Çocuklar İnsandır.
Yaşar Kemal
İlkokul dördüncü sınıfta olmalıydık. Okulun bahçesine cüssesini çocukluğun büyüttüğü bir otobüs girdi. Çocukluğun büyüttüğü devasa pencerelerden tombul ve kel adamlar kâğıt parçaları fırlatıyor, biz küçükler de bu kâğıtları kapmaya çalışıyorduk. Bu kâğıtlardan kapmakta pek maharetli değildim, ama tesadüf bir destesi kucağıma düştü. Ardından okulun, özellikle de sınıfın gözdesi oldum. Daha önce benle hiç ilgilenmeyen kızlar etrafımda dolanmaya başladı. Benim de cimriliğim tutmuş kimseye tek kâğıt vermiyorum. Öğretmen derse girince, arka sırada dersi değil, kâğıtları düşünüp durdum. Sıranın altından çaktırmadan bir tanesinin ucunu çekiyor hayran hayran izliyordum. Oysa kafası kocaman çizilmiş bir adamın siyah beyaz karikatürü vardı kâğıtta. Altında da birkaç satır yazı. Bu koca kafalı adamın Türkiye'yi uzun süre yönetecek Turgut Özal olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Altı ders boyu kimseye tek kâğıt kaptırmadan durumu idare ettim. Teneffüste çantam sırtımda, kalabalıklarda, öğretmenlere yakın durmaya çalışıyordum. Okulun kıyısı köşesi beni gözleriyle tehdit eden üst sınıflarla dolmuştu. Bende bir tomar hazine olduğu okula hemen yayılmıştı demek. Bu kâğıtları eve bir taşısam benden mutlusu olmayacaktı. Okulda olduğu gibi, mahallede de bir devrim yaratacak, mahallenin sakız çiğneyerek biriktirdiği bütün o kartları tarihe karıştıracaktım.
Çıkış zili çaldı, yola girdim. Baktım ki arkamdan beş on çocuk yürüyor. Beni dövüp kâğıtlarımı alabilirlerdi. Nazikçe de isteyebilirlerdi ama bunu gururlarına yedirip de yapacaklarını pek sanmıyordum. Kâğıtlarımı vermek istemiyordum, dayak yemek de istemiyordum. Ne yapacağımı kara kara düşünüyor, hızlı hızlı yürüyordum. Küçük başımda büyük bir dert vardı. Bu beş on çocuğun birkaçı azılı kabadayı kesilmişti okulda. Hele içlerinde bir tanesi vardı ki beni zaten dövmek istiyordu. Boyu benden bir karış fazlaydı ve iki sınıf da üstümde okuyordu. Okuldan henüz ayrılmıştık. Etrafta bakkallar, kahveler vardı. Ama birkaç yüz metre daha yürürsem ortalık ıssızlaşacak ve ben de dayağı yemiş olacaktım. Kâğıtlardan da havamı alacaktım. Kocaman bir fabrikanın önünde durdum. Kapıda bekçi vardı. Bana, “neden orada dikilip durduğumu” sordu. Korkudan cevap veremedim. O da benle çok ilgilenmedi. Fabrikanın başka bir bölgesinden, başka bir adam ona işaret etti, o da o tarafa yöneldi. Az ileride bir bakkal vardı. Şimdiki büyük marketlerden değil ki içine girip de oyalanasın. Önünde otursan da olmaz. Çıkar biri “sıpaya bak, büyüdü de dükkân önünde oturuyor” der, belki bir de tokat yapıştırıverir. Hem bunların hiçbiri olmasa da böyle bir şeyi daha önce başka hiçbir çocuk yapmamış ki! Dükkânın içine giremedim. Kapısında, çocukların önümden geçmesini bekledim. Geldiler, önümde durdular. İçlerinden Ali olan bana seslendi, "Gel beraber yürüyelim," dedi. Çok usta oynuyordu, duyan dostum sanardı. "Yok," dedim, "babam beni burdan alacak, yürüyemem." Bu yalan kafama nasıl gelip girmişti hayret. İstemsiz söylenmiş gibiydi. Birkaçı telaşlandı. Ali, "Niye yalan söylüyon," dedi bana. "Borcum mu var?" dedim. Ama lafımı geri alır gibi de yaptım. Çünkü böyle anlarda sert çıkılmaz. Hele hazine sahibi sakin olmalı. Ani saldırıları engellemeli. Yoksa ortalık karışır. Kalabalıkta da olsan biri çantana dalar, diğeri birkaç tane indirir. Etraf olan bitene uyanana kadar olan olur. Avuç yalarsın sonra. Şansım çok sakin olmamdı. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyordum. Beni gören bir hazinemin olduğuna inanmazdı bile. Onlara bakmamaya çalıştım. Dükkân sahibi yaşlı bir amcaydı. Kapıya geldi. Ne oluyor burda dedi. Çocukların yarısından çoğu korkudan uzaklaştı. Diğerleri de yavaş yavaş kaçanları izledi. Döndüm amcaya baktım. Beni anladı. "Seni hınzır seni," dedi. "Ne saklıyorsun onlardan, yoksa seni dövecekler miydi?" "Beni kimse dövemez," dedim. "İyi," dedi, "bekle on dakika, gidersin." Yirmi dakika bekledim belki de. Sonra yola girdim. Yolda kimsecikler yok gibiydi. Ama yarıya gelmiştim ki baktım Ali. Bana koştu. "Hepsini yolladım," dedi. "Biz arkadaş değil miyiz," dedi. "İkiye böleriz olur biter." Ben tek kâğıt verme taraftarı değildim. Ali'yi nasıl kandırırım diye düşünmeye başladım. Israrla kâğıtların peşindeydi. Yürüyorduk ve sorduğu hiçbir şeye cevap vermiyordum. Hava çok sıcaktı. Hızlı yürüyordum ki yol bitsin. Bitecek gibi değildi. Dik bir yokuştu önümüz. “Şu taşın üzerine oturalım,” dedi Ali. “Hem kâğıtları da sayarız.” Taşa baktım, nefesim karnıma kaçtı kaçacaktı. Çantamı kucağıma alıp oturdum. Ali, “Kâğıtları sayalım,” dedi tekrar. “Gerek yok, ben saydım,” dedim. “Saymadın, yalan atma,” dedi. “Borcum mu var?” dedim. Üstüme çullandı, beni sırt üstü taşa devirdi. Alttan midesine bir yumruk vurdum. Ali karnını tuttu, kıvrandı. Çantamı sırtıma takıp yürüdüm. Gelip bana yetişti. Bir eliyle karnını tutuyordu. “Bana on tane ver,” dedi. Ses etmedim, yürüdüm. Sonra Ali’ye acır gibi oldum. “Yarın sana on tane vereceğim,” dedim. “Söz mü?” dedi. “Söz, dedim.
Ertesi gün okulda çok mutsuz oldum. Ali kâğıtları bile sormadı. Dün beni kovalayanlar okulun bahçesinde top oynuyordu. Çocuklukta her gün başka bir maceradır. Kâğıtlar da dünün macerasıydı, anladım.






