[button]Ruhi Ufuk Karakurt[/button]
Sanki olası bütün gösteriler tükenmiş gibiydi.
Sihirli kılıçları sırtlarında fantastik cüceleri anlatan on binlerce sayfalık romanların onlarca saatlik sinema uyarlamaları, depo memurluğundan küresel şirket CEO’luğuna yükselenlerin başarı hikayeleri, Mısır piramitlerini yok eden sihirbazların gösterileri, arıların ve dev okyanus yaratıklarının hayatı, galaksilerin meydana gelişi ve peygamberlerin doğuşunu anlatan belgeseller, bütün bir ülkenin dobra teyzeliğine oynayan şişko televizyon sunucularının rastgele seçtiği seyircilerden birine külçeyle altın yağdırdığı yarışmalar, bir gül yaprağı üzerindeki çiğ tanesinden geçen rengarenk mızraklar gibi jaleler ve bir derede zıplayan balıkların alaimisema sırtları hakkında mısralar dizen fukara şairlerin bütün eserleri, dünya savaşları esnasında çekilmiş siyah beyaz askeri filmler, taramalı tüfekli çetelerin koruduğu uyuşturucu trafiğindeki organizasyon şemaları, uluslararası mağaza zinciri patronunun hoppa kızının cep telefonu kamerasıyla çektiği ev yapımı porno klipler, kaplan ve gergedanlarla yapılan gladyatör dövüşleri, terkedilmiş fabrika binalarında düzenlenen binlerce kişilik rave partileri, diktatörlerin gelecek mutlu günlerden bahseden nutukları, megapollerin etrafını saran gecekondu mahallelerinde bir anda patlak veren linç vukuatları, antik seyahatnameler, FIFA dünya kupası finalleri, devasa doğal afetler ve peşinden başlayan yağmalar, büyük yazarların terbiyesizce kaleme alınmış gizli günlükleri, uluslararası bilim ve teknoloji dehalarının son model buluşları, laboratuar haline getirilmiş bir uydudaki astronotların anlık videoları, kör bir efsanecinin mermer bir amfide, meşalelerle aydınlatılmış bir gecede anlattığı şaşırtmalı masallar, doğudaki ve batıdaki hükümdarların dehşetli kronikleri, vecde ermiş kalabalık cemaatlerin zikirleri, ekonomisi son hız büyüyen veya bir anda çöken ülkelerin finansal maceraları, litüelerce hayvan kanı dökülen Rönesans tiyatroları ve bu oyunları yazan dehayı inceleyen okunması imkansız yüzbinlerce sayfalık dökuman, giderek anlamsızlaşarak günlerce sürüp giden siyasi televizyon tartışmaları...
Bunların hiçbiri yetmemiş gibi 2. Irak Savaşı gösterisi, tüm dünyada aynı anda "canlı yayın" ile sahne aldı. Ana senaryo polisiyeydi. Labirentler ile çevrili yeraltı sarayında sır olmuş diktatör avlanacak ve nükleer başlıklı füzelerin haritaları ele geçirilecekti. Yan hikayeler ise bitimsizdi. Stratejistlerin bol petrol ve altınlı gelecek projeksiyonları, Saddam'ın oğullarının müsrif ve sadist magazin maceraları, Irak'ta yeniden hak talep eden prenslerin hanedanlık tarihleri, intihar bombacılarının havaya uçurduğu çarşı pazar kalabalıkları, hi-tech Amerikan ordusunun yeni savaş oyuncaklarının teknik özellikleri, simsiyah petrol kuyusu yangın bulutlarının melankolik fotoğrafları, ünlü Bağdat kebapçılarının harabeleşmiş binaları, ailelerine CNN vasıtasıyla "ben iyiyim, hepinizi özledim," videoları gönderen askeri birlikler, Basra ve Bağdat'a döşenmiş asit havuzlu bubi tuzakları, kaçak diktatörün muhaliflerini önüne fırlattığı aslanlar, sayısı yüzleri bulan Iraklı politik grupların çözümsüz röportajları...
Macera, kan, uluslararası yardım paketleri, din ve mezhep kutuplaşmaları, petrol pazarında varil başına düşen fiyat endeksi grafikleri, teknolojik savaş, garip direniş grupları, edebiyat yüklü mikro dramlar vb her şey vardı. Mesela Ibiza açıklarında bir yatta, elde mojito ile ya da Dubai'deki 6 yıldızlı bir junior suite'te bir yandan ithalat karı bilançoları incelerken, yani Irak'a çok uzak yörüngelerden olan biteni takip etmek hayli sürükleyici bile olabilirdi. Fakat, 4 trilyon $ maliyet ve 1,5 milyon cesetlik bu prodüksiyon bir yolcu uçağı ile alt tarafı iki saatlik mesafede ise hissedebileceğiniz tek şey korku olabilirdi. Sonuçta alev denizi ensemizin dibindeydi ve altımızda yalnızca mumdan sandallarımız vardı.
Böyle uzun bir girişten sonra, gelişmeyi atlayıp sonuç bölümüne geçmek mecburi oldu. Bütün o cehennemi kargaşada, yeni gayya kuyumuz internetteki en iyi kayıtları Salam Pax'ın blogu geçti, hatta bu savaştaki tek iyi şey Salam Pax'tı. Savaşın içinde, Bağdat'tan yazdıkları kaba bir hesapla en az on tane hümanist Nobelli edebiyatçının külliyatına bedeldi. O çıldırmış hengamede online bir Anne Frank keşfetmenin coşkusuyla bir de edebi zevkler peşinde koşmak muhtemelen okurlarının bir nebze yüzünü kızartmıştır. Allahtan ölmedi de herkes vicdan azabından kurtuldu.
Acaba bu blog olmasaydı Bağdat'ta "gerçekten" neler olup bittiğini nasıl öğrenecektik? Cengaverimsi savaş muhabirlerinden mi, öfkeli politik gruplardan mı, jeostratejik oyun varsayımları bitmek bilmeyen zavallı memurlardan mı, yoksa savaş uçaklarının kokpitlerine yerleştirilmiş kamera görüntülerinden mi? Çıkartma öncesi Bağdat'ta tatbikat yapan komik kıyafetli, kalaşnikoflu itfaiyecilerden, üstlerine yanlış bir Arapçayla canlı kalkan yazılı tişörtler geçirmiş aktivistlerin saftirikliğinden, El-Reşid Oteli'nin zeminindeki baba Bush mozaiğine saygıyla basmadan geçmeye çalışan resmi yetkililerden, Saddam'ın pespaye hatipliğinden, kırmızı yerine yanlışlıkla pembe renk basılmış bayraklar eşliğinde kalabalığa ter içinde seslenen "Allah'ın Mucizesi" lakaplı yarı dini politik liderlerden, şarkılara konu olmuş Brezilya üretimi Volkswagen'lerin Irak'taki özel manasından, seyyar tezgahlarda 20 cent'e giden el bombalarından ve elektrikli ısıtıcı diye satılan eski bilgisayar kasalarından, 1001 gece masallarından çıkma yeni hileli hırsızlık hikayelerinden, aşiret ağası ile cami imamı arasındaki farkı araştırıp duran Amerikalı yöneticilerden, Ali Baba ve baaden (Arapça sonra) kelimelerinin gizemlerinden, Travis'in şarkılarının savaş zamanı hiç çekilmemesinden, emekli bir berberin yayımladığı bilmem kaç yüzüncü siyasi gazeteden, alarm sistemi çökünce mecburen camilerden okunan ezan ile mahalleden mahalleye iletilen hava taarruzu uyarılarından, Basra'daki ademağacından hiç mi hiç haberimiz olmayacaktı. En önemlisi de birtakım kararlar karşısında en fazla rüzgarda uçuşan poşetler kadar yetki sahibi olabilen senin benim gibi sıradan bir vatandaşın, bir savaş halinde nasıl berbat bir durumla karşılaşacağını bir kez daha idrak edemeyecektik.
Ezcümle, 2002-03 arası tutulmuş bu blogu Stendhal'in Parma Manastırı'nda Waterloo Savaşı'nı anlattığı bölümler ya da mesela Tolstoy'un katıldığı askeri çatışmaları anlattığı hikayeleri ile filan kıyaslıyorum ve onlar kadar göz kamaştırıcı buluyorum. İnanmıyorsanız kendiniz okuyup kıyaslayın. Üstelik 2004'te kitap olarak da basıldı. Kitapçıların "ne alırsan 1 TL" bölümlerinden bulabilirsiniz.