Charlotte Bronte feminizmin ödünsüz öncüsüydü
13 Ağustos 2019 Ne Haber

Charlotte Bronte feminizmin ödünsüz öncüsüydü


Twitter'da Paylaş
0

Claire Herman’ın yazdığı yeni Charlotte Bronte biyografisinde, iki yüzyıl sonra bile ünlü romancının ve karakterlerinin bize hâlâ öğretebileceği şeyler olduğunu belirtiliyor. Claire Herman, Charlotte Bronte’nin Jane Eyre romanının yeniden okunmasının öneminden söz ederken kendisinin yaptığı yeniden okumaya dikkat çekmek de gerekiyor. Herman’ın yazısı, Charlotte Bronte  üstüne yeniden dönüp bakılacak değerlendirmeler içeriyor.

Fakir ve sıradan bir rahibin mürebbiye olarak zar zor geçinen kızı Charlotte Bronte, muhtemelen kendini bir devrimci olarak görmüyordu. Ancak yazmaya başlar başlamaz sesler yükselmeye başladı ve yazın dünyasında bir devrim yarattı. Jane Eyre’i gizlice yazarken ya da takma isimle yayımlarken yol açacağı sansasyondan habersizdi. Oysa ilk okurları romanın tazeliği, tutkusu ve dahi hikâye izleğiyle afallamışlardı. Ateşli ruhu ve ödünsüz tavırlarıyla, “bu haksızlık” diye haykıran, daha 10 yaşındayken “isyan eden herhangi bir köle” gibi zorbalığa meydan okuyan Jane, elbette ki romanın ilk fark edilen unsuruydu. Gotik gerilimli olay örgüsü, mutlu sonu okur tarafından aceleyle sindirilmişse de, eşitlik talebi ve itaatsiz tavrıyla, din adamlarının ikiyüzlülüğünü kınayan ve otorite figürlerini sorgulanabilir gösteren metni okuyan eleştirmenler, gözlerini “tehlikeye” dikmişlerdi. Çileden çıkmış eleştirmenlerden birisi, devrim adı altında Avrupa’da kol gezen ruhun romanı da ele geçirdiğini iddia ederken bir başkası yazarı vahim bir “Jakoben” olmakla suçluyordu.

168 yılın, Victoria Dönemi’nden gösterişsiz bir küçük kızın söyleyeceklerini özümsemede yeterince uzun olduğunu düşünebilirsiniz, ancak Bronte’nin romanlarını yeniden okuduğumda fikirlerinin ne kadar çoğunun sindirilmeden kalmış olduğunu görünce afalladım. Jane Eyre’in bir bakıma kendi başarısının kurbanı olduğunu iddia etmek mümkün: 1847’de basılmasının ardından milyonlar tarafından okunan, sayısız uyarlamada yeniden canlanan ve adeta ulusal hazine ilan edilen roman, herkesin tek bir sayfasını bile açmadan hakkında her şeyin bilindiğini sanılan tüm klasiklerin kaderine mahkûm. Herkes Jane’in zalim yengesini kınadığı, Lowood’un zorba öğretmenlerine karşı koyduğu, Rochester’ın kendisini metresi yapmak istediği bayağı planını gururla reddettiği sahneleri hatırlasa da, dramanın altında yatan sert ilkeler ve eleştiri görünmez hale geliyor. Oysa Jane’in, “Ben kuş değilim ki herhangi bir ağ beni hapsetsin: Ben özgür iradesi olan bir insanım” ifadesi Karl Marx’ın kendisinden bir yıl sonra yayınlanan manifestosu kadar kuvvetli. Bronte’nin asi kızı kendisini savunurken tün ezilmişler adına konuşmakta ve konuşmaya başladığı anda gelen uyanışa ve “görünmez zincirleri kıran” garip özgürlük hissine şaşırmakta.

charlotte bronte

Charlotte’un en keskin şekilde deneyimlediği eşitsizlik elbette ki kendisi ve erkek kardeşi Branwell’e yönelik farklı tutumlar nedeniyle cinsiyet eşitsizliği. Branwell’e eğitim imkânı verilip sanatçılığı desteklenirken Charlotte ve kız kardeşleri para kazanmaları için zorlanıyorlardı. Mürebbiyelik yapmaktan nefret eden ancak azimle görevini yerine getiren Charlotte için yazmak tek kaçış umuduydu. Ancak ironi onun başarıp başarmaması değil, kadınların hâlâ özgürleşmemiş ve erkeklerin “sanki tüm yaratıkların en zekisi ya da kendi hallerine bırakılmaya mükellef” görülmelerinde. Ona göre evlilik bir kaçış değildi; pragmatik ve çıkar gözeten bir evlilik yapmak dışında her şeyi yapabileceğini belirtmişti.

Charlotte gerçekten de “eylem” taraftarıydı ve en zengin kızların bile özgür olabilecek şekilde yetiştirilerek “yüzeysel, acınası şekilde yozlaşmış” evlilik pazarından uzak tutulabileceğini savunuyordu. Örneğin 1849 yılında yayınlanan aynı isimli romanının kahramanı Shirley bağımsız bir zihnin ve imkânların getirdiği özgürlüğe sahiptir. Bu nedenle Shirley, Charlotte’nin en güzel, varlıklı, sağlıklı ve tasasız karakteri olmanın yanında en aktif ve rahat karakteridir bu nedenle en sıra dışı olanıdır. “Kadınlar sözde sakin olmalıdır; ancak kadınlar da tıpkı erkek kardeşleri gibi zihinlerinin çalıştırmaya ve girişimleri için alana ihtiyaç duyarlar” diyen Jane Eyre’in sözleri mantıklı gelse bile, oy hakkı, eşit ücret yasası, beden üzerinde hâkimiyet ve hatta “yeni erkek” ile onun feminizm anlayışını yeni yeni kavramaya başlıyoruz.

Jane Eyre’in en şaşırtıcı sahnelerinden biri Rochester’in ona olan aşkını açıklamasıyla Jane’in Rochester’in karısını keşfetmesi arasındaki kısa süreçte geçen alışveriş sahnesidir. Neredeyse rüya gibi bu sahnede Jane hayatı boyunca tahmin ettiğinden, hatta edebileceğinden daha mutlu olmasına rağmen, tedbiri bir an bile elden bırakmaz ve Rochester ona bir şeyler almaya devam ettikçe yüzünün yozlaşma ve rahatsızlıkla ağırlaştığını düşünür. “Yozlaşma” kelimesi elbette ki tüketimle olan çağrışımına ek olarak Jane’in kişisel utancını da yansıtır – Jane’in müstakbel kocasından gelen herhangi bir hediyeyi kabul etmesi her kuruşu kendi kazandığı parasıyla geri ödemede direten şahsi kararlılığına bağlı olduğundan sahne onun için can acıtıcıdır, derin izler bırakır.

Charlotte’un en talihsiz karakteri Lucy Snow Vilette’te herhangi birinin onda sadelikten başka bir şey bulamayacağına inansa ve görünür yetersizliğinin beğenilmeme korkusuna neden olduğunu söylese de o, esas değerin sadece bilen gözlere görüneceğini savunur. İlk biyografisini yazan Elizabeth Gaskell’e kardeşleri Emily ve Anna ile roman kahramanlarının güzel olması gerekliliği üzerine tartıştığını söyler. Jane Eyre’i yazmaya başlamadan önce de bunu kanıtlamak için, “benim gibi düz ve gösterişsiz bir kahraman yazacağım ve en az sizin yazdıklarınız kadar ilgi çekici olacak” demiştir. O döneme göre oldukça cesur görünen bu karar, Jane Eyre’in film uyarlamalarında da gördüğümüz üzere oyuncu seçiminde bugün bile yönetmenlerin zorlandığı bir konu.

Jane Eyre’i klasik bir “Sindirella” hikâyesi olmaktan çıkarıp gerçek gücünü kazanmasını sağlayan da bu. Rochester’in kendisini sevebileceğini düşündüğü için kendine kızan ve bir daha böyle çılgın düşüncelere kapılmaması için kendini cezalandırmak isteyen Jane, “hiçbir detayı yumuşatmadan” kendi portresini yapar ve bu gerçeği asla unutmaması için altına da “tutarsız, fakir ve gösterişsiz bir mürebbiyenin portresi” yazar. Jane’in burada yersiz bulduğu gururunu bastırmak için karanlık bir oto porte yarattığı söylenebilir. Freud’dan çok daha önce narsisizmin tehdidine dikkat çeker ve yerine kadınlık algısını düzgün kurmak için özsaygıyı yerleştirir.

Jane Eyre’i yaratmanın kıyısındayken arkadaşı Ellen’a, “zulme uğramışların ruhuna gururun sessiz kuvvetini biraz da olsa aşılamanın” kendine verdiği gücü ne kadar sevdiğini yazar. Şu an bile Bronte’nin devrimci fikirlerden öğrenilecek çok şey mevcut. Sayıları giderek artan film ve dizi uyarlamaları, çeşitli tiyatrolarda halen kapalı gişe sahnelenmesi ise bunu kanıtlar nitelikte.

Hazırlayan: Sevgihan Oruçoğlu

(Independent)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR