Bugün sosyal medyanın da varlığı ile bir sürü farklı sınıftan, ülkeden, aidiyetten kadınla daha kolay bir araya gelip tecrübelerimizi ve farkındalıklarımızı paylaşabiliyoruz.
Simone de Beauvoir, 1975’te katıldığı bir televizyon programında neden ve nasıl feminist olduğunu, İkinci Cins adlı kitabının yayınlanması ardından hemen her kesimden gelen tepkileri, Fransa’da feminist hareketin kürtajın yasallaşması için verdiği mücadeleyi, kadınların ataerkil toplumlarda nasıl müebbet bir hapis cezasına çarptırıldığını, sınıf mücadelesi ile feminist mücadelenin nasıl iki ayrı kulvar olduğunu ve birbiriyle karıştırılmaması gerektiğini, kadınların kurtuluşuna dair önerileri ve daha birçok şeyi anlatıyor.
Üzerinden yarım yüzyıl gibi bir süre geçmesine rağmen Beauvoir’ın dile getirdiği sorunlar ve toplum eleştirisi yerli yerinde duruyor, dersek abartmış olmayız. Kadınların ikinci cins olarak görülmesi sorunu ne yazık ki geçmiş yüzyılların sorunu değil. Yeryüzünün hemen her kilometre karesinde kadınlar hâlâ sırf kadın oldukları için temel insan haklarından mahrum bırakılıyor, şiddete maruz kalıyor, öldürülüyor.
Bu ataerkil zulüm karşısında kadınlar bulundukları hemen her alanı geçmişe oranla daha güçlü ve daha örgütlü bir biçimde mücadele alanına çeviriyor elbette. Eğitim, sağlık, barınma, boşanma, kürtaj hakkı gibi taleplerle sokakları dolduruyor, patriyarkanın onlar için kurduğu hapishanelerin duvarlarında gedikler açıyor, o duvarları yıkıyor ve “kızkardeşlerine” ulaşıyorlar.
Biz de (Simone de Beauvoir’dan ilhamla) geçmişten bugüne kadınların bu haklı mücadelelerinin sesine kulak verelim istedik ve feminist akademisyen, yazar, sanatçı, siyasetçi ve aktivistlerle neden feminist olduklarını feminizme yöneltilebilecek temel sorular üzerinden konuştuk.

Haden Öz: Bu söyleşi dizisi bir nevi "feminizme giriş" niteliğinde olacağı için feminizmin ne olduğuyla başlamak yerinde olur diye düşünüyorum. En yalın tanımıyla feminizm nedir? Genel kabul gören veya sizin kendi tanımınız da olabilir.
Pınar Civan: Ben, atölyemde sanat ve kadın konulu workshoplar yaparken, en başta çok net bir tanım yapıyorum, feminizm kadınların var olma mücadelesidir, diyorum. Bunu elbette açabiliriz, akademik olarak derinleştirebiliriz, elbette özgürlük ve eşitlik mücadelesi ama en başta varlığımızın kurumsal ve toplumsal olarak reddiyle mücadeledir, varlığımızın kabulü mücadelesidir, diyorum. Resim tarihinde kadınların bireysel, kolektif ve tarihsel yok sayılmalarına referansla yaptığım bir tanım bu ama gündelik hayata ve evrensel duruma da gayet uygun olduğunu düşünüyorum. Kadınların yok sayılmasıyla ve/veya sadece erkin istediği formda ve şartlarda var olabilecekleri dayatmasıyla mücadele.
HÖ: Sizin için kırılma noktası nasıl ve ne zaman oldu? Ataerkiye ilk itirazınız, isyanınız neydi?
