Dağın Ardındaki Ses
22 Eylül 2018 Öykü

Dağın Ardındaki Ses


Twitter'da Paylaş
0

Kimin nereden geldiğinin çok önemli olmadığı, kim nereden gelirse gelsin semaverlerin dolu dolu kaynadığı, yolları çokça tozlu, dağları epeyce yüksek olan bu topraklarda gün ışıyordu. Kadınlar güneşten önce uyanmıştı bile. Bu kadınların yüzünde aynı anda hem hüzün hem mutluluk okunurdu. Yüzlerinde başka şeylerde okunurdu. Kiminin çenesinde üç siyah nokta, kiminin alnında yarım bir güneş, kimininse bileklerinden parmak uçlarına değin dal ve yaprakları andıran motifleruzanırdı. Bunlar güzelliğin ve her biri iyi dilekler için tenlerine kazınan sütün ve isin alametiydi. Şehre giden erkeklerin onlar için getirdiği inciler, boncuklar ve kınalı örgülerinden bellerine değin sarkan incecik rengarenk kumaşlar ile tıpkı orman perileri gibi ortalıkta bir görünür bir kaybolurlardı. Akşamları ise tıpkı bir ayin yapılırcasına herkesin derin bir sessizlikle dinlediği, büyük dağın öte tarafından gelen, önce cılız sonra biraz cızırtılı, nihayetinde netleşen bir sese kulak verirlerdi.

Bugüne kadar sadece kendi aralarında duydukları dilin şarkılarını hayatlarında ilk defa ufacık bir kutudan dinliyor, bu müthiş şok olma halini atlatanlar her gün aynı saatte çıt çıkarmadan çadırlarının içinde o büyülü sesi saygıyla dinliyorlardı. Ufaklıklar ses çıkarmayagörsün, yaşlılar bastonlarını üzerlerine sallar, kısa bir öfke krizi geçirir sonra müziğin etkisiyle tekrar hülyalara dalıp giderlerdi. Arhat, kısık sesle bu gizemli sesin nereden geldiğini annesine sordu. Annesi de bilmiyordu işin doğrusu, “Kutunun içindeki insanlardan,” dedi.

Bir zaman sonra büyülü ses kesilmiş, yayın bitmişti. Kutu tıpkı kutsal bir eşyaymış gibi özenle düğmesine basılıp kapatıldı ve duvara asıldı. Kadınlar da yere serdikleri ağır yün yatakların içinde ertesi günün hiç gelmemesini, o yün yatakların içinde, sonsuza kadar uyuyup sonunda yüne dönüşmeyi dilercesine, yorgunluklarını kendilerine unutturmaya çalıştılar. Ertesi gün tıpkı bir diğer günde olduğu gibi tekrar başladı. Arhat duvara asılan kutudan tüm gün gözünü ayırmadı. Ne zaman ki öte çadırlardan birinde, saçlarından çiçekler sarkan, ışıl ışıl altınları ile al yanaklı ağlamaklı bir gelin çıktı, diğer kadınlarda geline katılmak için, o büyük güne yakışır şekilde en güzel elbiselerini giyip gittiler.

Düğünün yapıldığı çadırın önünde kurbanlar kesiliyor, geniş bir halka halinde duran insanlar hep bir ağızdan şarkılar söyleyip, davulun sesine ayak uydurup dans ediyordu. Gün gelinin değil Arhat’ın günüydü. Kimse evde kalmayınca annesinin özenle yerleştirdiği yatakların üstüne tırmanıp renk renk patiskaları eze eze duvara uzandı. İşte bu kadardı, şimdi o kutunun içindeki insanlara bakacak, hatta onlarla konuşacaktı. Bir yandan merakla bir yandan korkuyla, küçük kutuyu avuçlarının içinde yokladı. Hoparlör olduğunu bilmediği küçük deliklere bir gözünü kapayıp dili dışarda bakmaya koyuldu. Yok, kimseyi gördüğü yoktu içerde. Evirdi, çevirdi, salladı, vurdu… Nihayetinde çabalarının sonuçsuz kaldığına ikna oldu. Kutuyu alıp, tekrar eski yerine tam astığı sırada birden kutunun içinden büyük bir cızırtı gelmeye başladı. Şöyle bir gözlerini iri iri açtı, baktı durdu, bir adım öne bir adım arkaya gitti. Nihayetinde bilinmeyenin korkusu ağır bastı, yalın ayak düğün alayının olduğu çadıra doğru koşuverdi.

Ateşler yakılmış, şarkılar söyleniyor, kadınlar ellerindeki defleri çalıp, akşam serinliğinde uçuşan şalları ile karanlıkta âdeta birer ateş böceği gibi, her an kanatlanıp uçacak duruyorlardı. Arhat feryat figan, bitap halde kalabalık halkanın ortasına dalmış, seslerin ve renklerin cümbüşü içinde annesini aramaya bakmıştı. O akşam eve geri döndüklerinde, asılı radyonun kendi kendine çaldığını görünce kimse ilkten buna anlam verememiş, sonra bunun Arhat’ın başının altından çıktığını anlamışlardı. Dedesi sinirlenip, torununa söylenmeye koyuldu. Arhat günün telaşesinden çoktan annesinin kucağında uyumuştu bile.

Aradan ben diyeyim yirmi, siz deyin otuz sene kadar bir zaman su gibi akıp gitti. Arhat zihnini çokça meşgul eden dağın öte tarafından gelen seslerden biriydi artık. Bir yerlerde kendisinin sesini kutsal bir ses gibi dinleyenlerin olduğunu, sesinin içinden gelen o küçük kutunun toprak damlı evlerin duvarlarına asıldığını, o kutunun yanında asılı bir de şahmeran resminin olduğunu biliyordu. Kalabalık bir halkaya dizilmiş dans eden erkekler, gecenin karanlığında ateş böcekleri gibi uçuşan kadınlar, kafalarının içindeki seslerin dinledikleri müziğin sesinden daha yüksek olduğunu bildiği insanlar… Hepsi hatrındaydı. Dedesi bereket versin yaşıyordu, hâlâ radyoyu dinlerken aynı ciddiyet içindeydi. Arhat’ın sesini her duyduğunda gözleri dolar, akıp giden zamandan arta kalan kırışıklıklarını yoklar, en sevdiği şarkı çalınınca titrek dudaklarıyla eşlik ederdi: “Gel sevgilim, gel.” Sevgilisi gelmedi, bir süre sonra da kendisi gitti. Dağın ardındaki sesi dinleyen başka evlerde, başka hikâyeler yaşanırken ses hiç kesilmedi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR