Biri gördü. Kaçırdı.
Vurdu mu? Öldürdü mü? O mu? Değil mi? Kurşuna mı dizildi. Boğuldu mu?...
Mahalle sakinleri yeni yollarının yapılmasıyla birlikte ilk kez insanlık müsveddesinin meyvesini yediler. Çok geçmeden apartmanlar ve müstakil evlere de hava gazları gelmeye başladı. Kiloluk mavi tüpler yavaş yavaş çocukların cep harçlığı oluyordu. Ondan önce yer altında ki elektrik kablolarından parçalar koparıp yollarını bulurlardı, zamanla telli direkler gelince de çocukların işleri kesik kesata dönüşüp, kestane oldu. Bu minvalde yapacak bir şey olmayınca da devlet çocuklara kolaylık olsun yahut ikram olsun diye, doğunun da ücra şehirlerine imkân el verdikçe doğalgazı göndermeye başladı. Bundan mütevelli çocuklar heyeti ise mavi tüp arayışına kapıldı. Cüzzam ruhlu çocukların önlerinde iki yol vardı. Ya gözleri önünde muntazam bir şekilde sözlü ve fiziki olarak aşağılanan aile bireyleri için mücadele vermek yahut hepsini göz ardı edip memur olmak. Çoğunlukla ilk yol tercih edildi.
Engin ise çoğunluğun aksine ikinci yolu seçti. Okumak.
Kablo, araç lastikleri ve tüp ticaretinden daha zor olan bir konu vardı. Türkçe öğrenmek.
– Lan Yılmaz; içimde müphem bir arzu ve şevk var. Eğitim aşkı. Türkçe hikâye kitaplarını sular seller gibi okuyorum. Kürtçe ‘den daha kolaymış.
– Konuşmak ile okumak aynı değil mi?
– Yok değil Yılmaz. Sen konuşurken iki kişi gibi konuşuyorsun. Hem Türkçe hem Kürtçe.
– Haklısın Türkçeyi öğrenmek gerek. Okulda öğretmen tarafından azarlanınca bağrımda ıssız bir yenilmişlik duygusu oluşuyor.
Yılmaz aradan geçen uzun bir zamandan sonra yurtdışına iltica etti. Ama hem aksanı hem de akıcı ve akışkan bir Türkçeyle birlikte gitti. Gitmeden önce uzun himayeli muazzam bir öykü kitabı bıraktı. Engin en yakın arkadaşının gidişiyle birlikte o an yalnızlığın farkına vardı. Zaman o kadarda hafif davranmadı Engin’e. Yılmaz’ın gidişinden kısa bir süre sonra devlet babasını yakaladı. Hiç yoktan yere on yedi sene verdiler. Engin babasının tutuklanmasıyla birlikte Türkçe’nin önemini daha çok kavrayıp daha çok okuyup daha çok bilgi sahibi olma arzusuna kapıldı. Çetin var bir canhıraş ile hukuk mücadelesi verdi, yıllarca. Yılmaz’ın gidişiyle ve babasının tutuklanmasıyla birlikte etrafında sadece annesi kaldı. Dünya insansızlaştı resmen. Günlerce başını kitaplardan kaldırmayıp babası için bi çare arayışlara kapıldı. Bulutsuz gökyüzü o ve annesi için git gide kararıyordu. Ne kadar sıkıcı bir coğrafyaydı. Ne kadar vandal, zalim ve katı sertti. Hemen her gece birilerinin evi basılıp, birileri tarafından emirler alınıp, yaka paça gözaltına alınıyordu. Çocuklar git gide kinleniyor, yeni arayışlara kapılıyordu. Umumi yerlerde yaşamak yasal değildi.
Köyünden edinen, köyü yakılan, kaçmak gitmek zorunda kalanlar.
Engin ve ailesi kaçmak zorunda olanlardandı. Çok geçmeden cezaevi koşulları babasına karşı galip gelip, yaşamına son vermesine olanak sundu. Hemen her evin sofrasında birileri eksik. Güneşin güçlü ışınları nedense Ağustosta boy gösterirdi. Gençlerin tinsel gözünü açan tüm bu olaylar günlerce ve aylarca birilerinin istikbali olmuştu. Babası boynunda asılı duran yaralı bir öykü gibi asılı kalmıştı, adeta. Hayat bazılarına o kadar yumuşak gelmişti ki, birinin ölümünü anlatmak bile bir çırpıda su içmek kadardı.
Sabah saatlerinde dokuzu beş geçmeden, kapıya vurdu alt katın ikiz çocukları Berfin ile Halit. Berfin’in güzelliği o kadar iç ısıtıyordu ki, ölümün acısını dâhi ılıklaştırıyordu. Deniz mavisi gözleri, saman sarısı saçları ve hafif buğday tenliydi. Su gibiydi. İlah mirasıydı. Peygamber çiçeğiydi ve neyin sesi kadar vefalı ve derindi Berfin. Ölüm haberini de o verdi. Kapı açılır açılmaz, pörtlek olan kocaman mavi gözleriyle ağzını doldurup şöyle dedi;
– Engin abi ,Engin abi, Engin abi.
– Berfin.
– Engin abi. Annem dedi, Engin abine söyle babası ölmüş.
Derya kuzusu Berfin’in ağzındaki cümleler yarıda kesildi, Halit tarafından. İkizinden daha akıllıca davranıp.
– Engin abi sen onun öyle dediğine bakma ama annem dedi, Engin abine söyle babası ölmüş, aşağıda onları bekliyoruz.
Çocuktular, fakat doğru konuştular ama çocuk olmalarına rağmen belki de farkında olmadan acı kustular. En çokta çocuk olmalarına rağmen gerçek olanı, dünyaya ait olan bir olguyu dile getirdiler. Ve ne yazık ki yine farkında olmadan bunu ifade ederken de acı ve hüzün duydular. Daha o yaşlarda sırtlarına ömür boyu değişmeyecek olan bir gerçeklik bindi.
Çocuklar geldikleri telaşe ile gerisin geri topukladılar. Önce Berfin’in gözleri geldi gözlerinin önüne. Ve ardından içeride olan ve rahatsızlığı yüzünden ayakta namaz kılamayan annesi geldi. Uzun süreliğine ayakta kalınca, baygınlık geçirdi birkaç defa bundan ötürü namazlarını eda ederken oturmayı tercih ediyordu. Tuhaf bir şeyler oluyordu kapı aralığında yerinde duruyor, yerinde sayıyor gibiydi. Midye gibi gözleri nemlenir oldu bir ara ama ağlamadı. Sanki az önce Berfin ile Halit uzun uzun hikâyeler anlatıp gittiler. Aklına uyumak geldi. Ya da uykudan uyanmak. Ya da Hakkâri ye veya Batman’a seyahat etmek gibi gelgitler. Zılgıtlar yankılandı kulaklarında, yutkunma geldi. Kapı eşiğine çömeldi, Berfin ‘in gözü ile tahayyül ettiği dünyanın güzelliğini anımsadı önce. Ayakkabısını tekini aldı eline, önce içinde dolaştırdı ellerini ardından bağcıklarını derledi. Diğer ferinin bağcıklarını da derledi. Simetrik olarak yan yana koydu ayakkabılarını. Sonra usulca başını kapı önünde ki soğuk mermer taşına bıraktı. Başını mermere koyarken, aşağıdaki evin iç sesleri geliyordu. Kasımpatı sesler kulağını tırmalarken, annesi geldi üşüştü başına. Beyaz yazmasını başından alıp oğlunun gözünden akan yaşları aldı. Alnına düşen nemli kâkülleri yana tarayıp bağrına bastı Yirmi yedi yaşındaki oğlunu. Bir şarkının en ağır, en acı versiyonuna denk düşmüşlerdi ana oğul. Hissedilen bir ölüm ancak bu kadar sessizce yaşanılabilirdi. Tarifsiz hisler içerisinde kalıp birbirlerine sarılıp yumak oldular. Önce parmakları acıdı annesinin, acıyan parmaklarıyla oğlunun gözyaşlarını sildi. Güneş gözlerinden tekmil yürüyüp batı ya doğru koşuyordu sanki. Bulutlar güneşten sonra topak topak üstlerini kapladı. Ölümün karşısında diri duran annesi daha fazla dayanamayıp oğlunun kucağına düştü. Ölüm güzeldi, ölüm telaştı, ölüm kızılcıktı, ölüm yürüyen güneştir, çöken kederdi, biten umuttur, su ile yaşama tutunan kuşun son çırpınışıydı.
Kanlar içinde olan babasının son beyaz gömleğini başına sararak uyudu o ilk gece. Yoksul olmanın en güzel yanlarından birisi de akşamları bir başına kalmak ve müzik eşliğinde bol bol sigara içmekti. Batman’ın devlete devren satılık olan dağlarına bakarak. Aklına Muğla’da geceleri sahilde uyuduğu günler geliyordu. Geceleyin sahil kumlarına bir ahtapot gibi sarılıp uyuduğu günler. Ne ahtapotun, ne erato’ nun ne de yosunlu sahillerin haberi vardı, Batman’ın dağlarından. Budaksız bir çınar ağacı gibi kalakalmıştı. Gelecek için sinemaya gitmeyi değil, evlenmeyi değil, sıtmalı gar soğukların da seyahat etmeyi değil, yıkık duvarlı mahalle kahvehanelerinde değil, göğün karanlık odalarında ki tabak çatal seslerini dinlemek değil, acımasız ve dünyasal kederleri içselleştirip yaşamayı değil. Balık tutmak, ekmek almak, yağmur altında yürümek. Dipsiz sularda yüzmeyi, saati unutup karın üzerinde oyun oynamayı değil. Herkes hayal kuruyordu kendince, Engin değil. Yoksul ülkeye bir baba daha feda edildi. Dalında kalıyordu babasız çocuklar. Acılı ve sarsak ülke, kendi halkından korkmaya başlıyordu. İnsanlar usul usul sallanıyordu. Şiir yüzünden, yazı yüzünden ve kalem yüzünden. Kitaba dokunan herkes belinden kaldırılıyordu. Dili şişiyordu konuşmaktan korkanların. Bir başına kala kalanlar ise kayıp gidenleri okul çağındaki çocuklar gibi parmak ile saydılar. Hepsine de kayıp dediler. Boşuna göz parıltısı döktüler. Günler, geceler boyu ölüm üstüne söylenen tüm sözleri yazdı ve çizdi Engin. Dağılan bir nar kadar ortalığa dağılmıştı.
Bir şeyleri aydınlatmak için yığınla düşüncelere daldı. Kendi ölümünü unutup, tüm hayatını tek bir çizgi üzerine tahayyül edip, adalet peşine düştü. Göz yaşları git gide ağırlaşıp, birer mermi oluyordu. Biri çıkıp ta cezaevinden gelen ölümleri sorgulaması lazımdı. Önce annesine gülümsedi, sonra komşularına, köylülere ve yoksullara. Otobüse bindi. Babasının öldürüldüğü cezaevine doğru yola çıktı. Yaralı ülkenin karanlık odalarında ki tutsak ve gizli ölümleri aydınlatmak için. Ay inadına tüm yüzünü ve varlığını ortaya sermişti. Kentin en namuslu ve yürekli birkaç kadını da bilet almıştı. Yolculuk başladıktan kısa bir süre sonra, hemen herkes uykuya daldı. Engin ise yasaklı kitaplarını çıkardı boylu boyunca. Yasaklı yazarları görünce yüreği harlandı. Bir el yüreğini okşadı, içinin semesi yırtıldı sanki. Kitapları okşadıktan sonra bağrına bastı. Buğulu camdan dışarıya baktı, babası gibi kahpece öldürülen mahkumların adlarını hatırlamaya çalıştı. En çok onlar sevmişti ülkeyi. İnce bir yağmur başladı. Alıp götürdü o iki büklüm yağmur damlaları, Engini. Sinsi bir rüzgâr yankılandı az sonra. Gözleri mayıştı, az da nemlenir oldu. Yağmur ve rüzgârın endişesi ile muavin klimaları açtı. Esen sıcak hava ile içi geçti Engin’in. Uykusu kaçsın diye en çok okuduğu ve sayfaları portakal kokan kitabını okumaya başladı. Üç beş sayfadan sonra uykusu galip geldi. Kitap kısa bir zaman sonra yere düştü. Yıldız kayması gibiydi. Ardına bir dünya bırakıp, koltuk altına düştü okuduğu son kitabı. Yağmurdan, annesinden, iyilikten, güneşten, çocukluğundan ve memleketinden vazgeçip bir gece yarısı yola koyuldu, Engin. Ağır acısı gittikçe değer taşıyordu. Yaz ortasında kar yağmazdı, bir kere babasını öldürmüşlerdi. Gidebileceği kadar yol kat edecekti. Hukuk arayacak. Bulduğu hakkı ise can suyu diye babasının toprağına dökecekti. Binlerce kayıp ve faili meçhulün en uzun sesi olacaktı. İnsanın içini eriten o kayıp insanların umudu olacaktı. Yaşam kaçınılmaz bir gerçeklik mücadelesi ve cebridir. Paçayı sıyıran tanrının en iyi evladı. Yenilen ise evlâdiyelik. Bitişi göze alıp da çıkmıştı aykırı yola. Başkentin ıssız ve ayaz toprağına yaklaştıkça yağmur damlaları git gide çoğalıyordu. Geniş ufuklu başkent, silik gözü ile umutsuz bir evdi. Koşullar yangına hep elverişliydi.
Otobüs sessizce durdu. Sanki kaynağı kurumuştu. Herkes ama herkes tüm olanakları ile uykunun en derinindeydi. Önce orta kapı açıldı. Çirkin ve kof suratlı biri göründü. Ardından üç kişi daha çıka geldi. Onların yüzleri ise sisliydi. Boyları güdük, konuşmaları kesik ve sığdı. Çirkin olanı tüm kötülüklerin babası kadar ışık süzüyordu. Kulaktan kulağa konuşuyorlardı, çok geçmeden sessizce ve kimseler görmeden otobüsten indirdiler Engini. Şoför ve muavin dağınık ve korkulu yüzleriyle derin bir iç çekip yola devam ettiler.
Hazal ninenin oğlu yirmi yedi yıldır ha geldi, ha gelecek. Kocasından sonra oğlunun kaybolmasıyla birlikte ömrü düzlükleri hiç görmedi. Oğlu dalında kaldı, yaşamı cumartesi günleriyle devam etti. Ahşap evde, kagir evde, taş evlerde, topraklı ve betonarme evlerde yaşadı bir müddet ama hiçbir cumartesi asfaltı kadar saadetli değildi. Ruhu bile duymadı, betonun. Ölüm çağının kadersiz anneleri.