PC: Bazı okurlara fazla “kopuk” gelme riskini göze alarak, kırılma noktamın çok genç yaşlarda gelmediğini ve ülkeden ayrıldıktan sonra Batı Afrika’da geldiğini itiraf etmeliyim. Cumhuriyet değerlerini özümsemiş, şehirli ve eğitimli bir ailede, güçlü kadınların arasında büyüdüm, okullarımda da, kurumsal iş hayatını deneyimlediğim birkaç kısa yılda da çok homojen ortamlarda şimdi anlıyorum ki epey şanslı ve korunaklıymışım. Yirmili yaşlarımın ikinci yarısında önce Senegal’de aynı eğitime sahip kadınların erkeklerle aynı sofralara oturamaması, Gana’da evde ters giden herhangi bir şey için büyücülükle ve cadılıkla suçlanan kadınların toplumdan tecrit edilmeleri (Gana’nın kuzeyinde gayriresmi büyücülük suçlamalarıyla bazı özel kamplarda zorla tutulan kadınlar var), aynı toplumsal dinamiklerde yabancı bir kadın da olsam benim de yerel kadınlara göre biraz daha var ama büyük resimde yok sayılmam çok sert bir farkındalık ve kırılma noktaları sayıldılar. Zaten gözünüz bir kere açılınca geriye dönüp kendi toplumunuza da, işinizdeki öncü kadınlara da başka bir farkındalıkla tekrar bakıyorsunuz. Sanatta kadınların çok yakın zamana kadar yok sayıldıkları, tablolarını kendi isimleriyle bile imzalayamadıkları o kadar çok örnek var ki. Atölye çalışmalarımda da, mikrofon uzatılan her fırsatta da hikayelerini anlatıyorum. Bir gün belki bunu ayrıca konuşmalıyız. Çok daha “iyi” ve disiplinli bir ressam olmasına rağmen Lee Krasner’ın, Jackson Pollock’u yaratabilmek için (çünkü para kazanmaları lazım ve erkek ressamın satacağını biliyor) kendini nasıl geri plana attığını bilmeyen okurlarla paylaşmayı isterim.

HÖ: Evde, sokakta, işte; kısacası hayatın her alanında bir kadının sadece kendi yaşadıkları üzerinden feminizme varması, yani erkek karşısında ikinci cins olduğunun bilincine varması ne derece mümkün?
PC: Her kadın önünde sonunda az önceki soruda konuştuğumuz farkındalığı yaşıyor. Bunu yaşamamasının imkânı yok. Ama bu farkındalık üzerinden feminizme varacağı bilinçli farkındalığı geliştirmesi başka bir şey. Bu da belki doğru okumalarla, eğitimle, sosyal topluluklarda bir araya geldiğimiz insanlardan dinlediklerimizle mümkün olabilir. Yani sadece evde, sokakta ve işte değil, sağlıkla ilişkili araştırmalarda, kullandığımız teknolojik aygıtların kadınların yapılarına göre tasarlanmasında, iş araçlarına fiziksel ulaşımda vs. böyle çeşitlendirebileceğimiz bir sürü örnekle evrensel olarak her kadın mutlaka toplumun kendisini koyduğu yerin farkına varır, varacaktır. Bunu bilinçli olarak feminizmle ilişkilendirmek ise ayrı bir disiplin gerektiriyor olmalı. Somut olarak yine bir Afrika örneği vereceğim. Benimle beraber çalışan ve ailemizin bir parçası olan Vayda eşinin ailesi tarafından büyücülükle suçlandığında bunun bir kadın olarak kendisine karşı kullanılan toplumsal bir silah, tehdit olduğunun farkındaydı. Dünyadaki bütün kadınların ise aynı baskıyla, başka içeriklerle mücadele etmek zorunda olduğunun farkında değildi. Vayda’nın feminist bilince ulaşması için uzun uzun kadın kadına sohbetler yapmamız gerekti. Afrika tabii çok uç bir örnek. Bugün sosyal medyanın da varlığı ile bir sürü farklı sınıftan, ülkeden, aidiyetten kadınla daha kolay bir araya gelip tecrübelerimizi ve farkındalıklarımızı paylaşabiliyoruz.
HÖ: İçine doğduğumuz aile, bir parçası olduğumuz aile, delicesine kopmak istediğimiz aile, kopamadığımız aile, kaçtığımız aile, sığındığımız aile, kurduğumuz aile... Sizin için aile nedir ve feminizmin neresine düşer?
PC: Toplumun en küçük sosyal birimi olduğu için elbette aile kadının toplumda kendi yeri ve feminizm bilinci için oldukça belirleyici. Dolayısıyla burada da sanırım ailenin yapısı, ailenin kendi içindeki feminist bilinci, eğitimi, sosyoekonomik durumu feminist bilince ulaşmamıza yardımcı olacak araçlara erişim anlamında avantaj/dezavantaj olarak tanımlayabileceğimiz belirleyici unsurlar. Dediğim gibi ben kendimi şanslı sayabileceğim bir ailede büyüdüm. Bugün gerek Türkiye’de gerek dünyanın bir sürü başka ülkesinde eğitimini, kararlarını, varoluşunu, özgürlüğünü ailesiyle sıkı sıkı pazarlık yaparak elde etmek zorunda kalan bir sürü genç kadın olduğunu tabii ki biliyoruz. Kaldı ki bu pazarlık yapabilme “özgürlüğü” ve özgüveni bile belirli ölçülerde şans sayılabilir. Dolayısıyla bir sürü örnekte mücadele ilk önce ailenin içinde başlıyor ve sanırım aileyle mücadelenin çoğunlukla herhangi bir son kullanma tarihi, bitiş tarihi de olmuyor. Kadınların aile içindeki mücadelesi de politik bir mücadele alanı. Gerek içinde doğduğumuz aile olsun gerek hayatın ilerleyen aşamalarında seçtiğimiz aile olsun. Üstelik burada da gerek ebeveynleri gerek partnerleri eğitme sorumluluğu da yine kadının omuzlarına düşüyor.

HÖ: Kadın hareketi sınıflar üstü bir hareket mi? Dünyanın en yoksul bölgesinin en yoksul evindeki bir kadınla, dünyanın en zengin bölgesinin en zengin evindeki bir kadını aynı paydada ve safta buluşturan nedir?
PC: Evrensel bir hareket diyebilirim. Dünyanın en yoksul bölgesinin en yoksul evindeki bir kadınla en zengin bölgesinin en zengin evindeki bir kadın arasında toplumsal var olma mücadelesi yoğunluk, içerik, mücadele cephesi vs farkı gösteriyor olabilir ama var olma mücadelesi evrensel bir mücadele. Az önce Afrika’dan çok uç örnekler verdim, hayatımın şu kısmını da dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri olan İsviçre’de ve bir kısmını Fransa’da geçiriyorum. Ganalı eğitimsiz fakir bir kadınla İsviçreli eğitimli, düzenli ve sağlıklı bir gelir sahibi bir kadın arasında gündelik sorunlar anlamında elbette büyük uçurumlar var ama kadın olarak eşit ve özgür şartlarda var olma konusunda paylaştıkları teoride kesişen şeyler. Geçtiğimiz yıl bütün seyahatlerimde dünyanın farklı köşelerinde tanıştığım ve konuştuğum kadınlardan öğrendiğim tecrübeleri bir araya getirdiğim küçük bir sanat kitabı çıkardım. O kitabın içerisinde Arjantin’de kadınların kendi bedenleri üzerindeki en temel haklarından olan kürtaj hakkı için mücadele eden konuştuğum kadınlar da vardı, Vietnam’ın fakir bir balıkçı köyünde açtığı küçük restoranı işletebilmek için mücadele eden yaşlı bir kadının anlattıkları da vardı. Bu kadınların hepsini aynı paydada ve safta buluşturan şey feminizm tanımında kullandığım var olma tanımı. Bugün hâlâ sağlık sektörü sadece kadınları ilgilendiren hastalıklara diğerlerine göre daha az kaynak ayırıyorsa en somut örneğiyle bu bile kadınları aynı safta buluşturan bir örnektir.
HÖ: Feminizm de başka hareketler gibi bir bütün değil elbette. Birbirleriyle uyuşmaz görünen, tartışmalar içinde olan, birbirlerini dışlayan feminizmler mevcut. Ortak bir paydada buluşmak neden önemli? Bütün feminizmleri kapsayan bir feminizm mümkün mü veya olmalı mı?
PC: Tartışma içinde olmak iyi bir şey. Tartışma varsa uzlaşma, anlaşma şansı da vardır. Bu röportaj serisinde benden önce konuşan, fikirlerine çok kıymet verdiğim, bu konuda akademik çalışmaları da olan diğer kadınların anlattıklarını ben de tabii ki zevkle ve öğrenerek okudum. Ben feminizm konusuna sanatçı olarak, kadın olarak, birey olarak kafa yoruyorum. Kadınları ve kadınlık hallerini anlattığım tablolar da, çıkardığım çizim ve sanat kitabı da akademik yayınlar değil ama bir kadın olarak kafa yorduğum ve hayatın karşıma çıkardığı kadınlarla tartışarak bir araya getirdiğim çıkarımlardan oluşuyorlar. Dolayısıyla akademik bir tartışma olarak değil hayatın içinde feminizm tartışması olarak bakarsak, en hayati olan tartışma içindeki bütün grupların kadınların çıkarlarını ve mücadelelerini merkezlerine almaları benim için. Bu paydada anlaşmak ve bu çatıda birleşmek diğer bütün tartışmaları zenginleştiren unsurlar haline getirir.
HÖ: Başka bir dünyayı mümkün kılmak için mücadele eden sosyalist, komünist, anarşist hareketlerle feminizmin ilişkisi nedir veya nasıl olmalıdır? Ortak bir mücadele zemini mümkün mü?
PC: Burada da biraz bir önceki sorudaki cevabımı tekrarlıyor gibi olacağım ama başka bir dünyayı mümkün kılmak için mücadele ederken kişisel olarak benim önceliğim kadınların varlığının, taleplerinin, özgürlüklerinin yok sayılmaması. Bunu anlayan, buna saygı duyan bütün hareketlerle ortak bir mücadele zemini tabii ki mümkün.
HÖ: Dünyanın birçok yerinde kadınlar, hem kendi hakları için hem başka toplumsal sorunlar için bütün engellemelere rağmen sokakları bir mücadele alanına dönüştürüyorlar. Pandemide dahi bu böyleydi. Özellikle son yıllarda neredeyse hiçbir hareket kadınların cesaretinin, kararlılığının, mücadelesinin kıyısından dahi geçemiyor. Bunu en güzel, bir 8 Mart eyleminde açılan "Umutsuzluğa kapılırsan bu kalabalığı hatırla!" pankartı ifade ediyor sanırım. Bu cesaret, bu kalabalık ve bu mücadele sizce meyvelerini veriyor mu
PC: Bir sanatçı olarak bu cesaret vurgusunun romantikliğine kapılmamak elbette benim için zor. Fakat mümkün olduğunca gerçekçi bir yerden bakmaya gayret edersem o cesaret ve kararlılığın altında yatan şey sanırım başka çaremizin olmaması. Evrensel kadın hareketinden bahsettiğimizi biliyorum ama buna biraz yerelden bakarak cevap vermem gerekecek. Dünyanın gelişmekte olan ülkelerinde yaşayan feminist kadın arkadaşlarım da muhtemelen benzer şeyler söyleyeceklerdir buna. Ama özellikle Türkiye’de şu geride kalan yakın zamana bakarsak ciddi anlamda bir kadın katliamıyla karşı karşıyayız. Cezasızlıkla ve hatta şiddetin motive edilmesiyle beslenen kadına karşı çok ciddi bir şiddet ortamı var. Bu soruları yanıtladığım günlerde neredeyse her güne haberdar olduğumuz bir kadın ölümü/ cinayeti denk geliyor. Haliyle var olma mücadelesi derken kelimenin gerçek anlamıyla hayatta kalma, yaşayabilme, nefes alabilme mücadelesinden bahsediyoruz. Bu durumda yaşadığım İsviçre ve Fransa’daki kadınlarla ve kadın hareketinde aktif yer alan feministlerle iletişimde ve kendi gündelik hayatımda çok net görüyorum ki biz Türkiye’de cepheyi hayatta kalabilme talebine kadar çekmek zorunda kaldık. Haliyle kadın hareketi dediğimiz gibi cesur ve kararlı olmak zorunda. Çünkü kelimelerin gerçek anlamıyla ölüm kalım meselesi bizler için. Meyvelerini veriyor mu, sorusunun cevabına gelince iki ayrı açıdan cevap vermemiz gerekir. Eğer toplumsal bir bilinçlenme ve daha çok genç kadına ulaşabilme iddiamız varsa bu anlamda muhakkak meyvelerini verecektir. Politik kazanımlar ve dönüşümden bahsediyorsak ne yazık ki tamamen hareketin sokaktaki gücünün elinde olan bir şey değil bu. Gündelik siyasette çok daha başka dengelerden bahsediyoruz tabii. Birey olarak ümitsizliğe kapıldığım an çok ama bizden sonraki nesillerdeki genç kadınları düşünerek o ümitsizliğe kapılma ve mücadeleyi bırakma lüksüm, lüksümüz hiçbirimizin yok.

HÖ: Özellikle "Me too" hareketiyle birçok alanda kadınlar maruz kaldıkları cinsel, duygusal, psikolojik ve ekonomik şiddeti ifşa ettiler. Bu hareketlerin kadın mücadelesindeki yeri nedir? İfşa öncesi ve sonrası durumları değerlendirdiğinizde kadınlar açısından artıları ve eksileri nelerdir?
