Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Ekim 2017

Öykü

Buket Arbatlı • Samuray Atına Binip Gittiğinde

Buket Arbatlı

Paylaş

31

0


Gözkapaklarımın ardında beyaz bir ışık. Pembe bir denizde yüzüyorum, üzerinde kırmızı ince dallar. Uçlara doğru daha da incelip yok oluyorlar. Etraflarında dalgalanan bir hale. Damarlar zonkluyor. Yorgunuz diyorlar, açma. Biraz daha uyu. Sessizce gömül karanlığa. Kuyunun dibindeyim, kuru bir kuyu değil bu. Ayaklarımın dibinde belli belirsiz bir ıslaklık. Karanlık eski bir yorgan, beni sarıyor sarmalıyor. Kendime ait hiçbir çizgiye ulaşamıyorum. Nefesim sanki duvarlara çarpıp geri geliyor, beni cisimleştiriyor. Korkmuyorum, yine de bir serinlik var bana çarpıp kaçan. Ellerimle yokluyorum karanlığı. Sadece duvarlar.   “Of.” Koltuktan fırladım. Dergi kucağımdan yere düştü. Epeydir böyle inlemiyordu, korktum. İçim geçmiş. Ne kadar uyudum? “İyi misin? Ağrın mı var?” “Kanül kaymış.” Kanülün kenarından sızan kırmızı çizgiye bakıyoruz. “Hemşireyi çağırayım mı?” dedi. Eli butonda. “Yok canım, hallederim,” dedim kararlı bir sesle. Oysa ikimiz de Amerika’da, onun koyduğu isimle Cavuristan’da, benim doktorluğumun öneminin olmadığını, hemşirelerin bana ne kadar kızdığını biliyoruz. Canan butondaki elini örtünün altına kaydırıyor. Ben kanülü çıkarıyorum, bir gözüm kısık. Bir yandan da pamuk basıyorum çıktığı yere. Halimi komik bulmuş olmalı ki, gülüyor canı acımasına rağmen. “Hemşire gelmeden halledelim şu işi,” diyorum. Sesim titriyor hafiften. Neden ısrar ediyorsak? Hastanenin gecesine beş yüz dolar ödüyor sigorta. Yine de ne zaman fırsat olsa ben devreye gireyim istiyor. Mümkünse kemoterapileri bile ben vereyim. “Aradı mı?” “Johnson yarın gelecekmiş,” diyorum anlamazlığa gelerek. Canan başındaki pembe tülbenti çıkarıp tekrar katlıyor. Kat yerleri aynı hizaya gelsin istiyor. Çizgi çizgi durmasın. “Mehmet’i sordum, senin de bildiğin gibi,” dedi. Tülbenti ensesinde bağladı. Ellerini karnında kavuşturdu. Gözleriyle yanıt istiyor şimdi. Günlük oyunlarımızdan biri bu. Mehmet aradı mı? Aramayacağını, istese bile beni arayamayacağını biliyor. Aldırmıyorum, yanıtlamıyorum da. “Raporlar yarın çıkmış olacak. Johnson kurula çıkmadan önce bize bilgi verecek. Klinik araştırmaya dahil edilip edilemeyeceğini öğreneceğiz. En azından kriterler açısından.” “Kriterler de ne demek?” Sesi yorgun. Türkiye’de bunun bin çeşidini yaşadık. İlk kemo rejiminde nasıl da umutluyduk. Bir gece öncesi Mehmet bizi Japon lokantasına götürmüştü. Canan’ın alacağı ilacın adı Altuzan’dı. Mehmet bunun bir samuray ismi olduğundan emindi. Sakeleri içip içip gülmüştük. Ertesi gün fırça yemiştik ama doktorundan. İyi ki yapmışız. Sonra ikincisi, derken üçüncüsü. Her defasında daha da küçülen bir Canan. İki buçuk yıl. Tedaviler cevapsız. Sonrası Canan’la doktorun birbirine bakakaldığı an. “Şöyle ki...” Babamı hatırladım aniden. Ne zaman nutuk çekmeye kalksa böyle başlar. Ne diyeceğimi unuttum, allah kahretsin. “Hah, şimdi bu normal bir kemo rejimi değil. Yeni bir ilacın denendiği çalışma. Senin daha önce kullandığın ilaçlardan biriyle birlikte verilecek.” Gözleri kocaman oluyor. Aklından geçiriyor. İlaçları değil. Yan etkilerini. Saç dökeni miydi? Yoksa parmak uçlarında hissizlik yapanı mı? Düğmelerini bağlayamamıştı, hatırlıyor. Sonra ayaklarında yara açanı da var. Doktor hemen kesmişti sağ olsun. Hafızasında ona dair iz kalmadı.   “Samuray bu canım, korkma,” dedim. Gülümsedi. Ağzının kenarları sanki bıçak kesisiyle uzatılmış gibi gülümsüyor. Gözlerimi kaçırıyorum. “Gözlerin kan çanağı. Damla yapsana,” dedi Canan. “Işıkta uyuyamıyorsun değil mi?” “Yok yok, çok okudum ondan. Kitabı bırakamadım. Bitirdim sonunda.” Tak, tak, tak. Koridorda sabo sesleri. “Sevgilin geliyor,” dedi Canan, bu defa gerçekten gülüyor. Kapı ardına dek açıldı, Alexandra suçüstü yapmak ister gibi. Ona bazen Alexandrapoli, çoğunlukla da Alex diyorum. İkisine de fitil oluyor, bozuntuya vermiyor. “Ceynan, how are you today?” diyor çınlayan sesiyle. Sabah saat yedi. Sesinde en ufak pürüz yok. MD. Anderson denince aklımda sadece çiğ beyaz ışık ve bunun sesi kalacak. Today’i sakız gibi uzatıyor. Y harfinde vurgu yapıp kesiyor. “Sağ ol komutanım,” diye bağırıyorum. Ceynan buna çok gülüyor, o kadar ki gözyaşları akıyor. Sonrasında bir öksürük krizi. Alex, yaptığınla övündün mü bakışı atıyor bana. Önce rutin kontroller. Sonrasında ılık sabunlu bezlerle siliyor Canan’ı. Teni neredeyse şeffaflaşmış. Pudra rengindeydi bir zamanlar. İçinden ışık saçar gibiydi. Küçük bir çocuk vücudu artık. Dev anası Alexandra nazikçe çeviriyor bedenini. Kucağına alıp kanepeye uzatıyor. Çarşaflar havalanıyor. Çiçekler değişiyor. Odada vanilya kokusu. Tüm bunlar olurken yağan karı seyrediyorum pencereden. O da yattığı yerden görsün diye yatağını çeviriyoruz. Bu kadar hareket yoruyor onu, uykuya dalıyor. Dergiye bakıyorum tekrar. Bu bahar ne renk giyeceğiz? Pembeymiş. Hiç sevmem, ne öyle şeker gibi. Canan’ın tülbenti geliyor aklıma. Tuvalette yeşil, mavi ve moru yıkadım, kalorifere astım. Kurumuşlardır çoktan. Yarın Johnson gelmeden yeşili takalım, gözlerine yakışıyor. Çapkın bakışlar, gülücükler atıyoruz ona. Canan peltek peltek konuşuyor, adam delirdiğimizi düşünüyor mu acaba? Bu da diğer oyunumuz. Adı da, ben sana yandım Cansın. Doktorumuz her gün gelmediğinden günaşırı oynuyoruz. Johnson, araştırmacı olarak kalmam gerektiğini söylüyor, gözlemci araştırmacı. Hastalara dokunma hakkım yok, sadece ilaçları hazırlayıp protokolleri dosyalara yazabilirim. Sonrasında dergide yayımlanacak makalem olur. Arada bir göz kırparak anlatıyor bunları. Olmaz, diyorum hemen. Memlekette beni bekleyen bir işim yok, yine de olmaz. Aksi takdirde, Canan yenilmiş oluyor oyunda. Rüzgâr camları kamçılıyor. Bugünü ilaçsız geçirdik. Sadece beslenme sıvıları. Renk renk dizili komodinde. Hiçbirini içmiyor. Alex gider gitmez lavaboya döküyorum. Hafta sonları tartıda en ufak ilerleme olmayınca, kadın kaşlarını çatıp bize bakıyor. Yapacak bir şey yok. Çikolatalısını ben içiyorum geceleri. İyi geceler öpücüğü yasak. Canan komodinin üzerindeki lambayı yakıyor. Uyumaya çalışıyoruz. “How are you my dears?” Johnson arkaya taranmış