Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

31 Aralık 2022

Sanat

Can Sıkıntısı, Schopenhauer ve Entelektüel Hazlar

Fulya Bayraktar

Paylaş

1

0


Tüm zamanını yemek, barınmak, daha doğrusu hayatta kalmak için harcayan insanoğlu, bu amacını daha az çalışarak karşılamaya başladığından bu yana can sıkıntısı çekmektedir.

Can sıkıntısının Türkçe sözlükteki anlamı; yapılacak bir iş olmamaktan ve hiçbir şeyle oyalanma imkânı bulunamadığı için duyulan tedirginlik, bunalım. İçinde öfke, yalnızlık, üzüntü ve endişe de taşıyan can sıkıntısı için; Kierkegaard'ın "tüm kötülüklerin köküdür" tanımını yaptığını da biliyoruz. Can sıkıntısı dendiğinde aklımıza gelen bazı diğer sözcükler ise belki şöyle sıralanabilir; zaman, ihtiyaç, boşluk, anlam, ilişkiler, psikoloji, çalışmak, iş, uğraş, tembellik, mutsuzluk vb. Peki, insanların canı niye sıkılır? Can sıkıntısı nasıl giderilebilir?

Nietzsche’nin, ‘’dinamik ve kasvetli dâhi’’ olarak nitelediği Schopenhauer, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar kitabında, “İnsanın olası mutluluğunun ölçüsü bireyselliğiyle önceden belirlenmiştir.” diyor ve yüksek bir hazzı alma yeteneğinin, zihinsel gücün sınırlarına bağlı olduğunu iddia ediyor. Bu sınırlar darsa, dışarıdan gelen tüm çabalar, insanların ve şansın onun için tüm yaptıkları, o kişiyi sıradan, yarı hayvansı insani mutluluğun ve hoşnutluğun ötesine geçiremezler: O kişi duyusal zevklere, rahat ve keyifli aile yaşamına, düşük bir dost canlılığına ve kaba saba bir zaman öldürmeye bağlı kalır.

Sadece bu cümleden bile yola çıktığımızda; insan, zaman, etkinlik ve mutlulukla ilgili pek çok çıkarsamada bulunabiliriz. Ancak Schopenhauer çok daha fazlasını söyler bu konularda… “Çünkü en yüksek, en çeşitli ve en kalıcı hazlar, zihinsel hazlardır…” İç dünyası zengin insan yalnızken de kendi düşünceleriyle ve hayalleriyle eşsiz bir eğlence bulabilirken, ruhsuz biri dernekten derneğe, oyundan oyuna, yolculuktan yolculuğa ve şenlikten şenliğe koşsa bile, can sıkıntısından kurtulamaz…

Buradan derneklerde çalışmanın, oyun oynamanın, yolculuğa çıkmanın, şenliklere gitmenin entelektüel hazlar yaratamayacağı sonucuna ulaşmak zor olmuyor. Elimizden alınan şeyleri hazmetmek her ne kadar zor gelse de Schopenhauer’ı dinlemeye değer…

Kişinin “kendinde neye sahip olduğu”nun mutlulukla ilişkisinden bahseder filozof. Belli bir refah düzeyine sahip olsalar bile insanların; iç dünyalarının boşluğunun, bilinçlerinin yavanlığının, zihinlerinin yoksulluğunun mutsuzluğa yol açtığını, bu mutsuzluğun onları kendi gibi olanlarla dost olmaya ittiğini söyler. Oyalanma ve eğlenme aşamasına geçilir, mutluluk duyusal hazlarda, sefahatte aranır.

Mutluluğun düşmanları acı ve sıkıntıdır Schopenhauer göre. Her ikisi birbiriyle dışsal ya da nesnel, içsel ya da öznel olmak üzere çifte bir karşıtlık oluşturur. Dışsal açıdan, yoksulluk ve yoksunluk acı verir; buna karşılık güvenlik ve bolluk, can sıkıntısı doğurur. Düşük halk sınıfı yoksulluğa, yani acıya karşı sürekli bir savaşım içindeyken, zenginler ve seçkinler can sıkıntısına karşı sürekli bir savaşım içindedir…

Açlıkla baş etmeye çalışan, zamanının çoğunu çalışarak geçiren bir kişinin can sıkıntısı duymaya zaman bulamayacağı açık. Can sıkıntısı, açlık sorununu aşmış, kendini belli bir güvenli alana taşımış kişiler için söz konusu olacaktır. Schopenhauer; zihinsel donukluğa sahip bu refah içinde yaşayanların içsel boşluktan kaynaklı olarak tamamen dış dünyaya açık olduklarını ve can sıkıntısının da tam da bu nedenle ortaya çıktığını tespit eder. Kurulan arkadaşlıklar, konuşmalar, kapıdan pencereden bakmalar, başvurulan zaman öldürme yöntemlerinin zavallılığına işarettir. Dış dünyayla temas kurabilmenin, eğlenmenin, oyalanma yollarının, belli bir parasal güç gerektirdiğini de unutmamalı.

“…Bir kimse kendinde ne çok şeye sahipse, dışarıdan o denli az şeye gereksinir ve ötekiler de o denli az onun olabilirler. Bu yüzden, zihnin kendinde olağanüstülüğü, toplumdan uzak durmasına yol açar,” diyerek asıl konuya girer Schopenhauer. Can sıkıntısına düşen kişi, ne pahasına olursa olsun oyalanmayı ve topluma karışmayı isteyecektir. Gerekçesini çok anlamlı bir şekilde açıklar. “Çünkü, herkesin kendine döndüğü yalnızlıkta, bir kimsenin kendinde neye sahip olduğu ortaya çıkar…” Kısaca, kendisiyle yüzleşmek istemeyen kişi, kendinden kaçarak başkalarıyla oyalanır.

Felsefenin ana gereçlerinden birisinin “değer”, “değerlendirme”, “değer yargıları” gibi kavramlar olduğunu biliyoruz. Özellikle iyi - kötü, doğru - yanlış gibi toplumdan topluma değişen değer yargılarını felsefenin ışığında değerlendirmekte büyük yarar vardır. Schopenhauer göre; insanlar zihinsel yoksulluğu ve genel olarak bayağılığı ölçüsünde arkadaş canlısı olabilir. Çünkü, insanın yalnızlık ya da bayağılıktan birisini seçmekten başka şansı yoktur… Bu aşamada filozof, entelektüel açıdan kesinlikle geride olduklarını düşünerek “zenciler”e laf atar ki, bunu kabul etmek mümkün değildir…

  Ona göre; sıradan insanlar sadece zamanı geçirmeyi düşünürken, herhangi bir yeteneği olan kimse ondan yararlanmayı düşünür. Sınırlı kafaların, can sıkıntısına çok maruz kalıyor olmaları doğaldır. Kendi kendine etkinlikte bulunamayan insan, müthiş bir durgunluk içine (can sıkıntısına) düşer, istencin önüne, basit, geçici, gelişigüzel konular sürer… Ellerine ne geçerse şıngırdatırlar, iskambil, bowling, at yarışı oynarlar, ava giderler, sigara içerler...

Schopenhauer; “kendinde sahip olduğu şey” doğrultusunda kişilerin seçebileceği üç tür haz kaynağından bahseder. Birincisi, yeniden üretme kuvvetinin hazlarıdır; yemek, içmek, sindirmek, dinlenmek ve uyumaktan alınan hazIar gibi. İkincisi heyecanlanabilme hazIarıdır; doğada gezmek, sıçramak, güreş tutmak, dans etmek, eskrim yapmak, ata binmek, atletik oyunlar oynamak, ava çıkmak, kavga etmek ve savaşmaktan alınan hazIardır. Üçüncüsü ise duyarlılık hazIarıdır; seyretmek, düşünmek, duyumsamak, edebiyat, resim ve müzikle ilgilenmek, öğrenmek, okumak, buluş yapmak, felsefe ile uğraşmaktan vb. alınan hazlardır. İnsanı öteki hayvan türlerinden ayıran duyarlılık, diğer iki fizyolojik temel kuvvet karşısında elbette önceliklidir. Duyarlılığın ağır basması insanı, bilgide var olan ve zihinsel denilen hazları almaya yetkin kılar ve bu ağır basma ne denli kuvvetliyse, bu hazlar da o denli büyük olur.

Zekâya özellikle önem atfeden filozof, onu doğanın en zor ve en yüksek ürünü olarak görür. Kişi, tüm entelektüel hazIara, ancak kendi zekâsyla, yani onun ölçüsünde ulaşabilir. Çünkü aklı olmayana, dünyanın tüm aklının bir yararı dokunmaz. “Zihinsel güçlerle donatılmış bir insan, düşünce dünyası zengin, canlı ve önemli bir varlıktır: Onu, kendini onlara verebildiği kadarıyla değerli ve ilginç nesneler ilgilendirir ve kendi içinde de en soylu hazların kaynağını barındırır.”