PC: Kadınlar tarihsel olarak ellerindeki mücadele için gerekli bütün silahları kullanabilme konusunda tecrübeliler. İfşa mekanizması yeni bir araç değil hep var olan bir araçtı. İfşa mekanizmasının yaygınlaşacağı platformların genişlemesi, ana akımda kendine yer bulmasında “me too” hareketi etkili oldu diyebiliriz. Yine biraz karamsar ve gerçekçi bir yerden konuşacağım, etkisinin tartışmaya açık olduğu bir mekanizma ama diğer yandan kurbanların fiziksel, duygusal, psikolojik şiddete maruz bırakılanların, yalnız olmadıklarını bilmeleri ve bir dayanışma ağının kurulması açısından çok önemli. Cezasızlıkla sonuçlanan çok örneğinin olduğunu hepimiz biliyoruz ama çoğunlukla sesini çıkarabilme, paylaşabilme, bir kez daha var olma üzerinden bir vurgu yapacağım yok sayılmama, ne bedeninin, ne duygusunun, ne isyanının, ne itirazının yok sayılmaması elbette kadınlar için bir kazanımdır.
HÖ: Erkeklerin feminist mücadeledeki yeri nedir? Feminist erkekler mi, pro-feminist erkekler mi, yoksa erkekler işine mi baksın?
PC: Geniş çapta bi mücadele müttefiklerin de desteğiyle başarıya ulaşabilir. Erkekleri tamamen dışlama taraftarı değilim. Tersine hareketin ve tartışmanın içinde yer bulan erkeklerin talepleri, kaygıları, anlayabilmeye yaklaşabileceklerini düşünüyorum. Pratikte ise erkeklerin burada da en çok sesi çıkarmak ve sözü söylemek konusunda alanı ve platformları gasp ettiklerini biraz fazla sık görüyoruz. Rol çalmadan, öne geçmeden, sesimizi bastırmadan destek olmayı başarabilirlerse erkeklerin feminist hareketle dayanışmalarını kıymetli buluyorum.
HÖ: 21. yüzyıl patriyarkanın artık sadece tarih kitaplarında yer aldığı bir yüzyıl olabilir mi? Bir öngörünüz veya umudunuz var mı?
PC: Çok gerçekçi bir yerden bunun mümkün olduğunu ön görmüyorum. Mücadele elbette her zaman ümit veriyor ama bunun sonu ve bir bitiş tarihi, varış çizgisi olan bir mücadele olduğuna inanmıyorum. Korkarım insanlık yaşadıkça patriyarka her fırsatta alışık olduğu düzeni korumak için kafasını çıkarmaya devam edecek ama kadınların meydanları boş bırakmayacaklarını da biliyorum.
HÖ: Son olarak okurlarımıza feminizm yolculuğunuzda size eşlik eden, başucu kitaplarım diyebileceğiniz, birkaç kitap (bütün türlerde olabilir) önerir misiniz?
PC: Audre Lorde sık sık döndüğüm bir feminist yazar ve filozoftur. Soyut resimin hayran olduğum öncü kadınlarının anlatıldığı, Mary Gabriel’in yazdığı Ninth Street Women başucu kitaplarımdan biridir. Bir de özellikle arkadaşlarımın kız çocuklarına hediye etmeyi gelenek haline getirdiğim, Chimamanda Ngozi Adichie’nin Dear Ljeawele, A Feminist Manifest in 15 Suggestions kitabını henüz okumayan genç kadın okuyucularımız varsa tavsiye ederim.
***
Pınar Civan 1975 İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünü bitirdikten sonra hayatının kendini göçebe olarak tanımladığı bölümüne geçip Afrika’dan başlayarak dünyanın farklı yerlerinde yaşadı ve sanatın çoklu disiplinleriyle ilgilenip yerel STK’ larla çalıştı. Resim eğitimini İsviçre’de tamamladıktan sonra diğer tüm yan alanları bırakıp tam zamanlı olarak resim yapmaya başladı. Eserleri Paris, Madrid, Milano, Zürih ve Bern’de sergi ve fuarlarda sergilendi. Göçebelikten hâlâ vazgeçmeyerek Paris ve Bern arasında gidip gelerek her iki şehirdeki atölyelerinde çalışıyor ve yaşıyor. Uluslararası sergiler ve fuarlar arasında ise workshoplar, söyleşiler ve açık atölyeler düzenliyor.