ıslak saçlarıyla, Oskar heykelciğini kucaklamaya hazır, kapıda. Hay allah, daha tülbenti değiştiremedik ki, neden erken geldi? Bir ona bir bana bakarak, çalışmayı, kullanılacak yeni ilacın nasıl da akıllı olduğunu, Herpes virüsüne binip sadece tümörlü dokuyu bulduğunu, hücrenin içine, hatta çekirdeğin içine girip DNA’ya yapıştığını, mutasyona uğramış genleri nasıl da durduğunu anlattı. “Herpes virüsü mü?” Canan tüm anlatılanlardan bunu merak etmişti. “Uçuk virüsü.” Buna da süvari adını takalım. Ne yapıyoruz? Canan kırk ikisinde. Çocukça işler, derdi annem olsa. Ama Mehmet beğenir bu ismi, eminim. Johnson şimdi kurula çıkacak, Canan’ı aday hasta olarak sunacak. Etik kurul onay verirse, gelsin yeni tetkikler. Gelecek hafta ilk tedavi verilebilir. “Onay vermezse?” Johnson bana baktı. Benden bir yardım görmeyince, ülkemize dönüp diğer tedavilere devam edebileceğini, yüzüne asılı gülümsemesiyle söyledi. Sonrasında dosyalarını toparladı, ardında parfüm kokusunu bırakıp gitti. Bu kadar. İki aydır bu hastanedeyiz. Canan gelir gelmez ağır bir enfeksiyon nedeniyle yoğun bakımlık oldu. Ardından on kilo verdi. Şimdi çalışmaya girebilecek kadar iyi. Diğer aday hastaları atlatırsa süvariyle tanışacak. Şu durumda, yan etki kimsenin umurunda değil. İlacı alsın da, gerisi allah kerim.   “Mehmet aradı mı?” “Aradı, kuruldan olumlu yanıt alırsak gel, dedim.” Canan ağzı bir karış açık bakıyor. İnanamıyor. Dediklerime ben de inanamıyorum. Yalan söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyor. Buz tutmuş gölde yürür gibi. Çünkü kabuğunun içine kaçan bir kaplumbağayım. Bunca zamandır sesini bile duymaya katlanamadığımı, Canan üstüme gelirse onu da bırakıp kaçacağımı, cenazesine, Mehmet’i görmemek adına, gelmeyebileceğimi biliyor. İlk defa sorusuna yanıt aldığından hazırlıksız. Ölmeden bizi tekrar birleştirmek. Nasıl yapacağını bilemiyor artık. Zaman aktı, gitti. Umudunu yitirdiği zamanlarda benim için başka erkekleri bile konuştuk. Ama şimdi. Bak sen şu işe. Canan bunları düşünüyor olmalı.   “Yurtta masanın üstüne çıkıp, Mehmet benim, kimselere kaptırmam, diye bağırdığın geceyi hatırlıyor musun?” İstemeden gülüyorum. “Boyum kısa, kimse görmüyordu, ben de masaya çıktım. İnsan, oğlanın kardeşinin yanında böyle bağırır mı? Ne akıl.” “Sen yine kimseye kaptırma.”   On bir yaşımdayken, giyinme odasında, unuttuğum spor çorabını bana vermişti. Bileğinde pembe pompon. Hâlâ duruyor çekmecede. Hatıra defterine, ölüme dek, yazmışız.   “Yeşil tülbenti takalım mı?”
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Pınar Civan: Neden Feministim?Haden Öz
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

James Folta

10 Temmuz 2025

Yaz Mevsimi Kalın Bir Kitap Okumak İçi..

Görünüşe bakılırsa bu yaz kimileri için eziyet, hedeflere ağır basıyor ve çoğu insan yaz aylarının sözde özgürlüğünü kendine –kendi şartlarıyla–  eziyet etmek için kullanıyor.Görünüşe bakılırsa bu yaz herkes tercihini hacimli kitaplardan yana ku..

Devamı..

Samandağ Kitap Fuarı ve Yıkıntıların İ..

Semih Gümüş

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024