Çın Çın Çın
18 Mart 2020 Öykü

Çın Çın Çın


Twitter'da Paylaş
0

Çın... Çın... Çın...

Uyarı sesiyle okuduğu kitaptan başını kaldırdı. İneceği istasyona varmıştı. Burnuna kesif insan kokusu yerleşti. Her sabah bir türlü boş bulamadığı metro vagonlarından, insanların kalabalığından nefret ediyordu. Kalabalıktan kurtulmaya çalışırken, bir yandan çarparak koşanlara söyleniyordu. “Nereye gidiyorsunuz kardeşim? Tabakhaneye bok mu yetiştiriyorsunuz?” Kendini zar-zor yürüyen merdivenlere attı. Her gün yerin üç kat dibinde bir saat yol gitmek çekilecek dert değil. Şöyle bir etrafına baktı; bu şehir dört tarafı beton yığını ve ruhunu bu betonların temeline gömmüş, üzerine pahalı etiketler yapıştırmış insanlarla doluydu. Her geçen gün buraya alışmakta daha da zorlandı, ağzı küfre de alıştı.

Büyük şehrin insanı değil Nilgün. Doğduğu, büyüdüğü yeri, İstanbul'un köyü gibi gördü. Evini düşündü, mahallesini, her gün muhakkak karşılaştığı ve selamlamadan geçmediği esnaf tanıdıklarını... İnsan ne kolay karşılaşıyor onun şehrinde. İş güç arasında denizin kokusunu çeke çeke yaptıkları çay kaçamakları kısacık vakitlere sığıyor. Ya burası? Burası böyle mi? Bir çay içmek için bir ay önceden sözleşiyor insanlar.

Okula girmeden sigara paketini çıkarıp bir tane yaktı . Sigaraya getirilen zamlardan beri süngerine kadar içmeden atmıyor. Tütüne başlamalıyım diye düşündü.

Giriş kapısına yaklaşırken cebinden öğrenci kartını çıkarıp cihaza okuttu .

Çın... Çın... Çın...

“Burada da her şey çın çın, robot muyuz kardeşim biz."

Saatine baktı, dersin başlamasına henüz yarım saat var. Bahçenin en ücra yerinde kendine yalnız kalabileceği bir bank bulup oturdu. Üç aydır her sabah düşündüğü ilk şey buraya ait olmadığıydı. Hayatı boyunca edebi her şeye merak duymuş, kitapları solumuş, şiir ve müzikle haşir neşir olmuştu. Ona göre elbette edebiyatçı olacaktı. Belki iyi bir kitap ya da ses getirecek senaryolar yazacaktı. Fakat babasının ısrarıyla son dakika değişiklik yapıp bu bölümü yazmıştı. Hiçbir şey bu ülkede donanımlı işsizlik kadar gerçek olamazdı. Yeteneğine, ideallerine göre değil, piyasada hangi bölümün iş yapacağına dair bölümler okunmalıydı. Bir akrabasının kullandığı tabir aklına geldi.

“Ah şekerim şimdi sağlık revaçta.”

Babasının, “bu ülkede hayallerinle para kazanamazsın” uyarısıyla sağlık bölümlerinden birini tercih etmişti. Adım başı hastane adı altında özel kesimevleri inşa ediliyordu. Çünkü beğenilmeyen dudaklar, modaya uygun doğumlar, kıçından psikolojik hastalıklar uyduranlar için de hastanelere ihtiyaç vardı. Nilgün gibilerinin de bunların parasına... İnsan iki ucu aciz bir varlık, diye düşündü.

Nilgün bu zamana ayak uyduramadı, on sekiz sene önce bırakmak zorunda olduğu ortaokul sıralarındaki öğrenci olarak kaldı. Hâlâ kendi zamanının öğrenciliğini yaşıyor, hocalarını görünce toparlanıyor, eli ayağına dolanıyor. Zaten bu devrin insanı değil. Yanlış zamanda doğmuşum, ben seksenlerin kadınıymışım. Çok ergen bu çağ, bedenim büyük, aklım küçük kalıyor, diye hayıflanıyor. Aklı evlendiği on dört yaşında kaldı. Fakat şimdi neredeyse o yaşlarda çocuklarla aynı sınıfta okuyor. Hepsinin ablası olacak yaşta. İlk kazandığı vakit “ne yapıcam ben çoluk çocuk içinde” diye düşünürken kanı kaynadı bu toylara. O yaşlarda ne de güzel öğrenci olunurmuş diye düşündü. Kalkıp derse gidecek oldu ki bu kez telefonu öttü.

Çın... Çın... Çın..

Cıvıl cıvıl bir ses.

“Nasılsın annecim?”

“İyiyim kızım, ya sen?”

“Teşekkür ederim annecim, ben de iyiyim. Sana mutlu bir haber vermek için aradım da.”

“Söyle bakalım canım.”

“Ben matematik birincisi oldum sınıfta.”

“Ya harikasın Azra!”

“Kimin kızıyım ben annecim, hadi sen okula git. Biz ablamlarla gezmeye gidicez. İyi dinle, öğretmenini kimseye karışma tamam mı.”

“Sıpa seni! Ablanları ve Aziz'i de öpüyorum. Hepinizi çok seviyorum, akşama ararım canım.”

“Ah annecim biraz vaktin var mı? Nenem seninle konuşmak istiyormuş.”

Telefon ekranındaki saate baktı, yirmi dakikası var.

“Tamam kızım ver bakalım.”

“Nilgün nasılsın kızım?”

“İyiyim annecim, sen nasılsın?”

“Seni merak ediyorum kızım, ne yiyip içiyorsun o şehirde?”

“Merak etme anne, ben hallediyorum.”

“Sakın çocukları takma kafana, gül gibi bakıyorum ben onlara . Rahatları yerinde. Seni özlüyorlar biraz, hepsi bu. Sık sık aramaya çalış, unuttuğunu düşünmesinler.”

“Tamam anne.”

“Ne oldu o mahkeme işi, baban da bir şey söylemiyor hâlâ nafakayı yatırmadı mı vicdansız kocan?”

“Kocan deyip durma o şerefsize, hem zamanında iyidir diye vermediniz mi beni? Dersim başlayacak, sonra konuşuruz bunları. Öpüyorum seni, selam söyle babama da.”

Tam telefonu çantasına atacaktı ki,

 Çın çın çın...

 “Ya sabır, bi rahat yok bana.”

Ekrandaki ismi görünce gözleri ışıldadı.

“Nasılsın kuzum?”

“Ah dostum ne çok yorgunum bilemezsin. Geçen hafta vize haftasıydı. En az üç dersten kalmışımdır. Anlamadığım yüzlerce kelime. Ne anlarım ben tıbbi dilden. Kırk yıllık şakak kemiğine temporal diyecekmişim. Sıkıcam temporalime o olacak vallahi. “

“Şşşt şikayet etme, ülkenin en iyi üniversitelerinden birindesin. Üstelik sağlık okuyorsun.”

“Sen böyle söyleme bari Gülay!”

“Söylemek zorundayım, bak kızım şu ülkenin hâline! Hayal kuracak kadar saf mı kaldın sen?”

“Sayenizde onu da kaybediyorum."

“Para kazanmaya başlayınca hayallerini kurarsın yine, ha bir de lütfen adam akıllı hayaller kuruver. “

“Sen onu boş ver de bizimkilere uğradın mı?”

“Zaten o yüzden aradım, bu sabah uğradım yanlarına. Azra sınıf birincisi olmuş, Aziz de bilgi yarışmasında iyi bir performans göstermiş. Yalnız senin oğlan da senin gibi dağınık kafalı. Ödev verdim, biraz da haşladım haytayı.”

“Kaç ders oldu dostum, henüz bir kuruş gönderemedim sana."

“Daha fazla konuşursan ben vurucam temporalinden. Düşünme bunları işe başla da sömürürüm ben seni.”

“Hadi öyle olsun bakalım. Yine atlatıyorsun beni. Sen nasılsın, her şey yolunda mı seninkiyle?”

“Ona sorarsan çok iyi. Akşam yemeği önünde, gece karısı koynunda. Böyle erkeklerin başka neye ihtiyacı olur ki? Senin de dediğin gibi, dümdüz bir memur işte!”

“Boş ver canım, düzü de virajlısı da aynı bunların. Seninkinin bir sürprizi yok en azından, başın ağrımaz.”

“Öyle deme be! İnsan bir erkeğin elini ruhunda da istiyor. Amaaan neyse, iyi kötü gidiyor işte. Şimdi derse girmem lazım. Öğrencilerim bekler. Sen de derslerine iyi çalış, bol bol tekrar yap oğlu kılıklı”

“İlla şu öğretmenliğini konuşturacaksın gider ayak!”

“Mesleki deformasyon kızım bizimki, hadi öptüm.”

İyi insan Gülay. İyi bir kadın, fedakâr anne. Öğretmen olmak için doğmuş. Görev yaptığı her okulu yuva yapıyor. Elinin değdiği her şey şenleniyor. Başka şehirlerde ortak yaşamlar sürmüşler Nilgün ile. Hayata karşı inatçılar. Birbirlerini yaralarından tanıyorlar. Hayattaki şansı Nilgün'ün. Kadınları iyi dost yapan; hep ortak yaralar, ortak babalar.

Kantin Abdullah’ın sesiyle sıyrıldı dalgınlığından.

“Hocam ders saatiniz geçmiyor mu?”

“Abdullah abi kaç defa söylicem, ben hoca değilim öğrenciyim. Sırf yaşım otuz dört diye mi böyle diyorsun?”

“Yok be kızım, bu azmi görünce hoca diyesim geliyor. Hem inşallah hoca da olursun, fena mı olur. Hoş dört çocuk annesi biri hoca olmak ister mi bilmem. Ama senden iyi hoca olur."

“Hadi kolay gelsin Abdullah abi."

“Sana da hocam.”

Merdivenlerden koşarak inen çocuklara çarpmadan çıkmaya çalışıyor. Sınıfa girdiğinde, hemen arkasında oturan üç genç kıza bakıyor, gülümsüyor. Henüz on sekiz yaşlarında, pırıl pırıl kızlar. O yaşlarda evli iki çocuklu bir kadın Nilgün. Önceleri düşündüğünde kederlenir, gözleri dolardı. Ama artık sitem etmiyor. Hem geçmişin hesabını da kesti. Hiçbir şeyi geri getirmeyecekti madem, kalanı da götürmesine izin vermeyecekti.

Hoca sınıfa girdi, slaytlarını açtı. Konu başlığını yüksek sesle okudu.

Bağımlılık.

“Evet arkadaşlar, bağımlılık nedir?”

Cevaplar sıralandı,iradesizlik, zayıflık, kendine hakim olamama...

“Çeşitleri nelerdir?”

Sigara, alkol, madde, uyuşturucu...

“Evet arkadaşlar bunlar bağımlılık çeşitleri... Fakat bir de insan bağımlılığı var. Anneye, babaya, sevgiliye... Sensiz yaşayamam cümlesi, bakın bu bağımlılıktır. Çocuklarınız olacak ilerde. Bu hayatta kalıcı olmadığınızı, onları yalnız bırakmak zorunda kalabileceğinizi bilmeliler. Size bağlı olmalılar ama bağımlı olmamalılar. “

