Önümüzdeki yüzyılın ne kapitalizmin ne de patriyarkanın sonunun olacağına dair en küçük emare yok; aksine ikisi de gittikçe daha vahşi bir hal alıyor.
Simone de Beauvoir, 1975’te katıldığı bir televizyon programında neden ve nasıl feminist olduğunu, İkinci Cins adlı kitabının yayınlanması ardından hemen her kesimden gelen tepkileri, Fransa’da feminist hareketin kürtajın yasallaşması için verdiği mücadeleyi, kadınların ataerkil toplumlarda nasıl müebbet bir hapis cezasına çarptırıldığını, sınıf mücadelesi ile feminist mücadelenin nasıl iki ayrı kulvar olduğunu ve birbiriyle karıştırılmaması gerektiğini, kadınların kurtuluşuna dair önerileri ve daha birçok şeyi anlatıyor.
Üzerinden yarım yüzyıl gibi bir süre geçmesine rağmen Beauvoir’ın dile getirdiği sorunlar ve toplum eleştirisi yerli yerinde duruyor, dersek abartmış olmayız. Kadınların ikinci cins olarak görülmesi sorunu ne yazık ki geçmiş yüzyılların sorunu değil. Yeryüzünün hemen her kilometre karesinde kadınlar hâlâ sırf kadın oldukları için temel insan haklarından mahrum bırakılıyor, şiddete maruz kalıyor, öldürülüyor.
Bu ataerkil zulüm karşısında kadınlar bulundukları hemen her alanı geçmişe oranla daha güçlü ve daha örgütlü bir biçimde mücadele alanına çeviriyor elbette. Eğitim, sağlık, barınma, boşanma, kürtaj hakkı gibi taleplerle sokakları dolduruyor, patriyarkanın onlar için kurduğu hapishanelerin duvarlarında gedikler açıyor, o duvarları yıkıyor ve “kızkardeşlerine” ulaşıyorlar.
Biz de (Simone de Beauvoir’dan ilhamla) geçmişten bugüne kadınların bu haklı mücadelelerinin sesine kulak verelim istedik ve feminist akademisyen, yazar, sanatçı, siyasetçi ve aktivistlerle neden feminist olduklarını feminizme yöneltilebilecek temel sorular üzerinden konuştuk.
Haden Öz: Bu söyleşi dizisi bir nevi "feminizme giriş" niteliğinde olacağı için feminizmin ne olduğuyla başlamak yerinde olur diye düşünüyorum. En yalın tanımıyla feminizm nedir? Genel kabul gören veya sizin kendi tanımınız da olabilir.
Selda Tuncer: Bana göre, feminizmin çıkış noktası kadının (da) insan ve vatandaş olduğu düşüncesidir. Osmanlı kadın hareketi dâhil birinci dalga feministlerin sorduğu “Biz insan değil miyiz?” sorusu bunun en yalın ifadesi. Dolayısıyla feminizmi de kadınların bağımsız, özgür ve eşit yurttaşlar olmaları için verdikleri mücadele olarak tanımlayabiliriz. Bugün her ne kadar neoliberal politika ve ideolojilerle unutturulmaya çalışılsa da, feminizmin temelinde kadınların kolektif kurtuluş talebi yatar.

HÖ: Sizin için kırılma noktası nasıl ve ne zaman oldu? Ataerkiye ilk itirazınız, isyanınız neydi?
ST: Her ne kadar kendime yüksek sesle feministim demem yüksek lisans öğrencisiyken olsa da, ataerkiye itirazım ve (şans eseri) feminizmle tanışmam erken yaşlarda oldu. Feminist düşünce bütün kadınlar için kendi benliklerini, kimliklerini fark edip tanımak için önemli ve belirleyici olsa da, benim gibi geleneksel alt sınıf ailelerde büyüyen genç kadınlar için çok daha kritik, bir nevi hayat memat meselesi. Arkadaşlarım sıklıkla benden şu lafı duymuştur: Feminizm beni kurtardı. Gerçekten öyle, kelimenin tam anlamıyla.
Kırılma noktası deyince belirli olaylar ve anlar da geliyor insanın aklına ama ben daha çok çocukluğumda içine doğduğum geniş aile ve sosyal çevrede gördüğüm, iliklerime kadar hissettiğim erkek egemenliği olarak görüyorum ve bunu anlatmayı önemli buluyorum. Köyünden yakınındaki şehre göç etmiş ve burada tutunmaya çalışan yakın akraba ailelerdi bizimkiler. İşten eve gelince erkeklerin ağzını bile açmadan yemeklerinin önlerine koyulması, isteklerinin yerine getirilerek etraflarında dört dönülmesi, kadınların dur durak bilmeden çalışması, hizmet etmesi ama buna karşın hiçbir konuda söz sahibi olmamaları…
Benim ailem görece esnekti ancak o dönem yakın akrabalarımda ilkokuldan sonra kız çocukları pek okutulmadı. Daha geleneksel dindar olanlar kızların başını kapatır, kuran kursuna gönderir, işte 18 civarı evlendirirlerdi. Ben de benzer geleneksel değerlerle yetiştirildim, (isteyerek) bu kurslara gittim ama benim şansım, isteyen çalışsın, okusun diyen bir baba olması ve annenin de desteklemesi. Ablam da liseyi bitirmişti mesela, işte onun öğrenci harçlığıyla aldıkları yabancı klasikler, kişisel gelişim kitapları, dergilerin yanı sıra, ödünç kitap alabildiğim semt kütüphaneleri benim kurtuluşum oldu. Ortaokulda başka dünyaların varlığıyla tanışmış ve çoktan kararımı vermiştim ancak feminizmle tanışmam ve içimdeki sesin karşılığını bulmam Duygu Asena’yla oldu. Yine ablam sayesinde eve giren Kadınca dergileri ve Kadının Adı Yok kitabı. O dönem kendime direkt feminist demedim ama içimdeki öfkenin, sorgulamanın cevabı oldu, evdeki ilk büyük kavgalarımdan biri 8 Mart için bir radyo programına katıldığımda oldu mesela.
HÖ: Evde, sokakta, işte; kısacası hayatın her alanında bir kadının sadece kendi yaşadıkları üzerinden feminizme varması, yani erkek karşısında ikinci cins olduğunun bilincine varması ne derece mümkün?
ST: Bence bütün kadınlar bir noktada ezildiğini, erkekler kadar değer görmediğini bilir, yani nasıl bilmesin? Bazıları bununla mücadele eder, önüne çıkan engelleri aşarak hayatta bir yerlere gelir ve bunu kişisel başarı hikâyesi olarak anlatır. Şüphesiz bu bir kazanımdır, sadece bunu başaran kadınlar için de değil çünkü illa bunun genele bir etkisi olur. Benzer şekilde, ailesinden, eşinden şiddet gören bir kadın da bir noktada buna dur deyip mücadele eder ve şiddet döngüsünden çıkabilir. Bu çok önemli bir başarı ve değişimdir. Bu deneyim önemli bir farkındalık da kazandırma potansiyeli taşır. Ancak bunların hiçbirinin otomatik olarak bir kadını feminizme götüreceğini, kadınlık bilincine ulaşacağını varsayamayız.
Feminist bilinç başta farklı bilgi olmak üzere farklı kişi ve yaşam deneyimleriyle karşılaşmayla mümkün olur genelde. İşte okulda feminist bir hoca ya da feminist yazar tavsiye eden biri olabilir ya da bugün sosyal medyada gerçekleşen tanışmalar, karşılıklı bilgi deneyim paylaşımları. Ancak bunun dışında erkek şiddetinden kurtulan kadınların feminist mücadeleyle, kadın hareketiyle tanışması da dönüştürücü olabilir. Örneğin ilk aklıma gelenler, sonrasında kadın eylemlerine katıldığını, feminist mücadeleyi sahiplendiğini gördüğümüz Çilem Doğan ya da Yasemin Çakal.
Açıkçası yaşadığımız çağ, farklı bilgi ve deneyimlerle karşılaşmayı sosyal medya aracılığıyla kolaylaştırıyor gibi görünse de, çoğunluk için gündelik hayatta çok da geçerli değil bu. Yıllardır çok farklı kesimden, yaştan, bölgeden kadın ve erkeklere dersler, eğitimler veriyorum. Kadınlardan gelen en yaygın tepkilerden biri, daha önce benim anlattığım türde bilgilerle hiç karşılaşmamış olmaları, yani feminizm ve toplumsal cinsiyete ilişkin eleştirel bilgi ve fikirler. Her defasında büyük bir şaşkınlık ve sonrasında öfke yaşıyorlar.
HÖ: İçine doğduğumuz aile, bir parçası olduğumuz aile, delicesine kopmak istediğimiz aile, kopamadığımız aile, kaçtığımız aile, sığındığımız aile, kurduğumuz aile... Sizin için aile nedir ve feminizmin neresine düşer?
ST: İlk soruda ailenin ne kadar belirleyici olduğunu epey anlattığımı tahmin ediyorum. Son yıllarda giderek daha fazla gündeme gelen “Coğrafya kaderdir” sözünü her gördüğümde ilk aklıma aile gelir. Hani bu söze tümüyle katıldığımdan değil ancak hangi coğrafyada olduğumuz kadar -ve hatta birçok durumda daha fazla- hangi aileye doğduğumuz kritik önem taşıyor. İster karşı çıkalım ister kabul edelim son kertede hepimizin aileleri var ve bir şekilde beraber ya da ayrı onlarla yaşıyoruz, uğraşıyoruz. Ama zaten Türkiye’de feminist hareket de bu anlamda çok farklı değil ki, bildiğimiz okuduğumuz feminist kadınların çoğunluğu evlenmiş ve aile kurmuşlardır. Hatta yıllar önce bir kadın öğrencim bana çekinerek, ben feminizme çok yakın hissediyorum ama ilerde evlenmek de istiyorum demişti. Epey gülmüştüm. Çünkü tek tanıdığı feminist bekâr olunca sanıyor ki başka türlüsü yok. Oysaki aile kurmadan çocuklu/çocuksuz örnekler sayıca daha az ve tekil hikâyeler oluşturuyor, belki yeni kuşaklarda bu değişecek ya da değişiyordur bilmiyorum. Ancak ne olursa olsun aileyle mücadele bitmez, ne içinde ne dışında. Benim gibiler için aile dışında hayat kurtuluştu; başka hayatların başka ihtimallerin olduğu ve bir kadın olarak kendimizi gerçekleştirme imkânını bulduğumuz. Kadınlar için evden çıkmanın politik olduğu üzerine doktora tezi yazdım yani, boşa değil.
HÖ: Kadın hareketi sınıflar üstü bir hareket mi? Dünyanın en yoksul bölgesinin en yoksul evindeki bir kadınla, dünyanın en zengin bölgesinin en zengin evindeki bir kadını aynı paydada ve safta buluşturan nedir?
ST: Tabii ki sınıflar üstü bir hareket değil, toplumsal cinsiyete bağlı ezme-ezilme ilişkileri farklı sınıflarda farklı şekillerde işler. Ancak ister zengin ister yoksul olsun her kadın, kadın olduğu için ayrımcılık ve şiddete uğrar, bunun korkusunu, yükünü taşır. Eğitim, başarı, zenginlik kadınları toplumda daha güçlü hale getirir şüphesiz ve böylece yoksul kadına göre bu tür durumlarla karşılaşma ihtimali azalabilir ya da bunları daha kolay aşacak araçlara sahiptir ancak tüm bunlar bir kadını cinsel şiddetten koruyamaz, tacize, tecavüze uğramasını ya da bunların olma ihtimaline dair korkuyu engellemez. Bunlar ortak kadınlık deneyimin parçasıdır. Bu yüzden kadınlık sınıflar üstü değil ama kadınlar kendi başına bir cinsel sınıftır. Sonuçta yapısal/tarihsel olarak aralarında toplumsal cinsiyete bağlı sömürü ilişkisi bulunan ezen ve ezenin olduğu bir sistemde (ataerki dediğimiz işte) bir (cinsel) sınıftan tabii ki bahsedebiliriz. Kadınlar bütün dünyada erkeklere göre daha yoksul ve daha az mülke sermayeye sahip, daha az güç sahibi, daha az hareketliliğe sahip, kaynaklara ve hizmetlere erişimi daha kısıtlı. Bunları sadece kapitalizme bağlayarak açıklayamayız, keza pandemiden sonra yükselen ve giderek daha görünür olan bakım emeği krizi de böyle.
HÖ: Feminizm de başka hareketler gibi bir bütün değil elbette. Birbirleriyle uyuşmaz görünen, tartışmalar içinde olan, birbirlerini dışlayan feminizmler mevcut. Ortak bir paydada buluşmak neden önemli? Bütün feminizmleri kapsayan bir feminizm mümkün mü veya olmalı mı?
ST: Tüm bu tartışmalar, çatışmalar feminist düşüncenin ve politikanın canlılığını gösteriyor bana kalırsa. Yani herkesi, her şeyi kapsayan bir feminizm (ya da herhangi bir ideoloji/politika) kaçınılmaz olarak tektipleştirici ve otoriter eğilimlere sahip olacaktır. Farklı fikirler, farklı yaklaşımlar, farklı mücadele ve ütopyalar tabii ki var olacak, tartışılacak ancak ortak paydada buluşmadan nasıl politika yapabiliriz ki? Bir önceki soruda bahsettiğim ortak kadınlık deneyimi tam da buna karşılık geliyor. Kadın olarak toplumsal cinsiyete bağlı yaşadığımız eşitsizlikler, haksızlıklar (örneğin nafaka, cinsel taciz ve şiddet, İstanbul sözleşmesi, üreme sağlığı, kürtaj ve sezaryen, ev içi emek) çoğu zaman ortak payda zemini olarak geniş ittifak ve mücadelelere alan açıyor.
Ancak son 20 yılda feminist düşünce ve politikada kadınlar arasında ortaklıklardan çok farklılıkların öne çıktığını da görüyoruz, şüphesiz bu, bugünkü kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı neoliberal ideolojilerle yakından ilişkili. Farklılıklar da çoğunlukla kimlik ve özne üzerinden ele alınıp karşılık bulunca, cinsiyet, sınıf ve ırk gibi olguların kesişimlerinin her grup için ne tür ayrıcalıklar, imtiyazlar sağladığı belirleyici oluyor politik alanda. Buna karşın bu olguların iç içe geçerek ürettiği yapısal eşitsizliklerin nasıl bir ataerki ve toplumsal sistem yarattığı daha geri planda kalıyor, sanki hepimizin bildiğini varsaydığı bir arka plan ya da “büyük resim” gibi, hani kanıksanmış. Bu tür bir yaklaşımın da farklılıkların daha derinleşmesine, özellikle politik mücadelede ittifaklardan çok ayrışmalara yol açtığını düşünüyorum. Bir de teori ile pratik yani gündelik hayat arasındaki ayrım da genişliyor gibi geliyor bana. Yani örneğin bir feminist olarak kızkardeşlik kavramına feminizm içinde gelen eleştirileri, bunun taşıdığı olumsuz çağrışımları vb okudum, biliyorum ancak son yıllarda kızkardeşlik kelimesinin kullanımının ne kadar arttığını, yaygınlaştığını da görmek gerek. Şu son bir haftada bile genç kadınlar sosyal medyada ne kadar çok kullanıyor. Orada bir sahiplenme var ve bu kadınların çoğu feminist hareket ya da politika içinden değil. Tabii ki bu da feminizmin gücüyle ilişkili bir yanıyla ama onu da aşan bir durum aynı zamanda.

HÖ: Başka bir dünyayı mümkün kılmak için mücadele eden sosyalist, komünist, anarşist hareketlerle feminizmin ilişkisi nedir veya nasıl olmalıdır? Ortak bir mücadele zemini mümkün mü?
ST: Aslında bu soruyu o hareketlere sormak gerekir diye düşünüyorum, sonuçta feminizmle ilişki kurmakta zorlanan ya da buna direnen, bunu bir problem haline getiren onlar çoğunlukla. Yine de feminizm açısından cevap verecek olursam, her şeyden önce bu kadar yıkıcı eşitsizliklerin olduğu bir dünya sisteminde ittifaklar olmadan toplumsal/politik mücadele geliştiremeyiz. Ayrıca, toplumsal cinsiyet meselesi bütün kurumların, toplulukların ya da ideolojilerin bir yanıyla meselesi çünkü yaşadığımız dünyada cinsiyetten muaf bir alan yok. Bu anlamda karma örgütlerde/gruplarda cinsiyet eşitliğine ve farkındalığına çok daha ihtiyaç var; sol hareketten gelip feminist politikada mücadele eden kadınların deneyimleri, anlatıları bunun en iyi örneğidir bana kalırsa.
HÖ: Dünyanın birçok yerinde kadınlar, hem kendi hakları için hem başka toplumsal sorunlar için bütün engellemelere rağmen sokakları bir mücadele alanına dönüştürüyorlar. Pandemide dahi bu böyleydi. Özellikle son yıllarda neredeyse hiçbir hareket kadınların cesaretinin, kararlılığının, mücadelesinin kıyısından dahi geçemiyor. Bunu en güzel, bir 8 Mart eyleminde açılan "Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla!" pankartı ifade ediyor sanırım. Bu cesaret, bu kalabalık ve bu mücadele sizce meyvelerini veriyor mu?
ST: Evet tüm dünyada ve Türkiye’de kadın mücadelesi gözle görülür biçimde yükselişte. Bunun şüphesiz anlaşılır nedenleri var: Kadın bedeni, emeği, üreme haklarına saldırılar, cinsiyet eşitliğine karşıt tutumlar, kadına yönelik şiddetin artışı ve daha bir çok şey. Ancak yine de tek başına kadın mücadelesinden bahsetmek doğru olmaz. Son bir iki yıldır emek mücadelesi bütün ülkeye yayılmış durumda, çıplak ayakla Ankara’ya yürüyen madenciler şu an hâlâ direnişte örneğin. HES’lere karşı topraklarını, ağaçlarını savunan köylülerin direnişleri, orada da kadınlar ön saflarda tabii. İsrail’in soykırım işgaline karşı Filistin için dünyanın dört bir yanında yapılan kitlesel eylemler, mitingler ya da Bangladeş’te diktatörü deviren öğrenciler, gençler öncülüğündeki halk hareketi. Şüphesiz bu hareketler birbirinden o kadar bağımsız değil ve ayrıca feminist hareket de, kadınlar da hem bu direnişlerin içinde ya da destekçileri.
Tüm bunlar insana umut ve güç veriyor tabii ki ama o kadar sert bir gerçeklikle yaşıyoruz ki, umutsuzluk ve çaresizliğe kapılmamak çok zor. Yine de ben umut ilkesinden ve bunun için mücadele etmekten yanayım. Sürekli gençlerle bir arada olduğum için onları görünce bu konuda daha da sorumluluk hissediyorum. Çünkü umutsuzluğa kapılmak için çok haklı gerekçeleri var. Son bir haftadır tüm ülkeye yayılan öğrencilerin kadın cinayetlerine yönelik isyanları ise hem gençlik hem feminist hareket açısından yeni bir mücadele hattının habercisi olabilir –ki burada da bize düşen şeyler var, atalete kapılacak lüksümüz yok.
HÖ: Özellikle "Me too" hareketiyle birçok alanda kadınlar maruz kaldıkları cinsel, duygusal, psikolojik ve ekonomik şiddeti ifşa ettiler. Bu hareketlerin kadın mücadelesindeki yeri nedir? İfşa öncesi ve sonrası durumları değerlendirdiğinizde kadınlar açısından artıları ve eksileri nelerdir?
ST: “Me too” hareketinin dünyada bunu gündeme taşıması ve meselenin görünürlüğü açısından önemli etkileri, sonuçları olduğunu düşünüyorum, özellikle akademi ve kültür sanat dünyasında. Ancak ifşa süreçlerinin başta sınıf, ırk olmak üzere çok farklı katmanları var ve son derece karmaşık süreçler. Burada bir feminist olarak önemli bulduğum, toplumda göz ardı edilen ve hâlihazırdaki sistemde karşılık bulmayan bir suçun zarar gören kadın tarafından yüksek sesle dillendirilmesidir, yani bu anlamıyla geç kalmış bir adalet talebi. Fakat ifşanın yapılmasından sonraki sürecin nasıl yürütüldüğü feminist politika açısından da epeyce çetrefilli çünkü kişisel olanla politik olanın çok birbirine girdiği ve politik meselenin kişiselleştirilme tehlikesi olan bir alan. Türkiye’de öne çıkan bazı örneklerde bunun olduğunu düşünüyorum, yani aslında potansiyel varken yeterince kolektifleşemeyerek kişiler, kişisel hikâyeler özelinde kalması. Burada da tabii ki feminist bilincin, örgütlü mücadele deneyimlerinin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz.
HÖ: Erkeklerin feminist mücadeledeki yeri nedir? Feminist erkekler mi, pro-feminist erkekler mi, yoksa erkekler işine mi baksın?
ST: Bence bu mevzuyu her kuşak deneyimle yeniden öğreniyor gibi. Örneğin ben Ankara’da eylemlere ilk katılmaya başladığımda yüksek lisanstaydım, kız erkek beraber gitmiştik. Eylemin sadece kadınlarla yapılacağını öğrenince epey sinir olup tepki verdiğimizi hatırlıyorum. O zaman alandaki önceki kuşaktan feminist kadınların bıkkınlığını şu an hayal edebiliyorum tabii ki. Bizim bunu anlamamız iki eylem sürdü çünkü erkeklerle olunca sesimizi bile duymuyorduk, öyle bir bastırma ve öne çıkma. Şimdiki gençler ise bambaşka, son bir iki 8 Mart’ta baya kızlı erkekli arkadaş grubu gördüm, keza bu son eylemlerde de. Burada bir değişim var, görmek lazım, dünyada da bu böyle. Ancak artan erkek şiddeti ve kadın düşmanlığı karşısında güçlü bir kadın ağı ve dayanışması da var, kendi alanlarını korumak isteyen, bu da önemli.
Öte yandan, feminist bilgi ve eğitimle genç erkeklerin değişimine ve cinsiyet eşitliği konusunda rol oynayabileceklerine inanıyorum. Bunu farklı erkek öğrencilerde gördüm fakat yine de daha tekil örnekler düzeyinde. Bir feminist olarak görüşümse, erkekler bu mücadelede kişisel olarak ancak destekçi olabilir çünkü ne olursa olsun kadın-erkek arasında yapısal olarak ezen-ezilen ilişkisi var ve bunu yok sayarak kol kola mücadele veremeyiz. Çünkü erkek özü itibariyle ya da doğası gereği değil ama bu sistemin içinde potansiyel fail konumunda. Feminist ya da profeminist olmaları da bunu değiştiremez, hatta aksine çoğu durumda bu bir kılıf görevi görür. Bir kurum olarak akademinin cinsiyeti üzerine yazdığım makalede bunu detaylı olarak açıklamıştım. Orada değindiğim üzere, erkeklik ve cinsiyet alanında çalışan sosyolog Michael Armato, akademik erkeklerin ve özelde kadın çalışmalarındaki erkeklerin “kuzu postu giymiş kurt olma” potansiyeline dikkat çeker çünkü bu alanda çalışarak cinsiyet ve kadın sorununa ilgili ve duyarlı görünürler ve bu durum onlara bir statü kazandırır. Çoğu zaman da cinsiyetçi tutum ve davranışlarının üstünü kapamasını sağlar –ki erkeklik çalışmalarında erkek araştırmacıların kendilerine yönelik eleştirel bakışla yazdıkları metinlerin azlığı tesadüf olmasa gerek.
Peki, erkekler ne yapsın? Mesela kadınsız paneller yapmasın, yapana gitmesin katılmasın ve karşı çıksın. Her yerde her şeyi bilen ve herkese öğreten adam olmaktan vazgeçsin; feminist çalışmalar okusun, derslerinde okutsun, kadınların eserlerini okusun, izlesin, dinlesin. Sonra kendi hayatına, çevresindeki erkeklere hemcinslerine baksın, biraz sorgulasın, arkadaşına kefil olmasın, tanırım iyi çocuktur diye ortaya atılmasın ve en önemlisi gerektiğinde ses çıkarsın, sessiz suç ortaklığından çıksın. Şu aşamada hâlâ ne yapacağını bilmeyen, soran varsa, iyi bir başlangıç olur bence.
HÖ: 21. yüzyıl patriyarkanın artık sadece tarih kitaplarında yer aldığı bir yüzyıl olabilir mi? Bir öngörünüz veya umudunuz var mı?
ST: Umudum daima var ama gerçekçi bir iyimserim. Önümüzdeki yüzyılın ne kapitalizmin ne de patriyarkanın sonunun olacağına dair en küçük emare yok; aksine ikisi de gittikçe daha vahşi bir hal alıyor. Bütün dünyada yükselen sağ popülist ırkçı ideolojiler, otoriter yönetimler kadınlara, işçilere, yoksullara, doğaya, tüm canlılara savaş açmış durumda. Biz de bu dünya sisteminde ülke olarak payımıza düşeni en acı biçimde yaşıyoruz zaten. Bana kalırsa önümüzdeki yüzyıl her şeyin çok olduğu bir yüzyıl olacak; en çok da yıkımın, vahşetin, zalimliğin, sömürünün, gezegen krizlerinin ama bir yandan da birçok çığır açıcı gelişimin –işte yapay zekâ, nanoteknoloji, genetik vd.- hayatımızı baştan aşağı değiştirdiği ve bir o kadar da şu an tam olarak nasıl olacağını öngörmenin mümkün olmadığı direniş mücadeleleri, özellikle gençlerin yeni kuşakların belirleyici olacağı. Türkiye’de şu an tanık olduğumuz iki genç kadının sokakta yine bir genç erkek tarafından vahşice öldürülmesi ardından “yaşamak istiyoruz” diyerek sokaklara dökülen kadınlar öncülüğündeki gençlerin eylemleri yeni bir durum, daha önce kadın cinayetlerinin bu şekilde gençleri mobilize ettiğine tanık olmadık ama şaşırtıcı da değil. Erkek şiddeti –hem tanıdık hem yabancı erkekler tarafından olsun- iyice sokağa taşmış durumda; kadınların çocukları önünde (eski) kocaları/sevgilileri tarafından dövülmelerini, öldürülmelerini sokakta insanlar izliyor, biz haberlerde, sosyal medyada dolaşan videolarda izliyoruz. Aynı şekilde, sokakta erkekler tanımadıkları kadınları –mesela samuray kılıcıyla– İŞİD'vari yöntemlerle öldürüyor. Her şey sokakta gözümüzün önünde oluyor. Bundan sonra da olacak ama sadece şiddet değil direniş de olacak, oluyor ve bunun da giderek artışını göreceğiz.
