Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

3 Mart 2021

Öykü

Can Uğultusu

Gülçin Dinç

Paylaş

2

3


Sessizce kalktı yerinden. Mutfaktan bir bardak su alıp koridorun sağındaki odasına girdi. Sol tarafa yönelip ışığı açtı. Elindeki suyu yatağın yanındaki masaya koyup banyoya uğradıktan sonra masanın önündeki sandalyeye oturdu. Uzun uzun duvardaki tabloya baktı. Dağlar vardı resimde, yeşil dağlar…

Ayağa kalkıp arkasındaki gardıroba yöneldi. Bir kapağı boy aynalı, ahşap gardıroba yaklaştıkça bakışlarının soğukluğu beliriyordu aynada. Gözlerinden başlıyordu her şey. Eskisi gibi bakmasa da ona ait olduğunu düşündüğü tek şeydi gözleri; ama günden güne küçülen yüzü onunki değildi. Alnına, şakaklarına, çenesine yerleşmiş kırışıklıklarına usulca baktı. Saçlarını tamamen traşlamış, uzun boyu kamburlaşmış, kıyafetleri yaşlanmıştı. Derin derin nefes alıp aynalı kapağı kendine doğru çekiverdi. Katlanmış pijamalarını çıkarıp yatağın üzerine koydu. Düğmelerine dokunur dokunmaz gömleği çekiştirip üzerine ne kadar bol geldiğine baktı. Pijamalarını giydikten sonra eşofman altını ve gömleğini kapının arkasına astı. Işığı kapatıp yatağına uzandı.

Odanın kapısı kapalı olsa da içerden televizyonun sesi geliyordu. Televizyonun sesine çocukların sesleri karışıyordu. Murat Fırat’a ödev yaptırıyor, Narin ayıcığının karnına bastıkça ayıcıktan çıkan sese gülüyordu. Kapının ardından gelen sesler yüzünü pencereye dönmesiyle geride kaldı. Onun hayat mücadelesi günün sona ermesiyle başlıyordu. Gün karardıktan sonra içinin sessizliğinde huzur bulabilmekti meselesi. İçinin sessizliğinde zamanı geçirebilmek için yoldaş aramak, sesini duyabilene varmak uğruna geçmişe yolculuk ederken bu vakte katlanmak da mücadelesi.

Pencerenin aralığından içeri giren ince rüzgârla perde salınıp salınıp ayaklarına değiyordu. Perdeyle birlikte bahçedeki kuşların kanat çırpışının serinliği değiyordu içine. Son zamanlarda uykuya dalmakta zorluk çekiyor olsa da uyumak canına ferahlık fırsatıydı. Bütün gün gözlerinde, kulaklarında, kalbinde birikenleri benliğine dökmeli, içine sindirmeliydi ferahlamak için. Böylece birikenler anılarına eklenecek, yeni günün aynı birikenlerine yer açılacaktı içinde nasılsa. Bunun için uykuya yenik düşmesi gerekiyordu tabii. Yaşlı bedenine, günlerin aynılığının yorgunluğuna, hareketsizliğinin ağırlığına, zihnindeki sözlere, hasretine yenik düşecekti.

Gece sessizdi, karanlıktı, sonsuzdu. İçine serinlik iliştiren rüzgârdan gayrısı yoktu odada. Oysa zihninde Feride’si vardı. “Feride’m yanımda olsaydı da benimle hiç konuşmasaydı, beni hatırlamasaydı.," dedi kendi kendine Sadık. Feride’sinin son zamanlarını düşünüp iç geçirdi.

“Neden üzüldüm sanki beni hatırlamadığın zaman? Gücüne gitti demek mevlanın. Yokluğunu bilmekten daha mı çok yaralanmıştı yüreğim oysa? Çamaşırları balkonda, yemeği ocakta ya da bakkala kasaba gittiğini unuttuğunda çok durmamıştım üzerinde. Yorulmuştur, dinlenince geçer dedim; ama Nesim’i hatırlamayınca seni doktora götürmüştüm de her şey ondan sonra başlamıştı. Nesim’in çocukluğuna gidip de bugünümüze gelmedin. Oğlumuz belki çocuklarla bir aradayken iyi olursun diye düşündü düşünmesine; ama Nesim’in yanına yerleşince de hatırlayamadın yaşadığımız günü. Üstelik beni de unuttun gülüm Feridem. Kahrolduydum da çocuklar vardı diye sesim soluğum çıkmadıydı. Onca günü, ayı, yılı tek başına mı yaşamıştın bre Sadık deyip yerin bin kat dibine taşınıvermiştim. Anandan babandan çok beni gördüydün sen. İlk sevdiğin de son sevdiğin de ben değil miydim? Hani beni hiç yalnız bırakmayacaktın Feridem?”

Narin’in uyku vakti gelince Gülnaz, Narin’i kucağına alıp koridorun sonundaki odasına doğru onu kollarında sallamaya başladı.

Sadık’ın yüzü hala pencereye dönük, rüzgâr perdenin arkasından ayaklarına değmeye devam ediyordu.

“Tek çocuğumuz Nesim’di senin dünyan. Onu hatırlamadığın gün beni de unutacağını bilmem lazımdı; ama umudumu yitirmedim ki hiç Feridem. Nesim’in doğduğu günü, ilk adımlarını, kelimelerin dilinden yarım dökülüvermesini, okula başladığı gün nasıl ağladığını, ilk arkadaşını, ona aldığım mavi bisikleti, ergenlikteki huysuzluğunu, okulu bırakacağım dediğinde ciğerimi sızlatan ona attığım tek fiskeyi, boyacının yanına çırak verdiğimizi, liseden mezuniyetini, askerden dönüşünü, işini kurmasını, Gülnaz’la evlendiği günü, gelinimiz Gülnaz’ın gül yüzünü, ilk torunumuz Murat’ı, adını koyduğun Fırat’ı, hiç tanıyamadığın Narin’i, evimizi, mahallemizi, yürüdüğümüz sahili, her pazar gittiğimiz çay bahçesini, sinemada izlediğimiz filmleri, çocukların sevdikleri yemekleri, takip ettiğin dizileri, ördüğün hırkaları patikleri, yaptığın pasta böreklerin tarifini yazdığın defterin yerini, memleketin dağlarını, dağlarında yetişen çiçekleri, Fırat suyunu yeniden anlatacaktım sana.”

Gülnaz çocuklara odalarına gidip uyumalarını söylerken televizyonun karşısında uyuyakalan Nesim’i uyandırdı. Herkes odasına gidip evin tüm ışıkları sönünce Sadık’ın içinin karanlığı büyüyordu.

“Daha bu eve ilk geldiğimiz gün anlatmaya başlamıştım sana her şeyi. Valizlerimize evdeki eski fotoğraf albümlerini de koymuştum. Her sabah kahvaltıdan sonra balkona çıkardık seninle. Yaz, kış demeden. Balkona evimizdeki fesleğenlerini de getirmişti Nesim. Sandalyemize oturur, kimi zaman güneşin sıcaklığıyla ısınır, kimi zaman yağmurdan sonraki toprak kokusunu içimize çekerdik. Eski fotoğrafları da balkonda otururken gösterirdim sana. En çok Nesim’in çocukluk fotoğraflarını severdin. Oğlanın çocukluğuna gidiverirdin de akşam eve geldiğinde onu tanımazdın. Bir zaman sonra sadece siyah beyaz fotoğrafları sevmeye başladın. Ananı babanı sordun bir keresinde bana. Gün geldi hiç bir şey sormaz, söylemez oldun. Fotoğrafları gösterdim, gösterirken bak bu rahmetli ananla baban, şurdaki kardeşin Rıza, işte burda da bizim oğlan Nesim, bak gördün mü düğünümüzü, gelinlik ne de yakışmıştı sana, davullu zurnalı düğün yapmıştık, köyün en fiyakalı düğünüydü, üç tane davulcu getirtmişti babam şehirden, Rıza bizimkilerle gizliden rakı masası kurmuş da sabaha karşı kalkmışlar masadan, saatçi İsmail de ne oynamıştı bizim düğünde, bir cümbüş vardı ki… Sen duymazdın ki hiç beni, başka yerlerdeydin be Feride’m. Bakışların gözümün içine değil dünyanın boşluğuna süzülürdü. Bakışlarınla birlikte sen de kayboldun o boşlukta. Beni de yanına almadın ki. Yanımda öylece duruyordun.”

Gecenin zifiri karanlığını yüzünü kapıya dönünce de gördü Sadık. Yatağın diğer ucuna yetişemiyordu rüzgarla salınan perde. Rüzgarın fısıltısı giriyor içeri sadece. Bir uyuyabilse… Bir güne daha dayanabilme gücü toplayacaktı . Ah bir uyuyabilse...

“Keşke olsaydın da yanımda öylece dursaydın. Sessizce uzaklara yine birlikte baksak ne olurdu? O zamanlar sessizliğin acıtıyordu içimi de senin yanımda olmanı değiştiremiyordu ki. Beni bu cihanda anlayacak insanın sadece sen olduğunu bilince, varlığın sessizliğini delip geçiyordu. Sen gidince beni anlayanım da gitti. Sessizliğinin yerini yokluğun aldı Feride’m. Artık uzakları yokluğunla seyrediyorum. Güneşi yağmuru yokluğunla hissediyorum. Yokluğun öyle büyük ki senin bedenine sığmaz bilesin. Buluşacağımız gün kaç bahar, kaç yağmur, kuşların kaç göçü sürer mevla bilir de benim yerim burası değil artık Feride’m; Nesim ile Gülnaz duymasın. İçerde çocuklarımız, torunlarımız uyuyor bilmez miyim… Çocuklarımız vefalı, hakikatli çıktılar, var olsunlar; lakin senin yokluğun benim sessizliğimi büyütürken ben onların dünyasından dışarı taşıyorum. Biz kendi çağımızı, sıramızı yaşadık; şimdi onlar kendi çağlarında, kendi sırasını yaşamalılar. Kendi canlarından olsa da kendi çağlarından olmayan birinin yokluğuyla…Hiç olgunlaşan meyve ile meyve olmaya yüz tutmuş çiçek aynı ağaçta durur mu? Olgunlaşan meyve kopmalı ki dalından çiçekler açsın yerinde. Şimdi dalımdan kopamadığımdan utanırım Feridem.”

Üstündeki çarşafı kenara alıp yavaşça doğruldu Sadık. Perdeyi çekip pencerenin aralığından odaya giren rüzgarın geldiği uzaklara baktı. Kesik kesik nefes alıyordu. Pencereyi sonuna kadar açıp içindeki ağırlığın rüzgarla gitmesini bekledi. Baş ucundaki suyu içti ve nefesinin düzene girmesiyle yatağına yeniden uzandı. Pencere açık kaldı. Gözleri yorgunlukla kapandı.

Narin, gün ışıyınca ağlamaya başladı. Ağlaması odanın, evin içinde bir figandı sanki. Gülnaz Narin’in sesi ile uyandı. Yataktan bir çırpıda kalkıp yanındaki beşikten Narin’i kucağına aldı. Narin kısa bir süre ağlasa da annesinin sıcaklığını hisseder hissetmez ağlamayı kesti, hatta gözyaşları yanaklarından kayıp yok olmadan da gülümsedi. Gülnaz üç gün uyku yüzü görmese bile Narin’in sesiyle hemen uyanır. Hem Narin’in ağlamasına gönlü razı gelmez hem de Nesim erkenden uyanmasın ister. Çok yoruluyor Nesim, tüm gün evlerde, iş yerlerinde, yüksek binalarda iskele tepesinde, sıcakta, soğukta boya yapıyor, eve geldiğinde de öyle yorgun oluyor ki Narin’i uyuturken uyuyakalıyor.

Nesim beş on dakika daha fazla uyusun diye Gülnaz, Narin’i alıp mutfağa gitti. Narin’i masanın yanındaki bebek koltuğuna oturtup dişini kaşıdığı oyuncağını eline verdi. Gülnaz, elini yüzünü yıkayıp geldikten sonra çay suyunu koydu, kahvaltılıkları buzdolabından çıkarıp masaya yerleştirdi, şekerliği, bardakları, çay kaşıklarını, çatalları, tabakları masaya koydu, domates salatalık dilimledi. Hafta sonu çilek reçeli yapmıştı çocuklar sever diye, kavanozu açıp küçük bir kaseye reçelden koydu. Kuru erzakların olduğu ahşap dolaptaki kutuyu çıkarıp içindeki cevizlerden ayıklayarak bir tabağa ekledi. Gülnaz kahvaltı için haftada iki üç kez ceviz ayıklıyor. Hatta bazı akşamlar, vakit geçirmek için yere bir sofra açıp çocuklarla birlikte ceviz kırıp ayıklanan cevizleri kavanozlara dolduruyorlardı. Ne de olsa evde yaşlı vardı, çocuklar vardı ve Gülnaz beslenmelerine özen gösteriyordu.

Çay demlenir demlenmez de Nesim’in telefonunun alarmı çalmaya başladı. Nesim kahvaltı sofrasına oturunca Gülnaz da Narin’i kucağına alıp emzirmeye gitti. Nesim çayını doldurdu. Ekmeğe uzanıp bir dilim ekmek aldı tabağına. Çayına şeker ekleyip çayını karıştırmaya başlamasıyla bardağın çınlaması Sadık’ın kulağında bitiverdi. Gözlerini yeni güne açtı. Her gün aynı saatte uyanıyordu Sadık. Nesim işe gitmeden, ev halinin sesleriyle…

Yatağından hafif bedeninin tüm yavaşlığıyla kalkıp giyindi pijamalarını katlayıp gardroba koydu. Odadan çıkıp mutfağa geldiğinde Nesim, “Günaydın baba, kahvaltıya buyur,” dedi. Sadık bardağını mutfak tezgâhına bırakırken “Günaydın oğlum, sen bitir, ben biraz hava alayım da öyle,” diye karşılık verip mutfaktan çıktı.

Elini yüzünü yıkayıp balkona geçti Sadık. Balkonun ucundaki sandalyesine güneş değmeye başlamıştı bile. Sandalyesine yavaşça oturdu. Gökyüzü pırıl pırıldı. Kuşların cıvıltısı duyuluyordu. İşe gidenler yola koyulmaya başlamıştı; fakat çok da sesli sayılmazdı ortalık. Çocuklar için henüz okul vakti gelmediğinden olsa gerek. Sadık uzaklara bakmaya başlamıştı çoktan. Çok uzaklara... Göğün mavisinden, çimenin ağacın yeşilinden, çocukların seslerinden geçip gidicekti evlerin ardındaki denizlere, denizlerden uzaklara, uzaklarda vuslata erecekti.

Sadık uzaklara dalmışken Gülnaz balkona gelip balkon kapısının önünde durup “Baba, çocuklar uyandı, hadi hep beraber oturalım sofraya.” dedi ama Sadık hiç tepki vermedi.

Gülnaz yeniden seslense de onu duymayınca balkonun ucuna ona doğru yürüdü. Yanına geldiğinde onun karşıya baktığını, gözlerinin oraya kilitlendiğini gördü. Neye bu kadar dikkatle baktığını anlamaya çalışıyordu. Sadece, az ilerde, karşı komşu, evinin önündeki ağaçtan meyve topluyordu. Gülnaz endişelenip Sadık’ın omzuna dokundu, “Baba, iyi misin?” dedi.

Sadık irkilerek “İyiyim, iyiyim kızım,” diye yanıtladı.

“Nereye bakıyordun baba? Öyle dalmıştın ki...”

“Hiç kızım. Ağaca. Meyve koparıyorlar dalından.”

 

YORUMLAR

Tuğhan Gül

Bazen öyküler okurum kısa kısa hikayeleri canlandırırım gözümde karakterleri,yerleri,olayları buda öyle bir öykü idi

22 Mayıs 2024

Tuğhan Gül

Bazen öyküler okurum kısa kısa hikayeleri canlandırırım gözümde karakterleri,yerleri,olayları buda öyle bir öykü idi

22 Mayıs 2024

Tuğhan Gül

Bazen öyküler okurum kısa kısa hikayeleri canlandırırım gözümde karakterleri,yerleri,olayları buda öyle bir öykü idi

22 Mayıs 2024

Öne Çıkanlar

İstanbullu Sanatseverler Fişekhane’de ..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Çağnam Erkmen

12 Temmuz 2025

Polisiye Roman Yazmak Halat Örmeye Ben..

“Klasik roman dilinin diyalog mirası, polisiye romana devredilmiş gibi görünüyor.Elçin Poyrazlar diyalog yazma üstadı. Romandaki karakterlerinin her birinin kendine özgü dili, küfrü, cümle kuruş tarzlarındaki ayrım profesyonelce”Halat nasıl yapılır?Uzunluğu..

Devamı..

Yaz Mevsimi Kalın Bir Kitap Okumak İçi..

James Folta

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024