Seçkin olarak tanımladığı böyle birinin, öğrenme, inceleme, derin düşünme, alıştırma ve kendisiyle baş başa kalabilme gereksinimi vardır. Seçkin kişi, söz konusu entelektüel yaşamla uğraşmayı tercih edecek ve giderek artan kavrayışının ve bilgisinin sonucu olarak, tıpkı bir sanat yapıtı gibi, bir bağlama, kalıcı bir yükselmeye, giderek kusursuzlaşan bir bütünlüğe ve olgunlaşmaya ulaşacaktır. Entelektüel yaşam, salt can sıkıntısına karşı değil, onun yıkıcı sonuçlarına karşı da insanı korur. Düşüncelerini açıklarken kendinden örnekler vermeyi de seven Schopenhauer, bu konuya kendinden şöyle bir örnek verir; “Örneğin felsefem bana asla bir şeyler getirmedi, ama çok şeyi benden uzak tuttu.”

Schopenhauer'da entelektüel hazza yönelen insanlar “dâhi” olarak tanımlanmaktadır. Bu noktada, Schopenhauer’ı bir öğretmen olarak kabul eden Nietzsche’nin “üst insan”ı geliyor insanın aklına. Schopenhauer tanımladığı dâhiyi “irade” ile açıklayıp iradenin reddedilmesi gerektiğini vurgularken, Nietzsche üst insanı ‘’güç istenci’’ ile açıklamaya çalışır ve irade ile mücadele edilmesi gerektiğini belirtir. Nietzsche’nin kasvetli dâhisi Schopenhauer’a göre, varlığın özünde kör bir irâde vardır ve bu öz, insan aklının kavrayabileceği bir şey değildir. Çünkü bu öz, akla uygun değildir ve akıl dışıdır. Sefaletler, ıstıraplar, yokluklar, ölümler ve kötülüklerle dolu bu dünya, yüce gönüllü bir insanın huzur bulabileceği bir yer değildir. İnsan, mutlu olmaktan çok uzaktır.

Ancak olağanüstü bir zihniyetin, şeylerin özünü ve varoluşunu bütünüyle ve mutlak bir biçimde konu edinebileceğini, bundan sonra, bireysel yönelimine bağlı olarak sanat, şiir ya da felsefe yoluyla, aynı şeyi derin bir biçimde yorumlamaya girişeceğini söyleyen Schopenhaure, “işte bu yüzden, ancak bu türden bir insan için, kendi kendisiyle, kendi düşünceleriyle ve yapıtlarıyla rahatsız edilmeden ilgilenmek, acil bir gereksinimdir, yalnızlık hoşnutluk verir, kendisiyle baş başa kalabilmek en değerli mülktür, geri kalan her şey gereksizdir,” diyor. Schopenhauer insanın ancak bir inzivaya çekilerek kendi iradesinin farkına varabileceğini belirtir. Doğanın entelektüel açıdan oldukça zengin bir biçimde donattığı bir kimse, en mutlu kişidir.

"Mutluluk, kendi kendinle baş başa kalmakta görünüyor" diyen Aristoteles’i sık sık referans gösteren Schopenhaure, kendi kendiyle baş başa kalabilmenin aslında insanın olağan yazgısına, olağan doğasına yabancı olduğunu da kabul eder. Çünkü insanın doğal yazgısı, zamanını kendisinin ve ailesinin varoluşu için zorunlu olanları sağlamakla geçirmesidir. “İnsan, açlığın oğludur, özgür bir tin değildir.”

İnsanın kendiyle baş başa kalması ve buna rağmen can sıkıntısı duymamasının zorluğunu ortaya koyduktan sonra, Sophokles'in bu konuda söylediği, birbirine taban tabana zıt iki sözü aktarır ve kararı okuyana bırakır Schopenhauer; “Düşünmek mutluluğun asıl bölümüdür” ve “Düşünmekte, tatlı bir yaşam yoktur.”

İnsan diğer insanlarla ne denli az ilişki içinde olursa, dürüstlükte o denli daha iyidir, filozofumuza göre. İyi niyetle de olsa, insan ilişkilerinin bir şekilde insanı dürüstlükten, huzurdan, entelektüel yaşamdan uzaklaştırdığını söyler. İnsandan, insanlıktan sıtkı sıyrılmıştır sanki filozofun. Toplum sinsidir, der. Oyalanma, haber, dostluk hazzı vb. görüntüsü altında, çoğunlukla kötülükleri gizler: “Gençliğin başlıca eğitim konularından birisi, yalnızlığa katlanmayı öğrenmek olmalıdır; çünkü yalnızlık, mutluluğun ve içsel huzurun bir kaynağıdır.” Ona göre; insanları arkadaş canlısı kılan, yalnızlığa ve yalnızlık içinde kendi kendilerine katlanma yeteneksizlikleridir. Onları hem topluma hem de uzak ülkelere ve yolculuklara süren, içsel boşlukları ve sıkıntılarıdır. “Onların zihninde kendi kendilerini devindirecek dişli çark eksiktir.”

Can sıkıntısına maruz kalacağını tahmin ederek çalışma hayatını sonlandırmaya, emekli olmaya yeltenemeyen çok insan tanıdım. Özellikle erkeklerin, çalışmazsa çok sıkılacağına, can sıkıntısından dolayı huysuzlanacağına, ailesini (özellikle karısını) huzursuz edeceğine ilişkin yaygın bir anlayış olduğunu biliyoruz. Elbette bu düşünce deneyimlerden güç almıştır. Ancak, herhangi başka bir uğraşı olmadığı için altmış beş yaşına kadar emekli olamayan, azımsanmayacak sayıda kadın da var. Schopenhauer’ın bahsettiği ve bir anlamda aşağıladığı oyalanma yollarını bile bulamayacağını düşünerek, son sınıra kadar çalışmaya devam eden kadınlar…  

Düşüncesine karşı durabilecek insanlar için de söyleyecekleri vardır Schopenhauer’ın: “Benzer biçimde, herkesin, insanlık idesinin yalnızca küçük bir parçası olduğu, bu yüzden, bir ölçüde tam bir insan bilincinin ortaya çıkması için ötekiler tarafından bütünlenmeyi gereksindiği söylenebilir: Buna karşılık, tam bir insan olan kişi par excel/ence (mükemmel) bir insandır, bir parça değil, bir bütünlük oluşturur ve bu yüzden kendisiyle yetinir.” Toplum gereksiniminin doğrudan bir gereksinim olmadığını iddia eden filozof, toplumsallık dürtüsünün yalnızlık korkusuna dayandığını, insanın aslında kendi bilincinin tekdüzeliğinden kaçtığını ileri sürer. İnsana katlanılmaz gelen şey, kendi özünün monotonluğudur.

Arkadaş canlılığının kişinin entelektüel değeriyle ters orantılı olduğunu söylemek de yetmez Schopenhauer’a ve toplum içine girmekten hoşlanmayan kişinin özellikli bir kişi olduğunu vurgular. Arkadaş canlılığı, bizi ahlaki açıdan kötü ve entelektüel açıdan bön ya da yanlış olan varlıklarla ilişki içine soktuğu için, en tehlikeli ve hatta yıkıcı eğilimlerden biridir. Tüm serseriler arkadaş canlısıdır, zavallıdır diyerek, bu konudaki eleştirisini zirveye çıkarır filozof.

Schopenhauer, can sıkıntısı ile arkadaş canlılığı arasında o kadar olumsuz bir bağ kurar ki; ilişki kesilen bir arkadaşla yeniden barışmak da bir zayıflıktır, “bu zayıflığın cezası, bu arkadaş ilk fırsatta, tam da ilişkinin kesilmesine neden olan şeyi yeniden, üstelik kendi vazgeçilmezliğinin bilincinde olarak daha bir pervasızlıkla yaptığında ödenir.”

Hakiki dostluk Schopenhauer’a göre, ötekinin esenliği üzerinde güçlü, salt nesnel ve bütünüyle çıkarsız bir ilgiyi ve bu ilgi de yine gerçekten, kendini arkadaşıyla özdeşleştirmeyi gerektirir. Oysa insan doğasının egoizmi kuvvetli bir şekilde bunun karşısındadır ve böyle bir özdeşleştirme neredeyse mümkün değildir. Çünkü; "En iyi arkadaşlarımızın mutsuzluğunda her zaman, bizi rahatsız etmeyen bir şeyler buluruz. İnsanları, kısa süre önce karşılaşılan önemli bir belanın kendilerine anlatılması ya da herhangi bir kişisel zayıflığın açıkça söylenmesi kadar keyiflendiren çok az şey vardır.”

Psikolojinin de önemli konularından biri haline gelmiş olan can sıkıntısı, modern insanın handikaplarından biri olarak görülmekte. Zihnin cevrede çekici hiçbir şey bulamayıp kendi içine dönmesi ve kişide yetersizlik hissi yaratması şeklinde tanımlanan can sıkıntısı, boşluk, anlamsızlık, keyifsizlik hali olarak ortaya çıkar ve insanı hayattan koparması, kişiyi sürekli aşağıya çekmesi gibi etkileri nedeniyle, tedavi gerektiren ağır bir depresyona sebep olabilir. Can sıkıntısı monoton ve heyecansız bir hayatın yansıması olarak da görüldüğünden, heyecan veren, yenilenme duygusu yaratan etkinliklere yönelmeyi de getirebileceği varsayımı yapılıyor. Schopenhauer’ın da kabul ettiği gibi, can sıkıntısı dürtüsel bir zihniyetin sonucudur.

Modern yaşamın ortaya çıkardığına inanılan can sıkıntısının; belli bir refah düzeyine erişmiş, zamanı olan, maddenin, tüketimin her şey olduğu bir dönemde, manevi tatminsizlik, eksiklik yaşayan bir kesimin sorunu olduğu çıkarsaması yapılabilir belki.

Can sıkıntısı üzerine çalışmış olan Alman filozof Martin Heidegger üç tip can sıkıntısından bahseder; dünyevi can sıkıntısı, herhangi bir özel deneyimle değil, insanlık durumunun kendisiyle ilişkilendirdiği derin bir rahatsızlık ve isimlendirilemez bir şeyin tarif edilemez eksikliği… Lars Svendsen ise can sıkıntısının bir ‘statü sembolü’ olduğunu ileri sürer.

Bazı bilim insanları can sıkıntısının anlam eksikliğinden kaynaklandığını ileri sürerken, bazıları ise bunun bir dikkat sorunuyla ilgisi olduğunu söylüyor. Psikoloji alanında, can sıkıntısına genellikle bireysel çözümler öneriliyor. Karşılanmamış bir ihtiyacın ortaya çıkardığı düşünülen bu ruhsal durumun, ancak uzun süreli haz veren, çaba gerektiren etkinlikleri gerektirdiği üzerinde duruluyor.

Can sıkıntısı üzerine yaptığım okumalardan çıkardığım sonucu belki şöyle özetleyebilirim; tüm zamanını yemek, barınmak, daha doğrusu hayatta kalmak için harcayan insanoğlu, bu amacını daha az çalışarak karşılamaya başladığından bu yana can sıkıntısı çekmektedir. Kişi, sırf yalnız olmamak, artan zamanı doldurabilmek, can sıkıntısına maruz kalmamak için dürtüsel olarak, kendisine hiç de iyi gelmeyecek başka insanlara ya da etkinliklere sarılmakta, bunlardan haz almaya çalışmaktadır. Schopenhauer’a göre böyle bir tavır “kendinde bir şey olmayan”, basit, hatta basiretsiz insanların işidir. Ancak, uzun süreli, çaba gerektiren, düşünme, okuma, edebiyatla, sanatla, felsefeyle uğraşma gibi etkinliklerden haz alabilen kişiler can sıkıntısına maruz kalmayacaktır. Psikoloji bilimi de bir anlamda filozofumuzu doğrulamaktadır. Bence, bu düşünceye katılmamak da elde değildir…

 

1-Arthur Schopenhauer, Yaşam Bilgeliği Üzerine Aforizmalar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2008

2-Sıkıntı'nın Felsefesi, Lars Svendsen, Bağlam Yayıncılık, 2008 

3- Friedrich Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2011

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Hikâye Nasıl Anlatılır?Mark Twain
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Gizem Arman

1 Temmuz 2026

Bir Robot ve Bazı İnsanlık Hâlleri: Ma..

İnsanı robottan ayıran şey nedir?İnsanın en şaşırtıcı özelliklerinden biri alışmak belki de. Yeni bir şehre, yeni insanlara, değişen koşullara, hatta ilk karşılaştığında kuşkuyla yaklaştığı teknolojilere bile zamanla alışıyor insan. Başlangıçta gündelik d..

Devamı..

Terminus'ta Bir Yerde Başlamak

Adalet Çavdar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024