Aşağı inen bir merdivenden giriyordunuz dükkâna. Girdiğimde bodrum katın köşesinde bulaşık yıkayan bembeyaz yüzlü bir genç karşıladı beni (deniz görmemiş kadar beyazdı yüzü). Kurye ilanını sordum. Patronu beklememi söyledi. Bulaşıkları yıkadığı köşeye geri gitti. Ülkenin uzak bir doğusundan gelmiş olmalıydı, ama bembeyaz yüzü bunu yalanlıyordu.
Geldi patron, çok bilmiş tavırlarla vizyonundan bahsetti, gideceğim lokasyonları anlattı, belirli bir hedef kitlemiz varmış, bir iki günde her adresi kolayca öğrenirmişim. Mesai mi, dükkânı beraber kapatacaktık. Sabah biraz geç gelebilirmişim.
Sırf motor sürmek için yapıyordum bu işi. Motor sürerken yerçekiminin kuvvetinden sıyrıldığımı düşünmüşümdür hep. Oturduğum yerde bedenimi kaplayan ağrılar, sızılar, sıkılganlıklar, motorla süzülürken yok oluverir. O ağrıların yerine uçuş hafifliği yerleşir ve ben kendimi birtakım eğlenceli hayaller içinde bulurum.
Birkaç gün içinde elim ayağım alıştı, yollara, sokaklara, müşterilere.
Alışamadığım şey, patronun çok bilmişliği, bende hep bir şeyler bulan eleştirileriydi. Tırnak bakımına dikkat etmem, sokaktan geçen köpeklere dokunmamam (bu, müşterileri kaçırabilirmiş) gibi şeyler işte.
Bazen motorla uçarken, ona ağzının payını neden veremediğimi düşünüp durur, motorun gazını çektikçe çeker, yol güvenliğini tehlikeye sokardım.
Bodrum’un ışıklı gecelerinden pay almak için buna katlanıyordum galiba.
Peki neydi o ışık, orası karışık.
Bu ışıklı kentin kıyısında durmak için bile nelere katlanıyordum.
Bu gece bilmediğim uzak bir adresten sipariş vardı, paketi aldım, bilinmez adrese doğru uçmaya başladım. Gece serinliği (gececiydim ben) vücudumu yalıyordu, hafiftim ve patronu unutmuştum. ‘Ânın tadını çıkarmak’ derlerse birileri, bu ânımı hatırlarım artık. Süzüldüm, trafiğin gittikçe seyreldiği tepelere vardım.
Artık navigasyonu açabilirdim. Buralarda bir yerdeydi adres. İki elimle gidonu sımsıkı tuttuğumdan telefonu ayaklarımın (bacaklarımın değil) arasındaki döşemeye yerleştirdim. Oradan takip ediyordum navigasyonu.
Tepeye çıkan bir yola biraz hızlı bir dönüş almış olmalıyım ki bir ağırlığın düştüğünü, evet hafiflediğimi hissettim. Tepeye varınca ayaklarımın arasına baktım, telefon olması gereken yerde yoktu. Evet telefonummuş düşen. Yokuşu tekrar indim, caddeye vardığımda telefonum ay ışığında uzanıyordu, asfaltta tek başına. Sevinmemle bir kamyonun geldiğini fark etmem bir oldu. İki elimi havaya kaldırıp durdurmaya çalıştım. Ama o hiç yavaşlamadı bile. Telefonumun üzerinden geçti. Lastikleri de tam telefona denk getirdi hayvan herif. Vardım, pek hasar almamış gibiydi, cam çizikleri oluşmuştu sadece. Tepelere doğru uçmaya devam ettim.
Tepeler de bitmez bu şehirde. Bir keresinde (gene gece) tepeden hızla inerken bir çukura girip motoru devirmiştim, omuz ve dirseğim, asfalta sürtünmüş, kanıyordu. Kasklı kafam asfalta çarpmış ve kask çatlamıştı. Kafam sağlamdı ama. Ertesi gün oradan geçerken çukurun kapatıldığını fark edecektim.
Siparişler bekleyemedigi için o kanlı gömleğimle siparişe devam ettim. Müşterilerin, siparişi aldıktan sonraki bakışlarını kanlı gömleğimde hissettiğimi hatırlıyorum. Ertesi gün bunu protesto etmek için işi bıraktım.
Ama anlatırken en çok eğlendiğim kazalarım, kuşkusuz, motor su dolu damacanalarla yüklüyken yaptıklarımdır. Düşüp kalkınca damacanaların gittikçe ivmelenen bir hızla benden uzaklaşmalarını seyretmek eğlenceli olurdu. Bazen çevre esnafı da bu eğlenceli gösteriyi izleme imkanı bulurdu. Beraber gülerdik.
Başka bir tepeye vardığımda sustu motor. Durup dururken. Yakıtın bitmiş olabileceğini akıl ettim. Patron haklıydı bence bu dağınıklığıma saydırırken. Yakıt ikmali yapmalıydım. Telefon çaldı, ‘müşteri ikidir arıyor, neredesin’ diyen patrona yakıtın bittiğini itiraf etmek zorunda kaldım. Başladı gene. Haklıydı üstelik. Yakıtını kontrol etmek aklıma gelmemiş miydi? Ben dükkânın bir avuç müşterisini de kaçırmak niyetinde miydim? Daha da konuşurdu ama müşteri bekliyordu, beni yakıt istasyonuna yönlendirdi. Ama motor çalışmıyor ki, diyecek oldum, elle sürüyeceksin artık, dedi. Bir şey diyemedim. Neyse ki tepelerden aşağı inmek için motorun çalışmasına gerek yoktu. Yolun düzleştiği yerlerde inip bu kez ben taşıyordum onu. Ter içinde kalmaya başlamıştım.
Yakıt istasyonuna vardım, nefes nefese ‘fuller misin’ dedim. Nefes alışlarımı kontrol etmeye çalışırken etrafa bakınıyordum. Şehir merkezine yakın bir yer burası. Hayat tüm ışığıyla (neydi o ışık) devam ediyordu. Bir kadının tiz ve öfkeli sesinin geldiği yöne baktım. Kırmızı mini eteği, bakımlı saçlarıyla (sonradan boyalı tırnak ve dudaklarını da gördüm) çizdiği büyük resme yakışmayacak ölçüde öfkeyle konuşuyordu yanındaki adamla. Eşi olmalıydı. O aradığım ışık bu kadının temsil ettiği şeyde miydi acaba, diye geçirdim içimden. Hep benden uzak durmuştur böyle bir ışık. Yaklaştılar. Kadının elindeki çocuk ‘dondurma’ falan isteyecek oldu, ‘kes sesini’ dedi kadın. Hayır, hiç yakışmıyordu bu öfke ona. Aynı öfkeyle adamdan para istedi, ‘ne yapacaksın’ dedi adam, ‘tuvalete gideceğim’ dedi kadın, ‘yok para’ dedi adam. Üzülüyordum doğrusu kadına, adama ve çocuğa. Kadınla göz göze geldik. Ve bana bakıp yaklaşmaya başladı. Sahiden üzerime geliyordu. Sosyal mesafeyi de geçip ‘bozuk paran var mı’ dedi. Ben cevap veremeden elimi cebime attım, tüm bozuklukları avucuma doldurup ona uzattım. Tuvalete gidecek kadar aldı (boyalı tırnakları ve dudaklarını bu esnada fark ettim) teşekkür etti gülümseyerek. Bak işte bu gülümseme yakışıyordu ona. Deponun fullendiğini söyleyen gencin sesiyle kendime gelmişim. Ödemeyi yapıp tepelere doğru sürdüm.
Epey gecikmiştim. Soğutulmuş kebabı müşteriye nasıl teslim edeceğimi düşünüyordum. Ondan da bir dizi fırça yedim, pek cevap veremedim, haklıydı ve ben az önce bir ışığa tutulmuştum.
Tepelerden aşağı bıraktım kendimi.
Bodrum’da yaşamanın sürprizlerinin, çekilen zahmetlere değdiğine o sırada ikna oldum.
Bodrum kattaki dükkâna girdiğimde patronun konusu çoktan değişmişti. Personele bar maceralarını, gece plajda gördüklerini anlatıp gülüyor, o bembeyaz tenli genç de, şaşkınca dinliyordu. Diğerleri ara sıra da olsa gülüyordu anlatılanlara.
Bir masaya çöküp muhabbete kulak kabarttım.
Bulaşıkçı genç, şaşkın yüz ifadesini koruyarak ‘Bodrum’da deniz var mı’ diye sordu. Bir sessizlik oldu. Ben sesli güldüm, ama çocuğun şaka yapmadığını anlayınca gülüşüm aptal bir sırıtışa dönüp söndü.