HÖ: Son olarak okurlarımıza feminizm yolculuğunuzda size eşlik eden, başucu kitaplarım diyebileceğiniz, birkaç kitap (bütün türlerde olabilir) önerir misiniz?
ST: Öyle çok başucu diyebileceğim kitaplar yok, yani ilk anda aklıma birkaç kitap gelmez. Farklı dönemlerde farklı kitaplar, isimler oldu beni etkileyen. Ara ara döndüklerim de oluyor ama genelde yeni fikirler, farklı alanlar okumayı, keşfetmeyi seviyorum. O yüzden benim yolculuğumda önemli birkaç isim söyleyeyim. İlk aklıma gelen Luce Irigaray, yüksek lisansta okuduğumdan beri feminizme ve cinsel politikaya yönelik düşünce ve teorileri bu konuda yaklaşımımı bir hayli şekillendirmiştir. Türkçeye hâlâ çevrilmemesine hayıflandığım Dorothy Smith’in gündelik hayat ve kadın deneyimini merkeze alarak geliştirdiği feminist sosyoloji çalışmaları, sosyal bilimlerde bilgi ve iktidar ilişkisinin feminist eleştirileri de son yıllarda çok kullandığım, sıklıkla örnek ve tavsiye verdiğim metinler. Ayrıca edebiyat alanında Ursula K. Le Guin’in eserleri, Doris Lessing (özellikle Altın Defter ve Anılar kitapları) ve Jeanette Winterson’un romanları ve son dönemde Elena Ferrante’nin yazdığı roman ve denemelerinden bahsetmezsem olmaz. Türkiye’den Sevgi Soysal, Cahide Birgül romanları şimdi ilk aklıma gelenler ama daha çok var. Son olarak derslerimde kullandığım, katıldığım eğitim ve panellerde herkese önerdiğim kitaplardan biri Caroline Criado Perez’den Görünmez Kadınlar: Erkekler İçin Tasarlanmış Bir Dünyada Veri Yanlılığı İle Yaşamak. Maalesef şu an baskısı yokmuş, umarım en kısa zamanda tekrar basılır. Yeni başlayan ve merak edenler sorunca, Bell Hooks’tan Herkes için Feminizm’i de önerdiğim oluyor.
***
Selda Tuncer 1978 Antalya doğumlu. 2000 yılında Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Doktora tez çalışmasında 1950-80 dönemi Ankara’sında kadınların gündelik kamusal mekân deneyimlerini inceledi. TSBD genç sosyal bilimciler en iyi tez ödülüne layık görülen doktora tezi Women and Public Space: Gender, Modernity and the Urban Experince başlığıyla 2018 yılında yayımlandı. 2000’li yılların sonlarına doğru Ankara’da aktif olarak feminist harekette yer almaya başladı. 2012-2015 yılları arasında Amargi Dergi’nin yayın ekibinde yer aldı. Hem akademik hem de akademi dışında güncel konularda çeşitli mecralarda yazılar yazdı. Öğretim üyesi olarak çalıştığı son on yıldır toplumsal cinsiyet, cinsel taciz ve şiddetle mücadeleyle ilgili başta üniversiteler olmak üzere ülkenin birçok yerinde farklı gruplara çok sayıda eğitim verdi. Şu an toplumsal cinsiyet ve mekân, kent kültürü, gündelik hayat, sosyal tarih gibi konuların yanı sıra, kadına yönelik şiddet ve cinsiyet ayrımcılığı dâhil olmak üzere çeşitli alanlarda çalışmalarına devam etmektedir






