Farkındaydım, ama anlayış göreceğime dair bir iyimserliğim vardı. Kaynağı belirsiz bir iyimserlik. Beni anlayacaktı, anlamalıydı, anlamasa giderdim. Kanepeye bir ölü gibi kendimi sermiştim. Benimle konuşma denemelerini yanıtsız bırakıyordum. Bununla da kalmıyor, hep kırıyordum, neyin öfkesiydi bilmiyorum.
İzlediğimiz iç karartıcı filmin bindirdiği bir hüzün de vardı üstümde.
Nasıl karanlık bir filmdi, bir daha böyle filmler izlemeyecektim.
“Ha varsın ha yoksun, hiç fark etmiyor.” Gene yargılamaya başlamıştı.
“Madem fark etmiyor,” dedim, kendimden beklemediğim bir çeviklikle doğruldum, ağırlığımla artık çukurlaşmış kanepeden ve kapıya yürüdüm. Ardımda bıraktım onu. Başucumda oturmuştu, kanepede. Orada kaldı. Ayakkabılarımı geçirirken sesini duydum: “Hiç olmazsa adını koymuş oluruz ayrılırsak, zaten ayrıyız.” Ayakkabılarımı giymiştim bu cümleyi duyunca. Sırtımı duvara yasladım. Sağanak yağmurlarda oluşan anî sellere benzeyen bir şeyin göğsümden boğazıma yükseldiğini hissettim. Hırçın sel, boğazımdan ağzıma hıçkırıklarla doldu. O kadar sık hıçkırıyordum ki nefes alamadığımı hissettim, boğulacağımdan korktum. Ağlamamı duyunca yanıma geldi. Sıkı sarıldı. Ben titremeye devam ediyordum. “Seni bırakmayacağım” tesellilerini duyuyordum. Sonunda duruldum biraz. Ayakkabılarımı çıkardım, tekrar kanepeye geçtim, uzandım, başucuma oturdu. “İyi misin,” dedi, sesi çok yumuşaktı. Hep mi öyleydi yoksa bugüne özel miydi bu yumuşaklık.
Dışarı çıkmamızın iyi olacağını söyledi. Kalktık. Karaköy’de bir banka oturup dalgaları seyrettik.
“Ankara’ya sen de gel,” dedi, tekrar konuyu açıyordu. Yine beni ağlatacak gibiydi. “Beraber yaşarız,” Bu kez sel şeklinde değildi göğsümden yükselen, karın erimesini andırıyordu daha çok. İlk yaşlar süzüldü gözlerimden. “Gitmek istediğinde dur demem.” Çenem kasılmaya başladı. Ağlamaların en sevmediğim yanı, suratının yamuk yumuk olmasıydı. Elimle yüzümü kapadım. “Düzenimizi senin istediğin gibi kurarız”. Gözlerimdeki yaşlar hızlanmıştı. “İstediğin zaman gel İstanbul’a gez, dolaş.” Hıçkırıklar tekrar başlıyordu. “Ama sonra hep bana dön.”
Vapura geçmiştik. Ne ara geçtik pek hatırlamıyorum. İçimde öyle bir film oynuyordu ki dışarıyı takip edememiştim demek. Ağlamaya devam ediyordum.
Güneş gözlüğümü takmıştım. Ağladığımı görmesin insanlar. Ama yüzümün ıslaklığı her şeyi anlatıyordu. Gözyaşlarımı silmek için dokunuyordu yüzüme, gözüme. Burnumu da silmeye başladı. Engelliyordum ama ikide bir sümüğümü siliyordu. Kadıköy’e kadar ağladım.
Bugün hep ağladım.






