon etsem anlar, zor olur, sen oyala bırakma hemen” Evet evet, yaklaşık olarak böyle bir şeydi. Demek babam yürüyüşe değil alışverişe gitmiş ve beni uyandırmaya kıyamayıp başucuma böyle bir not iliştirmişti. Demek annem evdeydi ve onu oyalamam gerekmişti. Çok ze­kiydim, canım kendim. Elimdeki en mantıklı açıklama­ya sığınıp yataktan kalktım. Kalktım ama bugün anne­ler günü müydü, annemin doğum günü müydü yoksa evlilik yıl dönümleri miydi de böyle bir sürpriz yapası gelmişti adamın? Bilemedim. Babamın bunca yıla dire­nen romantizmine ve kapitalizme küfrederek kafamda bin bir soruyla banyoya doğru yürüdüm. Bu baş ağrısı­nı ancak sıkı bir duş geçirirdi.

1.başlangıç

Keskin bir baş ağrısıyla uyandım. Yönümü sağa çevi­rip tekrar uyumaya niyetlenmiştim ki yastığımın ucun­da küçük, buruşuk, kenarları yırtık bir kâğıt parçası gör­düm. Üstünde “bunu unutma” yazıyordu. Altında bazı kelimeleri silinmiş, bazı harfleri kaybolmuş bir not: “bu ara… … hediye …….. …… etsem, ….. zor …….. bırak­ma ….en” Düşündüm. Neydi bu, ne olabilirdi? Elime nasıl geçmişti? Bu cümleler kime aitti? Ne olmuş­tu da unutmamam gerekmişti? Peki ne olmuştu da hiç unutmamam gereken şeyi böyle hepten unutmuştum? Sanki bütün anılarım yok olmuştu. Bütün fotoğraflar ve sesler. Hatırlayamıyordum. Sıfırlan­mıştım. Başımın ağrısından hiçbir şeye odaklanamıyor­dum. Aslında başım da bir şeyleri hatırlamaya çalıştığı için ağrıyordu. Böyle bir sıfır döngünün içindeydim. Kısır döngü müydü o? Zihnimin çemberini kırıp dışarı çıkmak istedim. Çocuklar dışarıda çember çeviriyordu. Yatakta otururken bir müddet onları izledim, başımı el­lerimin arasına alıp öylece… Parmaklarım alnıma dokundu. Kaşlarım bile ağrıyor­du. Başlarım bile ağrıyordu. Başla­rım böyle işe, başlarım böyle işin içine dedim. Sahi kaç başım vardı benim? Bu kaçıncı başımdı, bu kaçıncı başlangıç? Sorguladık­ça daha çok ağrıdı. Kâğıdı elime alıp sakince dü­şünmeye başladım. Tenha köşelerde gizlenen detayla­rı anımsamaya çalıştım. Anları birleştirirsem belki bir şeyler hatırlayacaktım. Parçalar. Sesler. Parça parça ses­ler… Evet evet, birtakım sesler… Onları hatırlıyordum. “Bana bunu nasıl yapar?” diyordu. “Boynu devrilsin iki çocuk ver­dim ben ona” diyordu. Komşumuzdu. Hatırlıyorum. Üst komşumuz geçen gün gelmişti de annemle uzun uzun, ağlaya sızlaya konuşmuştu. Odamda ders çalışırken hıçkırıklarını duyup çay al­ma bahanesiyle mutfağa giderken kadıncağızı şöyle bir görmüş, kulağımı onun sesleriyle doldurmuştum. “Bu kâğıdı buldum pantolonun cebinde.” diyordu. “Ne ya­parım ne ederim ben şimdi?” diyordu. Gerisini hatır­lamıyordum. Büyük ihtimalle kadın giderken bu notu anneme vermiş, annem de evin içinde kaybetmiş, sonra n’olmuşsa yatağımın ucuna kadar gelmişti. Par­çaları birleştirmeye çalıştım. Pantolonun cebinden çıkan, birinci kadının gözyaşlarıyla ıslanan ama ikinci kadına ait olan bu notta galiba şunlar yazıyordu: “bu arada se­ni özledim hediye için teşekkür etsem, şimdi zor ama yarına da bırakmayalım akşam gelsen” Çok saçma oldu ama tahminen böyleydi. Hayat ne garip akıyor dedim. Çocuk­lar dışarıda çember çeviriyor, üst katta bir ev­lilik bitiyor, zaman dönüyor, ben üzülüyorum. Amaaaaan dedim, boş ver. Vurup kafayı yattım. Bana mı sor­dular evlenirken... Ya sordularsa? Sesler durmuyor ki uyuyayım, ne içeride ne dışarıda.

1.başlangıç

Keskin bir baş ağrısıyla uyandım. Yönümü sağa çevi­rip tekrar uyumaya niyetlenmiştim ki yastığımın ucun­da küçük, buruşuk, kenarları yırtık bir kâğıt parçası gör­düm. Üstünde “bunu unutma” yazıyordu. Altında bazı kelimeleri silinmiş, bazı harfleri kaybolmuş bir not: “bu ara… … hediye …….. …… etsem, ….. zor …….. bırak­ma ….en” Düşündüm. Neydi bu, ne olabilirdi? Elime nasıl geçmişti? Bu cümleler kime aitti? Ne olmuş­tu da unutmamam gerekmişti? Peki ne olmuştu da hiç unutmamam gereken şeyi böyle hepten unutmuştum? Beynim zonkluyordu, kafamın içinde at yarışı vardı. Bir şeyler tepiniyordu ama her koşuda biraz daha yorulan, toz duman olan ben oluyordum. Anılarım kum gibiydi. Zaman üzerime toprak örtmüş de ben yine ken­dime gömülmüşüm gibi. Her sabah böyle bomboş, boş bir beton muydum? Bilmiyordum. Sadece uyanıyor ve hiçbir şey hatırlamıyordum. Bu kâğıt, bu kelimeler? Zor­luyorum. Yatağın içinde, başıma yorganı çekip geçmi­şe yolculuk yapmaya çalışıyordum. Geçmiş dediğim daha dün. Dün ne olmuştu? Dün mü olmuştu? Bu kâğıt ne zaman, nasıl geçmişti elime? Neden silinmişti kelime­ler böyle, neden yıpranmıştı? Düşündüm. İnsan bir şeyi hatırına getirmeye çalışırken birçok şeyi de hatırının dışına çıkarıyordu. Unutmak… Başkasını aklına getirmek için kendini bile unutmak. Kendime rağmen düşündüm. Hayat, sisli bir sonbahar manzarası gibi. Bir el, bir hatıra bütün yaprakları savuracak gibi. Evet olacak gibi, hatırlayacağım. Böyle sonbaharlı, şiirli, hüzünlü filan… Sanki böyle bir şeydi. Geçen gün yağmur yağmıştı. Yağmur yağınca ben hep ne yapardım? Dayanamayıp dışarı çıkardım. O gün de öyle… Beni böyle güzel havalar mahvetmişti. Şiir okuyordum galiba. Belki şarkı söylüyordum. Orasını hatırlamıyorum ama böyle havalarda mutlaka dışarı çıkıyor, ilham perimi arıyordum. Evet evet, şimdi oldu, kesinlikle hatırlıyorum. Geçen günkü yağmurda yürürken aniden rüzgâr çıkmış, bu kâğıt parçasını savurup tam önüme bırakmıştı. Yağmur damlalarıyla ıslanmış, sürük­lenmekten yıpranmış bir kâğıt parçası. Üzerinde mürekkebi dağıl­mış bir yazı. Büyük ihtimalle bir kitaptan koparılmıştı. Bir hikâye, bir romandan belki. Aradığım şey ayakucuma kadar gelmişti. Kâğıdı yerden alıp cümleleri, kelimeleri ta­mamlamaya çalışmıştım. Galiba şöyle bir şey: “bu ara­lıkta buldum hediye gibi seni. Niyet etsem kavuşmaya erkenden, zordur belki ama beni bırakma kendinden” Çok da ahım şahım bir söz olmamasına rağmen demek ki o gün hoşuma gitmişti, alıp cebime koymuştum, gece de ilham olsun diye okuyup durmuş­tum. Belki de bir cümleden yola çıkarak başka bir cümle, başka bir hikâye kurmanın ha­yalini kurmuştum. Ama bu sabah böyle bomboş… Çok boş… Normal insanlar yaşadıklarını hatırlayıp rüyalarını unu­turken; ben rüyaları hatırlayıp yaşadıklarımı unutur olmuştum.

1.başlangıç

Keskin bir baş ağrısıyla uyandım. Yönümü sağa çevi­rip tekrar uyumaya niyetlenmiştim ki yastığımın ucun­da küçük, buruşuk, kenarları yırtık bir kâğıt parçası gör­düm. Üstünde “bunu unutma” yazıyordu. Altında bazı kelimeleri silinmiş, bazı harfleri kaybolmuş bir not: “bu ara… … hediye …….. …… etsem, ….. zor …….. bırak­ma ….en” Düşündüm. Neydi bu, ne olabilirdi? Elime nasıl geçmişti? Bu cümleler kime aitti? Ne olmuş­tu da unutmamam gerekmişti? Peki ne olmuştu da hiç unutmamam gereken şeyi böyle hepten unutmuştum? Ama garip bir şekilde pat diye de hatırlamıştım ne olduğunu. Beynimin yayından çıkıp ok gibi fırlayan bu hatıralar bazen nokta atışı yapıp o özel anlara isabet ediyordu. Kâğıda baktım. Bana dün bir mail gelmişti. Mesaj mıydı yoksa? Oradaki cümleleri bir kâğıda yazıp cebime iliştirmiştim. Bunu unutma demiştim bunu unutma, ne zaman bir adım atacak olsan bu keli­meleri hatırla. Çünkü çok acımıştı, çok acıtmış. Bazı yiyecekler bekledikçe acır, bazı kelimeler okudukça… Okudukça acıyan kelimeleri kendime ye­diremeyip bu sefer yediklerim yüzünden değil yediremedikle­rim yüzünden zehirlenmiştim. O zehir az çok şöyle bir şeydi: “bu arada bana hediye ……” Evet neydi? Hatırla­yamıyordum. Sonra bir iki keli­me, sonra bir iki çağrışım daha. “Rica etsem…..” Hatır­lıyordum evet, yerine oturmayan taşlar içime oturuyordu bu sefer. Eziliyordum. “zor durumda bırakma lütfen” Evet kesinlikle hatırlı­yordum, her bir kelimeyi, her bir harfi. Hafızam diril­dikçe ölüyordum, dökülüyordu yaşlar. Daha fazla da­yanamadım, zorlamadım. Eksik kalan eksik kalsındı. Madem yeniden acıtacak, hatırlamanın ne anlamı vardı? Defalarca, defalarca hatırlamanın? En iyisi unutmaktı. Kendini bile unutmak. Hem o çok sevdiğim söz ney­di: “Sevgi emekti.” Yok yok bu değildi. “Biraz zaman geçsin her şeyi unutursun, biraz zaman geçsin her şey seni unutur.” Buydu evet. Unuturdum. Her şey de beni unuturdu. Yataktan kalktım, aynadakine seslendim, “Hareket edeceğiz kalbim, dünyayı unut” dedim. Şimdi bana yeni bir yol lazımdı.

Yazarın bu öykü için tasarladığı son

Sevgili okur, ne yaptıysam olmuyor, bu öykünün so­nu gelmiyor. Ama en azından kafamda tasarladığım so­nu şuraya aktarayım. Planladığım kurguya göre bu öy­künün karakteri her sabah boş bir hafıza ile uyanıyor. Uyandığında dününü bile hatırlamıyor. Uzak geçmişe dair birkaç şey hafızasında kalsa da yakın geçmiş yok denecek kadar az. Bu yüzden birbiriyle ilişkili yeni ya­şantılar oluşturamıyor. Anılar kopuk. Her sabah sıfırlan­mış bir bellek. Filmlerdeki gibi işte. Bilirsin. 50 İlk Öpü­cük, Akıl Defteri, Sil Baştan, Gajini filan. Ama ne oluyor, ne yapıyor beyin çalışıyor, karak­ter her sabah başka bir hayat uyduruyor kendine. Yaşa­yan aynı kişi olsa da hatıralar farklı farklı. Hepsi birinci başlangıç ama devamındakiler birbirinden çok farklı. Her sabah yeni bir hikâye yazılıyor, boşluklar her gün farklı şekilde tamamlanıyor. Boşluğun kurma­cası mı diyelim kurmacanın boşluğu mu? Yapıtı açık bırakmanın o naif hoşluğu mu? Mutlak son di­ye bir şey yok madem, o zaman sonumuz sonsuz olsun. Bir şiirle, bir çiçekle veda: “Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte/ Sen de bir başkasına veriyor­sun daha güzel/ O başkası yok mu bir yanındakine ve­riyor/ Derken karanfil elden ele.”

Karakterin gerçekte yaşadığı son

Karanfil bende galiba. Ben bu öykünün karakteri ola­rak ve açıkçası yazarımın sonunu pek beğenmediğim için hikâyeye dâhil oluyorum. Yaşananlardan size kısaca bahsedeyim. Aslında bu öykünün yazarıyla geçen sene kendisinin imza gününde tanışmıştık. Diğer öykü kita­bında psikolojik rahatsızlığı olan insanlar vardı, deliler filan. Dikkatimi çekmişti. Merak ettim, imza gününde yanına gittim, tanıştık, konuştuk. Ona kendimden bah­settim, her sabah yatağımın kenarında eksik kelimelerle dolu yırtık kâğıt parçaları bulduğumu anlattım. Merak etti, ben de onun dikkatini çekmiştim. Söylediklerimi not aldı, bundan çok iyi öykü çıkar, yazınca size de göndereyim dedi. Gönderdi de. Şimdi üstekileri okuyunca dedim ki yaza yaza bunu mu yazmış, hayır yani sonunu da bağlayamamış. Bir de utanmayıp topu oku­ra atmış, düpedüz sahalara oynamış. Hiç beğenmedim yani. Hem kurguda da sıkıntılar var bence. Hafızasını kaybetme, her gün boş bir levhayla uyanma falan bana çok klasik geldi. Üstelik gerçek de değil. Bu hikâyenin karakteri olan ben, aldığım her nefesi hatırlıyorum. Unutmak isteyen ken­disi galiba. Madem böyle bir amacı var beni neden kendi oyunlarına alet ediyor anlamıyorum. Ayıp. Neyse ki sözünün eri biri. Hikâyesini bana gönderdi ve sonu­nu istediğiniz gibi yazıp bana ulaştırın dedi. Gerçi yazacaklarım hem onu hem de sizi tedirgin ede­bilir, dolayısıyla bu bölüm öyküden çıkarılabilir. Akıbe­timi ancak yayınlanınca göreceğim, ne yazık… Neyse ki olayın aslı şu: Karakterin yani benim, öyle her sabah hafıza kaybına filan uğradığımız yok. Sadece çok­lu kişilik bozukluğuna sahibim. Evet size tuhaf gelebilir ama bundan acayip zevk alıyorum. Çok mutluyum içimdeki benlerle. Kendimi her gün başka biri gibi hissediyorum, o sabah uyandığımda kendimi nasıl hissediyorsam öyle yaşıyorum. Bir gün öğrenci, bir gün şair, bir gün erkek, bir gün kadın. Bölünmüş bir kişilik değil, her gün başka bir kimlik, biraz. Has­talık değil bu yaşam tarzı. Düşünsenize. Bir yılda 365 farklı kişi olabilirim, 365 farklı hayata sahip olabilirim. Muh­teşem bir zenginlik. Hem bir daha düşünsenize. Hepiniz birden. Ben düşünsün. Hayır hayır bu sefer o değil sen düşünsün. Hayır hayır bizler benler değil de bu sefer ötekiler düşünsün.  Hepiniz değil hepimiz. Tamam kimse düşünmesin. İçimdekiler uyanmadan şu e-posta­yı yazara göndereyim madem. Kim? Ben mi? Yok hepimiz birden.

Yazarın öyküsever dostunun önerdiği son

Yani canım şimdi ne desem pek bilemedim. Karan­fil bende mi şimdi ☺ Aslında genel olarak sevdim öy­künü. O başlangıçlar iyi, farklı olmuş. Her gün yeni bir hikâye. Ama sonunu pek bağlayamamışsın gibi. Ne bi­leyim tekrara düşmüşsün. Zaman Dursun İstedim’de var­dı böyle yazarın notu, karakterin notu falan. Burada da okur, yazara mı inansın karaktere mi inansın, ikilemde bırakmaya çalışmışsın ama olmamış. Hem o karakterin gerçekte yaşadığı son biraz şey geldi bana, nasıl desem, yapmacık, zorlama gibi. Bence psikolojiden kurtul, biraz polisiye kat. Sana da farklılık lazım zaten. Valla bak po­lisiye hem farklı olur hem de heyecanlı. Ben olsam şöy­le bir son yapardım mesela: Şimdi bu öyküde altı tane I. başlangıç var ya. Hah işte. Onu yaşayan hep aynı kişi değil de farklı farklı kişiler olsun. Öyle karakterin dediği gibi kişilik bozukluğu filan değil ha. Gerçekten 6 farklı kişi. Her biri farklı insanlar, karakterler işte. O gönderi­len notu da şöyle bağlayabilirsin. Bir seri katil olsun. 6 farklı kişiye aynı notu göndersin, akşamına da bu kişi­leri sırasıyla öldürsün. Ama nottaki o eksik yerleri doğ­ru dolduranın hayatı kurtulsun filan. Bence harika bir fikir. Düşün bunu. Yaparsın sen.

√ Görüldü (12:34)

Yazarın kardeşinin itirafıyla şekillenen son

An itibariyle bilgisayarı elime aldım ablamın isteğiy­le bu öykünün sonunu ben getireceğim. Hem yazılışıyla da ilgili birkaç şey söyleyeceğim. Herhangi bir şeyi de­ğiştirmeyeceğine dair bana söz verdi, ona inanıyorum ☺ Şimdi olayın aslı şu, gerçekten olayın aslı şu: Buraya kadar olan kısmı ablam yazdı. Tamamını. Yani şu yukarıda okuduğunuz karakter, dost filan hep hikâ­ye. Belki bu itiraftan sonra burayı da ablamın yazdığını düşüneceksiniz ama yok yok öyle değil. Burası yazarın kızkardeşine ait, yani bana. Ben Kübra bu arada, mem­nun oldum ☺ Hikâye şöyle gelişti: Yaz günlerini birlikte geçirdiğimiz için arada içeriz, dün akşam da içtik. Ama ablam bir garipti, çok dertliydi. Anlarsınız, gönül yarası filan. İçip içip unutmak istiyorum n’apıyım söyle bana, dedi. İçip içip unut o zaman desem kızar biliyorum, unutmak istemiyor onu da biliyorum. Seviyosan git konuş bence dedim. Güldüm, dalga geçtiğimi de anlamadı safım, kıyamam hiç. Ablam madem konuşmak istiyorsun git hikâye yaz, otur baştan yaz dedim, damardan girdim ki hiç dayanamaz bi­liyorum. Tamam ben gideyim de yazıyım bari, de­di. Sendeleyerek kalktı, odasına çekildi, saatlerce görünmedi. Sonra da bunu yazdı geldi, olay bu yani. Şu yu­karıdaki şamatanın aslı astarı bu. Bitirememiş de zaten. Sonunu sen getir tıkandım dedi, verdi elime bilgisaya­rı. Bir şeyin de sonunu sen getir be bıktım arkanı top­lamaktan demedim tabii. Çünkü canım ablam. Madem bu öyküye bir son gerek, madem her şey benim elimde, benim sonum da şöyle o zaman: Bir edebiyat öğretmeni olsun, öğrencilerine hikâye yazdırsın ama hikâyenin sa­dece başını versin, devamını öğrenciler getirsin. Bunlar da 6 farklı öğrencinin seçilmiş hikâyeleri olsun. O hikâyeleri de 6 farklı kişi okusun. Sonra sonrası olsun. Daha sonrası. Sonsuz sonrası.

Okurun hayalindeki son

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

10 Soruda Henri Cartier-BressonOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

S. E. Breitegger

16 Temmuz 2025

İşe Yarar Bir Şey

Edebiyat, yazı dünyasının dışında da akıp giden, oldukça somut gerçeklere dayanan hayat şartları içinde, Puşkin’e ne kadar yer ayırabiliriz?Kırk altın, kırk sopa hikâyesini bilirsiniz. Hani Kanuni Sultan Süleyman’ın karşısına kırk metre öteden iğneye ip geçirebilen adamı getirirler,..

Devamı..

Verem: Dünyamızı Değiştiren Hastalıkla..

Gökhan Güvener

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024