Louis’ye göre şiddet yalnızca bir eylemde, kurumda ya da özel bir yerde onu uygulayacak bir öznede ya da kimsede yerelleşmiyor.
Édouard Louis henüz otuzlarının başında olmasına rağmen yirmiye yakın eser vermiş bir Fransız yazar. Kitapları arasında daha çok The End of Eddy ile tanınıyor. Benim okuduğum eseri Babamı Kim Öldürdü 2020’de Can Yayınları’ndan çıkmış. Kitap bir hipotezle açılıyor.
"Bu metin bir tiyatro metni olsaydı, şu sözlerle başlaması gerekirdi: Bir baba ve bir oğul, aralarında birkaç metre mesafe, büyük, geniş ve boş bir mekânda duruyor. Bu mekân bir buğday tarlası, kullanılmayan, boş bir fabrika, bir okulun zemini, PVC kaplı spor salonu olabilir…” (s.11)
Eser Xavier Dolan'a ithaf edilmiş. Sanatçı bu kitabında otobiyografisinin başkarakteri olan kendisini somutlaştırarak bir mizansen yaratmış diyebilirim. Anlatıcının hatıraları etrafında kurgulanmış metin, bütün o yaşanmışlıkları anlara bölerek ana metin içerisinde kısa enstantanelerle okurla buluşuyor. Hikâye, yazarın sırtından sakatlanmış, nefes darlığı çeken babasının Fransa'nın kuzeyinde tek başına yaşadığı bir apartman dairesinin mutfağında açılıyor. Anlatıcı, çocukluğunun çeşitli dönemlerini yeniden ziyaret ederken baba sessizce dinliyor. Édouard Louis’nin otokurgu eserinin konusundan çok alt metne yedirilmiş bir kavram dikkatimi çekiyor.
“Şiddet.”
Yazar bu kavramı eserinin merkezine yerleştirerek pek çok yönüyle ele alıyor. Burada belirtmem gereken en önemli şey, şiddetten anladığımız fiziksel yahut psikolojik zorlama, saldırı, kaba kuvvetten çok sembolik birtakım anlamlara indirgenmeyecek kadar geniş bir tanımının yapılması. Anladığım kadarıyla metinde altı çizilen kavram daha çok güç ilişkilerinin yarattığı bir zorbalık. Louis’ye göre şiddet yalnızca bir eylemde, kurumda ya da özel bir yerde onu uygulayacak bir öznede ya da kimsede yerelleşmiyor. Şiddet bütünsel biçimde bir dizi ilişkiler ağıyla ve değişkenlere bağlı olarak topluma yayılan bir kangren. Yazara göre bu durum ne dinin ne de yalnızca cellatların suçlanacağı bir mesele. Şiddet eserin kurucu unsuru, ayrıca uygulanacağı kesim tek bir yer de değil, herkes olabilir. Eylemle, sözle, sessizlikle, toplumsal olarak ya da yıkıcı ekonomik ve politik kararlarla yapılabilir. O, çoğul ilişkilerden müteşekkildir. Eserde ana karakterin babası üzerinden topluma, siyasete, ülke politikalarına kadar geniş bir panorama çiziliyor. Yıpranmış, acı çeken bir beden Baba. Anlatıcı yıllar içerisinde olup bitenleri babasının bedeni üzerinden okura aktarıyor. Bu bedenin tarihini oluşturan anılar aynı zamanda bedene uygulanan ya da onun tarafından üretilen şiddete bir tür arkeolojik kazı gerçekleştiriyor. Eserde fakirlerin tembel, erkeklerin maskülen, okula gitmenin ahmak işi olduğu fikri ve buna benzer ifadeler, klişelerle ve maddi imkansızlıklarla bir araya gelerek insanların kendisine veya başkalarına atfettiği bir kimliği oluşturuyor. Böylece toplum şiddet üreten ve yeniden üreten bir kısır döngü etrafında şekilleniyor. Édouard Louis eserinde bu karmaşıklığı ortaya çıkarmayı istemiş gibi. Babamı Kim Öldürdü'de baba ve oğul dönüşümlü olarak farklı yerleri işgal ediyor, hükmetme yetkisi tersine çevriliyor, bir tabakadan diğerine, bir dereceden öbürüne sıçrıyor. Louis yazmak eylemini âdeta, bize hükmeden, bizi yöneten ya da yok eden şeyi vurgulamanın bir yolu olarak kullanıyor. Burada metnin iki işlevinden söz edilebilir. Birincisi, yazıyı toplumdaki cinsiyetçi, ırkçı, neoliberal düzene karşı bir silah haline getirmek. İkinci işlevse toplumsal düzen içindeki ötekileri, dışlananları var etmek, onların gerçekliğine söz hakkı tanımak.
Başlıkta soru işareti olmaması dikkatimi çekiyor. Kitabı okudukça bu noktalama işaretinin yokluğunun yazarın soru işaretinden hoşlanmadığı fikrinden kaynaklanmadığını anlıyorum. Babamı Kim Öldürdü’nün "Kim"i, aslında cevabını içerisinde saklıyor. Yalnızca elli bir sayfalık eserin sonunda her şey zihnimde aydınlanmaya başlıyor. Babasının gözünde yeterince erkeksi olmadığı için zorbalığa uğrayan, geçmişin acı dolu görüntülerini ana metni ara ara bölerek yeniden ziyaret eden anlatıcı kitabın başından itibaren fiziksel olarak yok edilmiş bir adamın portresini çiziyor. Eserin sonunda anlatıcı bütün bu karmaşıklığa ve acıya rağmen babayı affetme arzusuyla dolu. Böylece, alkolik, karısını kovan, şiddet yanlısı, bizim deyimimizle taş fırın erkeği babanın yıllar sonra yaşlılığında nasıl dönüştüğüne, geçmişten duyduğu utancı bir kenara tükürmesine şahit oluyoruz. Aslında o da gençliğinde dans etmeyi seven, oğlunun Noel için hayalini kurduğu Titanic filmini alabilmek adına kendini mahveden bir adamdı.
Romanın sonlarına doğru hayır, diyor Louis, bütün olup bitenlerin sorumlusu babam değil, devletin başındakiler.
Kimi yerlerde öğreticiliğe kaçan cümleler yüzünden edebi değeri düşse de Babamı Kim Öldürdü sömürü, tahakküm, iktidardan dışlanma üzerine söylemler geliştirmiş bir roman.

Louis’ye göre siyaset bir ölüm kalım meselesi. Önceleri fabrikada çalışırken iş kazasında belini sakatlayan sonralarıysa ağrılarına rağmen evinden uzak bir şehirde ayda 700 avroya çöpçülük yapmaya razı olan babanın bedeni siyasi tarihin bir göstergesine dönüşüyor. Yazar, kırsal kesim insanlarına ve işçi sınıfına nüfuz eden şiddet ve tahakkümü yapıbozuma uğratmak istiyor. Aile anekdotlarını anlatırken bütün olup bitenleri siyasi suçlamaların üzerine bindirerek babasının yaşayan ama aslında ölü bedenini parçalayan reformların sorumlularını hedef tahtasına yerleştiriyor. Édouard Louis bunu yaparken lafı hiç dolandırmadan isimler veriyor:
“Jacques Chirac ve Xavier Bertrand bağırsaklarını yok ediyorlardı.” (s.46), “Nicolas Sarkozy, çalışmadığın için, dünyanın sırtında bir kambur, bir hırsız, bir fazlalık olduğunu anlamanı sağladı.” (s.46), “Nicolas Sarkozy ve Martin Hirsh, senin belini eziyorlardı.” (s.47), "Hollande, Valls ve El Khomri senin nefesini kesti.” (s.48), “Emmanuel Macron senin boğazındaki lokmayı alıyor.” (s.50)
“Bu yazdıklarımı okuyacak ya da duyacak olanlar deminden beri saydığım isimleri belki tanımıyordur, belki onları çoktan unutmuşlardır ya da belki hiç duymamışlardır ama onların adını telaffuz etmek istiyorum, çünkü işledikleri cinayetlerden sonra adları hiçbir zaman telaffuz edilmemiş katiller var…” (s.50)
Édouard Louis eserin sonunda babasına hitaben beni etkileyen bir cümle kuruyor ve böylece metin tamamlanıyor. “Senin bedeninin tarihi, onu yok etmek için birbirinin yerine geçen bu isimlerin tarihidir. Bedeninin tarihi, siyasi tarihi suçluyor.”
Kronolojiyle değil tarihler ve olaylarla birbirine bağlanan, yüzleşme edebiyatı diyebileceğim bu kısacık otokurgu anıların süzgecinden geçerek hem bireysel yönleriyle hem de kolektif boyutuyla ilginç bir metin. Bütün bunlara bakınca bizim edebiyatımızda bir ismin zikredilmesi tutuklanmayla sonuçlanabilirken Louis'i cesur bulmamak elde değil.
Kitabı kapatıyorum ama zihnim Louis’den bir cümleye takılıyor.
"Bağırmamız gerekmez mi?"