Kendini düşündü Nilgün. Hayatı boyunca asi görünmüş, muhalefet olmuş biri olmasına rağmen babasının sözünden de çıkmamıştı. Bu bolümü dahi gönlü olsun diye yazmıştı. Sonra da verdiği kararı doğrulamak için kendine bahaneler dizmişti. Ama özünde bağımlıydı. Ya dediği doğruysa, ya sonradan pişman olursam, hem ne var ki bu bölümde. Özel sektörde hemencecik iş bulurum. Hem uğraşmak istemiyorum uzun seneler atanma sınavlarıyla. İnsan isterse iki dakikada ikna edebilirdi kendini. Kimseyi üzmemek adına hayalinden vazgeçme bağımlısıydı. Kendi çocuklarını düşündü, annesine ve babasına bırakıp üniversite okumaya gelmişti İstanbul'a. Ne güzel de destek olmuşlardı ona. Ayrı olmaktan üzgün ama asla zayıf olmamışlardı. Onu hiçbir zaman üzmemişlerdi. Hoş Zehra'nın ergenlik meseleleri, sosyal mecralarda var olma çabaları başını epeyce ağrıtmıştı ama etrafındaki yirmi yaşındaki çocukların kaprislerini görünce on beş yaşındaki kızını öpüp başına koyuyordu. Kendi zamanıyla bir tutamazdı. Kendi çağında ergenlik denen oluşumdan haberi bile yoktu. O yaşlarda bedensel ve ruhsal bazı değişiklikler oluyordu. Göğüsleri irileşmişti, vücudu gelişmişti. Bunlar oldukça sessizliğe bürünürdü o vakitler genç kızlar. Regl olduğunu titizlikle saklamaya, irileşmiş göğüslerini kollarıyla kapatmaya ve gelişen bedenlerini eve kapatmayı öğrenmişlerdi. Büyüdüğü çevrede bedenin geliştiyse, yetişkin oldun demekti. Bu da artık evde gelinlik bir kız var anlamına gelirdi. Gelinlik bir kız kendini ortalığa sunmazdı. Ne kadar saklanırsa o kadar kıymetliydi.

Ders bitiminde toparlanırken Figen hoca, “Nilgün senin kaç çocuğun vardı,” dedi.

“Dört tane hocam.”

“Buradalar mı?”

“Hayır hocam memleketteler.”

“Önceden herhangi bir meslek edindin mi?”

Elindeki kitabı çıkarıp hocaya gösterdi.

“Hocam sabah bu kitapta bir paragraf okudum. Şöyle diyordu Hasan Usta. Oğlum fayanstan anlar, mermerden anlar, elektrikten anlar, arabadan anlar ama şimdi işsiz. Çok şeyle uğraştığı için bir şeye tutunamadı. Ben de vakti zamanında hayatımdaki boşlukları doldurmak için çok şeyle uğraştım fakat bunların hiçbirini iş edinemedim. Yani anlayacağınız hiçbir şey olamadım.”

“Hasat zamanı gelmemiştir Nilgün. Mücadeleni bırakma. Ama kendin için de bir şeyler ek toprağına.”

Heybesine bu cümleleri de atıp dışarı çıktı. Hava biraz daha serinlemiş. Gülay’ın doğum gününde hediye ettiği şalı çıkarıp boynuna doladı. Çıkış kartını okutmak için cihaza yaklaştırdı.

Çın... Çın... Çın...

Durağın yanındaki kaldırıma çöktü. Çantasından ezilmiş sigara paketini çıkardı. Hocanın sigara bağımlılığıyla ilgili anlattıklarını hatırladı. Zararını unutana kadar yakmaktan vazgeçti. Telefonu çıkarıp gelen mesajı okudu;

“Hadi bir şeyler yaz da bir dergiye falan gönderelim, belki yayımlanır. Bir yerden başlamalısın.”

Gönderen Cano, Nilgün’ün hayattaki öteki şansı...

Çantasından hep hazırda bulunan defterini kalemini çıkardı ve başlığını attı;

“Çın.. Çın.. Çın..”


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR