Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Haziran 2021

Söyleşi

Defne Sarıöz: "Kalıcı olan her şey bence kötü."

Aynur Kulak

Paylaş

1

0


Yeni insanda; “Artık algıların tamamen  bozulması, bir üst boyuta geçme, hipomaninin tadının kaçması, komple maniye dönüşmesi…”

Defne Sarıöz ile ilk kitabı İyi Kötü ve Arkadaşları odağında yapmış olduğum söyleşi kitaptaki on bir öykünün yeni olanı nitelemesi kapsamında gerçekleştirildi. Hangi yeniyi? Yeni insanı. Ve bu yeni insanın teknolojiden ve hızdan mütevelli yaşadığı bozulmalar, bir üst boyuta geçme, hipomaniye tutulma ve komple maniye dönüşümünün dünyayı, yeni insan evrenini  nitelemesi. İnsan bu raddeden sonra yönünü nasıl belirlemeli?

Defne Sarıöz’le gerçekleştirdiğim; yeni insan yapısı, yeni dünya, yeni öykülere odaklandığımız söyleşi için buyurun lütfen.

Aynur Kulak: Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunusunuz. Medyascope ve Yeşil Gazete’de çalışma günleri, Rum Yetimhanesi’ni anlatan Evvel Zaman Dışında belgeseli ve LGBT+ odaklı Gökkuşağı Bülteni’ni hazırlayıp, sunma... Oluşan bu skala içinde edebiyat ile olan ilişkinizi, temasınızı sormak istiyorum ilkin. Edebiyat hayatınıza nasıl girdi?

Defne Sarıöz: İlk etkilendiğim kitap Suç ve Ceza oldu. Galiba lisedeydim. Ondan önce de müfredat çerçevesinde bazı “temel eserleri” okumuşumdur. Bunların sonucunda bende “klasikler sıkıcı” gibi bir önyargı gelişmişti. Şimdi düşünüyorum, ya çevirileri kötüydü ya da ben onları algılayacak olgunlukta değildim. Suç ve Ceza bana “Aa klasikler sıkıcı değilmiş” dedirtmişti, bunu net hatırlıyorum. Sonra dedim bari ben hep klasikleri okuyayım bunlar güzel, Dostoyevski’yi çok sevdim ama mesela Tolstoy okumaya başlayınca yine sıkıldım. Şimdi 33 yaşındayım bazen “Bunu hala okumamış olmam çok ayıp” deyip önemli bir eser alıyorum elime ve okuyamıyorum. Oluyor böyle. O yüzden bilmiyorum edebiyat hayatımın neresinde, edebiyattan anlıyor muyum fakat, pek iyi bir okur değilim. Disiplinli, sistemli bir şekilde okumak isterdim. Orhan Pamuk bir söyleşisinde 20’li yaşlarının sonunda klasiklerin tamamını okuduğuna benzer bir şey söylemişti sanki. Böyle şeyleri duyunca insan kendine kızıyor.

AK: İlk kitabınız İyi Kötü ve Arkadaşları ve içindeki on bir öykü ile edebiyat dünyasının içine girmiş bulunuyorsunuz. İyi Kötü ve Arkadaşları kitabındaki öyküleri kitap vasıtasıyla ilk defa mı okuyoruz yoksa öncesinde bir yayın serüvenleri oldu mu? Kitabın oluşum öyküsünü merak ediyorum. İlk ne zaman kafanızda bir kitap düşüncesiyle yazmaya başladınız?

DS: İyi Kötü ve Arkadaşları öyküsü daha önce yayınlanmıştı “Muzır hikaye” adıyla, Öykülem dergisinde. Dosya üzerinde çalışırken editörüm öykü isimleri üzerine biraz düşünmemi önerdi, onun üzerine ismi değiştirdim.

İlk olarak 2015’te, o zamana kadar yazmış olduğum yarım yamalak öyküleri geliştirip dosya haline getirdim. Yaşar Nabi Nayır yarışmasına katıldım. Kesin kazanırım ve kitap olur diyordum (niye o kadar emindim bilmiyorum) ama olmadı. “Dikkate değer” buldular dosyayı, önce üzüldüm ama sonra dedim bu da aslında iyi, yani kitaplaşmadı ama sonuçta bir ışık var ki dikkate değdi, demek ki biraz zorlarsam olacak. Öyle derken beş yıl uğraştım. 2015’teki dosyadan iki tane öykü var kitapta diğerleri çöp oldu. Arada saçma sapan şeyler yazdım sildim, yazdım sildim. İnsan boşa kürek çektiğini hissediyor ama kesin faydası olmuştur.   

AK: Dayımın Ruhu kitabın ilk öyküsü. “Gelgelelim elimin kağıda düşen gölgesine her baktığımda uykuya benzer bir unutuşa kapılıp gidiyorum.” Bu cümle ile zihnen ve ruhen yer yer uyku,  yer yer rüya, yer yer uyanıklık koridorlarına girip çıkarak  kapılıp giderek ilerlediğimiz bir öykünün içine giriyoruz. Öncesinde ise “Otur ve yaz!” diye haykıran insanüstü bir ses var. Aynı zamanda ihtiyaç da duyulan bir güç mü bu?  Bir dayı ihtiyacımız olan o gücü yaratabilir mi?. Dayı gerçekten var mı yoksa sadece zihnin dehlizlerinde mi var ya da “bunun bir önemi var mı”? “Fotoğraflarımı çekip, okulda arkadaşlarıma gösterdim. En çok da Habibe’ye; derdimi adamakıllı anlaması için.” Asıl olarak soru şu:  Kişi bir birey olarak var olurken (varlığını, kişiliğini, cinselliğini oluşturma, inşa etme aşamasında) derdini anlatırken, gerçekten anlaşılır olabiliyor mu, derdimizi adamakıllı algılayıp, anlatabiliyor muyuz? İnsanüstü haykıran o ses, insanüstü olmasına ve haykırmasına rağmen yetersiz kalıyor sanki, ne dersiniz? 

DS: İnsanüstü ses evet bence de biraz iç ses gibi. Kişinin dinlemek istemediği “odanı topla/ödevini yap/şeker ve glutenden uzak dur” diyen ses gibi. İyiliğini istiyor, bir bildiği var ama suratı asık. Oradaki yazma talebini/emrini ders çalışma olarak hayal etmiştim daha önce. Yani bir şey yazmamıştım, öyle hayal olarak kalmıştı. Yakın tarihte bir sınav vardı ve çalışmam gerektiği halde çalışamıyordum -çok bana özgü bir şey değil tabii bu- Evimde sadece masanın ve o dersin kitabının olduğunu hayal etmiştim. İnternet, televizyon, telefon, kedi yok, sigara yok, insan yok. Yatak bile yok sadece masa, sandalye ve ders kitabı var. Öyle bir durumda insan ister istemez çalışır, diye düşünmüştüm. Demek ki o koşulları yaratmak lazım. Ama düşünmesi bile çok rahatsız edici, işkence gibi bir şey yani bu.

Dayı var tabii ama delirmiş. Yani kızın hayali arkadaşı değil, ciddi ciddi güzel bir dayı var, ondan kalan anılar var ve fakat aklını yitirmiş. “Yeğenin dayıya çekmesi” ifadesi burada imdadıma yetişmişti, annenin çocuğunun delirmesinden korkması, bu korkunun kaynağını iyi bilmesi (baba delirseydi mesela anne çocuğa delirmeyi kondurmazdı bence) ve bu korkuyu istemeden de olsa çocuğuna aşılaması ama kendisinin de çok rasyonel biri olmaması genetik yatkınlıkla açıklanabilir hale geldi. (Yoksa niye herkes saçmalasın ya da delirsin bir öyküde) Bir de dayı yerine baba olsaydı trajik olurdu sanırım, dayı iddiasız hatta biraz matrak. (dayı sözcüğü bile beni gülümsetir) Trajedi zaten trajedidir ama iddiasız şeylerden bir şeyler çıkarmak güzel.

Anlaşılma meselesiyle ilgili, yani, evet, bir şeye bu kadar hayranken anlaşılmamak berbat. Freddy Krueger sevdasını açtığı en yakın arkadaşının kendisine Freddie Mercury posteri getirmesi bence çok kötü bir olay. Ama aslında o öyküde en çok anlatmak istediğim şey, zekâsı ve gücü sınırlı bir insanın (sayısalı seçmiş ama altından kalkamamış, sonsuz ve sıfıra çok büyük anlamlar yüklemiş ama aslında kafası hiç basmamış, yaşı da zaten küçük) karşısına çıkan zorluklar karşısında inkara batmasıydı. Dayısının ölümünü kabul edemiyor ve zamanı geri almaya çalışıyor. Biraz da “dayıya çektiği için” hezeyanlara kapılıyor ve bir şeyleri “Alametler! İşaretler! İşte buydu anlamı vs” diye yorumlayıp olmayacak olanı oldurmaya çalışıyor. Böyle olunca tabii dayının (burada zihindeki dayı tabii) iyi niyetli ama sert talebi de -yazmazsan öleceğim/yazarsan ölmem- gerçekleşmiyor. Rasyonel değil çünkü.  

AK: Arka Bahçemdeki Ev öyküsü ile devam ediyor, kişinin kendisinden sonra barındığı yerle temasa geçiyoruz. “Oradaydı.” kelimesiyle  başlıyor öykü ve “Bir yere gideceği yoktu.” net duruşuyla ne kadar önemli olduğunu bize belli ediyor. Üstelik, “Varlığıma, zihnime, evime meydan okuyordu.” diye devam ediyor. Ev şehirli insan için onun varlığına ve zihnine meydan okuyan bir yapı mıdır sorusunu sormak istiyorum ama, anlatıcı içinde oturduğu evden bahsetmiyor, dışarıdaki, arka bahçesindeki evden bahsediyor ve anlatıcının arka bahçede başka nesneler, eşyalar bulduğunu da okuyoruz bu arada. Ev zihnimizi ne derece meşgul, ne derece rahatsız, huzursuz edebilir? Gerçekliğin “ağır anlamsız” barınağında yaşıyor olabilir miyiz? Uykularımızın kaçışı, saçma sapan rüyalar, kabuslar, iş yerinde dikkat dağınıklığı…; paralize oluyoruz tüm varlığımızla ve zihnimizle. Tüm bunları eşyalar yapıyor olabilir mi? Asıl kötüsü içinde bulunduğumuz akıl almaz olan bu durumun/durumların şiddeti değil, yarattığı tahribatın artık asla düzelmeyeceğini bilmemiz sanki, ne dersiniz?  

DS: Şahsen, evimin bahçesinde (olsaydı) arada bir eşyalar belirmesine sevinirdim. Fakat o eşyaları kaldıramayacağımı ve onların hiçbir zaman oradan gitmeyeceklerini öğrensem çok üzülürdüm çünkü yaşam alanınız daralıyor. Kalıcı olan her şey bence kötü. Aslında sağlık sorunları üzerine düşünüyordum bunu yazarken. Yani ufak tefek hastalıklar iyidir hoştur, geride güzel anılar bırakır, arkadaşlar çorba yapar, yatılır film izlenir vb. Hastalık uzayınca işin tadı kaçar ama, aksatmamak lazım. Sonra çok ilerlerse maazallah kronikleşir. O zaman yaşam kaliteniz düşer.

Bu öyküdeki zat zamanında gerekeni yapmamış, dediğiniz gibi yaratılan tahribat da kalıcı olmuş bu yüzden. Yani bazı insanlar var, pratik düşünüyorlar, zihinleri kıvrak, üşenmiyorlar ve anında harekete geçiyorlar. Onlar sahiden büyük zarar etmiyor, göz göre göre batmıyor, bir şekilde geç de olsa düştükleri kötü durumdan sıyrılabiliyorlar. Ama siz önlem almak adına hiçbir şey yapmadan boş boş kuruntu yapar kendinize acırsanız eşyalar/hastalıklar ne ise o sizi ele geçirir yutar. Öyle bir şeydi anlatmaya çalıştığım.

AK: Kanlı Günlerin Ardından. Yıl 1996. “Meteoroloji uzmanların dediğine göre yakında oluk oluk “adet kanı” yağacak göklerden”  İstanbul kokuyor. Kanlı, kokulu gündem bir an bile nefes aldırmıyor. Yıl 2021. Hala öyle. Ne değişti? Sinan ve Eylem. “Bu saatten sonra tanışsalar da sevişemezler” Niye ki? Otuzlu küsürlü  yaştalar daha. Biri kanlı günleri diğeri kanlı günlerin içinden geçen annesini unutamadığı için mi? Öykü 2020 yılına getiriyor bizi. Ben ise 2021 yılına gelerek şunu sormak istiyorum: Nasıl hiçbir şey bu denli değişemez? Hiçbir şey değişmez ve daha kötüsüne doğru giderken otuzlarındaki gençlerin sevişemeyecek olmalarına niye şaşırıyoruz ki? Kanlı günlerin ardından, “Değilimdir” cevabı bu çağın insanının (bireyin) tüm saçma devrim palavraları karşında devrimsiz başkaldırısı olma özelliği taşıyor sanki, ne dersiniz?

DS: Eylem ve Sinan aslında sevişirler. Ama şöyle düşünmüştüm, 20’li yaşlarında, henüz tam olgunlaşmamış/yozlaşmamış/eğilip bükülebilir haldelerken karşılaşsalardı birbirini tamamlayabileceklerini düşünebilirlerdi. Biri, diğerinin, evet hala unutamadığı annesine benzediği için öbürü de diğerinin babasına benzediği için. Yani elinde yetiştiğiniz, sizi iyi kötü şekillendiren kişiye benzer birini tanırsanız onunla süper bir ikili olduğunuzu düşünebilirsiniz bence. Yani bence bu ikisi öyle düşünürdü. Fakat birbirlerini ıskaladılar. Otuz yaşına geldiler karakterleri oturdu, Sinan Eylem’in annesi gibi olgun, biraz ezikçe, iyi niyetli biriydi ama Eylem Sinan’ın babası gibi uyuz bir insan oldu ve bir zamanlar hoşuna gitmiş birine dönüp alıcı gözle bakmadı bile. 

2021’de tüm yaşadıklarımız düşünüldüğünde öykünün  zamanlaması da hoş oldu evet. Güzel olurdu hani. Keşke boykota gidilseydi.

AK: 2. Levent öyküsü ile paralize olduğumuz evlerimizden çıkıp şehrin içine giriyoruz. Günün sonunda evlerimize dönene kadar onlarca sekme açılacak önümüzde. 2.Levent öyküsünde en az Arka Bahçemdeki Ev öyküsünde olduğu kadar, -belki de daha fazla- algıda kayma, gerçeklikten tamamıyla uzaklaşma, bozulma/bozukluk, bir nevi hipomania mevzu bahis. “Oraya hiç yolu düşmemiş olanlarla, 2. Levent’i nasıl anlatacağımı bilmiyorum, ne yapsam kelimeler eksik kalacak; bir rüya ne kadar dile dökülebilirse 2. Levent’te o kadar anlatılabilir.”  Şehir insanının, metropol insanının, über yaşam standartlarıyla donatılmış insanın içinde bulunduğu durumu tüm bozulmalarıyla yaşaması ama anlatamaması, anlatamadığı için de kendini bir şeylerin varlığına ispat etmeye çalışması diyebilir miyiz bu durum için? “2.Levent’ten, hatta 4.’sünden bile sanki sonsuza dek uzaklaştığımı, bir daha asla eve dönemeyeceğimi hissediyordum.”  Evde zihnimizin başına gelen paralize olma hali dışarı, şehre adım attığımız an çok fazla sekmenin açılmasıyla daha da fazla bozguna uğruyor, düşüncelerimiz bozuluyor diyebilir miyiz?

DS: 2. Levent benim için biraz uzaktan çok cazip görünen ama bir türlü varılamayan şey gibi. Mesela Paris gibi. Fotoğraflarda güzel görünüyor ama gidince gelişmiş bir Avrupa kenti buluyorsunuz. Bu benim açımdan hayal kırıklığı olmuştu çünkü mesela Notre Dame’ın kulesinden ya da Montmartre tepesinden çekilmiş bir fotoğrafı görüp heyecanlanıp gelmişim, e bir kafeteryaya gidip oturduğumda hiç de öyle rengarenk, ışıl ışıl binalar, büyülü gün batımları görmüyorum. Dar bir açı yani, karşınız bir binanın duvarı, önünüzden adamlar kadınlar geçiyor. Hiç gitmemiş birine anlatmak zor. “Hayır canım saçmalama Paris çok güzel” Ben de Manhattan için diyebilirim, gidip görmedim çünkü: “Kesin çok güzeldir.” Ama değil.

Buradaki şahıs 2. Levent’e birkaç kez kazayla gitmiş, Montmartre’dan Paris nasıl görünüyorsa o sırada Levent ona öyle görünmüş yani büyülü, renkli, ışıl ışıl, gözün normalde göremeyeceği bir genişlikte; orada bir nevi hipomani yaşamış, “tamam asıl dünya bu zaten” demiş. Sonra ayılmış: Yo hala aynı sıkıcı yerdeyiz. Birine âşık olmasını istedim ki orayı kafaya taksın, geri dönmeye çalışsın da öyküye dönüştürebileyim. Yoksa insan arada bir yüksek tepelere çıkıp şehre oradan bakarak tatmin olur, hayatını oraya taşımaya kalkmaz. Bu insan taşımaya çalışıyor ama mesela kartpostalın ardına gideyim derken kartpostalın içinde sıkışıp kalıyor, iki boyutlu bir Paris’e -Yan Sanayi Mahallesi- düşüyor. Öyle olunca aşkını da sorguluyor. Çünkü her şey alabildiğine çirkin. Sınırlı. 3. Levent ise artık algıların tamamen bozulması, bir üst boyuta geçme, hipomaninin tadının kaçması, komple maniye dönüşmesi…

AK: İyi, Kötü ve Arkadaşları. Kitaba da ismini veren öykü. “Vahit görüyor beni.” Evet görüyor. Zihnimizde iyi kötü adına (iyilik ve kötülük adına) oluşan ince çizgiler öykünün içinde de incecik bir hat oluşturuyor. Bu yüzden size iyi-kötü nedir; iyilik ve kötülük ne mene bir şeydir gibi bir soru sormak yerine zihnimizde iyilik ve kötülük arasında duran bu ince hattı sormak istiyorum. Vahit’in gördüğü o ince hattı! Özellikle de yetişkin zihninden ziyade iyi ve kötünün çocuk zihnindeki iyiyi ve kötüyü yaratırken ki kurduğu o hattı konuşmak istiyorum.

DS: Vahit’in kötülüğü bence büyük harflerle yazılacak kadar kötü değil. Kötü olmayı çekici bulan biraz palavracı biri, bir çocuk. Adil de aziz değil. Anlatıcı ikisine de aşık olduğu için iyiyi çok iyi, kötüyü çok kötü gibi algılıyor, sıradan bir kardeş kavgasını büyük bir trajedi, sonu ölümle biten korkunç bir olay olarak görüyor. Burada tabii şey denebilir. Anlatıcının iyilik kötülük algısı biraz çarpık. Biraz henüz cinselliği bilmeden ergenliğe girmesi, biraz da aslında hoşlandığı iki karakterin de kendisine çok yüz vermemesinden ötürü algıları bozulmuş.  Vahit’in onu böyle görmesi kendisi açısından utanç verici tabii, düşlerden uyanıp gerçeğe dönmüş oluyor ama keşke dönmeseydi. Gibi. 

AK: 94.608.000 Saniyeden Biraz Fazla; “Zaman, aramızda bir şakaydı” ve Kaçkın; “Zamanı başa sarmak, ciddi bir işti.” 94.608.000 Saniyeden Biraz Fazla öyküsünde sağlık sistemindeki distopik unsurları yaşamamıza ramak kaldı. Hatta yaşıyoruz ama kaç kişi farkında? Zaman, şaka olan şeyleri veya rüyamızda gördüklerimizi, gerçek kılmaya başladı sanki, ne dersiniz?  0 RH Belirsiz öyküsündeki absürtlüklere mesela!  Kaçkın öyküsünde H’nin her yöne gidebilen çağrışımları, hissettirdikleri… Ölüm (Hayat mı demeliydim) karşısında denenmemiş bir şey yapmak yerine cenaze alayı gibi hiçbir şey yapmayı seçen H. Bu  iki öykü “Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı” ve aslında ölümü kabullenmeme anlamında karşılaştırmalı konuşulması açısından önemli öyküler diye düşünüyorum, ne dersiniz? 

DS: Evet ikisinde de karakterler ölümü kabullenemiyor. Yani birinde arkadaşının ölümü vasıtasıyla diğerinde kolunda beliren sayaç nedeniyle kesin olarak idrak ettiği bir ölüm gerçeği var ve bunu yok sayamayacağı için sinir oluyor. Bir yerde okumuştum bir çalışmada insanlara sorulmuş, bir hafta (tam hatırlamıyorum ama kısa bir süreydi) ömrünüz kaldığını bilseniz ne yaparsınız diye, “intihar ederdim” diyenler olmuş. Bu ikisinde de benzer bir durum oluyor. Biri bu bilgiyi unutma şansı olduğu için unutmayı seçiyor, diğeri artık kaçacak yeri olmadığı için intihar ediyor. Ama esas olmayan karakterler hiç de öyle yapmıyor. Güzel güzel yas tutuyorlar, kendi ölümlerini idrak etmek, arkadaşlarının ölümünü kabullenmelerini kolaylaştırıyor, vicdanlarını rahatlatıyor vb. Bu benim varabildiğim bir seviye değil ama varılabilir olduğunu bilmek güzel.

AK: Komşunun Kedisi hakikaten de, politik uyuşmazlıkların çözümü olabilir, kedilerin yüzü suyu hürmetine her türlü düşmanlık bir kenara bırakılabilir mi? İyi Kötü ve Arkadaşları’ndaki o ince hat, iyi ve kötü yer değiştirirken ortadan tamamen kalkabilir ve kişi düzgün ve dosdoğru yaşarken bir politikacıya dönüşebilir mi? Politikanın kaygan ve kaypak zemini alt katta da olsa üst katta da olsa etkisinde kalmamız imkansız öyle değil mi? Kediler kurtarsa bu durumu keşke ama bu da pek mümkün gözükmüyor artık, ne dersiniz?

DS: Bence de pek değil. Evet yani kedileri bile gölgeleyebiliyor insanın siyasi görüşleri/bağlılıkları. İsrail’de çekilmiş bir fotoğrafta gördüğüm kediye şüpheyle yaklaşmıştım, lisede filandım herhalde. (Çok severim kedileri) “İşgalci kedi” diye düşünmüştüm. Çok saçma tabii. O zaman da çok saçma gelmişti ama düşünmeden edememişim. Kedi için de üzülmüştüm. Yine bazı sevmediğim ünlü figürleri kedi severken gördüğümde onlara olan olumsuz duygularımda azalma olur. Geçici midir bu azalma bilmiyorum. Öyküde tabii kedi bir noktada bahaneye dönüşüyor. Mama almaya gidip adamın evini soyuyor. Bu biraz daha gerçekçi. (Bir arkadaşım bu öyküyü tutarsız bulmuştu bu yüzden, birini seç (insanın kötülüğü mü kedi sevgisi mi) demişti ama şimdi düşününce ben bu geçişten hoşlanmıştım aslında.) Mantıksız çıkarımların (yolsuzluk yapan kedi, siyasal İslamcı kedi, özerklik savunucusu kedi, işgalci kedi vb) kolaylıkla başka bir şeyin bahanesine dönüşebildiğini düşünüyorum ve ilginç buluyorum bunu.

AK: “Toparlanamayacaktım. İyileşemeyecektim. İnsan olamayacaktım.” Bilinçli Elbise. Tüm öykülere tezahür edermişçesine bir durum var bu ifadelerde ve öykünün tamamında. Mevzu bahis olan bir korse aslında. Sonuç itibariyle psikolojiyi altüst eden ama bedeni bütün tutan bu korsenin duacısı olmalı mıyız? Canlı, işiten, söylenenleri anlayan bir karakterimiz var ama korsenin bütün tutuğuna sevindiği bedeni irin dolu. Bir daha insan olamayacak derecede bozulmuş hem de öylesine bozulmuş bir insan formu, (beden, zihin, düşünce, duygu açısından) öylesine bozulmuş yaşam alanı formu (ev, eşyalarımız, şehir) ile karşı karşıyayız ki, duygularını anlatma, duyguları üzerinden hareket etme derdinde olmayı tamamen bırakmış bir insan var artık karşımızda sanki, ne dersiniz? Tüm öykülerde var olan obsesiflik düzeyinde algıda bozukluk, obsesiflik düzeyinde zamanı kontrol etme çabasının zihnimizde ve bedenimizde, yaşam alanlarımızda yarattığı tahribatın atom bombası etkisinde olması… Farkında mıyız? Öykülere bakılırsa değiliz, yaşayıp gidiyoruz sanki bu tahrip olmuş form(umuz) içerisinde, ne dersiniz?

DS: Yani insanın istemediği bir şeye hapsolması çok kötü. Bunun boş yere yapılması insanlık dışı bir şey. Çok da örneği vardır. Ama bunun yapılmak zorunda olması -kişinin bunun farkında olması, tüm olumsuz sonuçlarını da doğrudan tecrübe etmesi- daha büyük bir çıkmaz bence. Bunun daha az örneği vardır herhalde. Mesela vegansınız ve evinizde yaşayan kediye et veriyorsunuz. Yapacak bir şey yok. Veya bir hastalığınız var ve hastalığınızın ilacının çok ciddi yan etkileri var. Yapacak bir şey yok. Haliyle insan deli divane üçüncü yollar arıyor. Bir de kanlı canlı örneği varsa niye medet ummasın ki? Ama o üçüncü yol daha berbat bir yere çıkıyor. Sonra da herkes söylenip duruyor: “Öyle yapmayacaktın/beni dinlemedin böyle oldu/biz o kadar söyledik” vb. Halbuki bazen de yoktur doğru bir yolu. Bırakınız batan batsın.

Bence çaresiz kalındığında vaziyeti uzaktan izleyenler (hatta kendince bir çare bulup bundan hoşnut olabilenler de) susmayı bilmeli. Kendi reçetelerini dayatmamalı. Bunu aptalca ve aslında çok kabaca buluyorum. Çaresizlik içinde debeleniyoruz ve kimse lafını inceltmiyor. “Ah ah/vah vah/tüh tüh! Çok rezil/zavallı/berbat bir haldesin, iflah olamazsın” Çok yıpratıcı bir şey. Buna gerek yok.  

AK: Hem öykülerin tek tek kendisi hem de kitap bir bütün olarak yeni bir yapı koyuyor önümüze. Yeni insanın yapısını. Dayımın Ruhu, Arka Bahçemdeki Ev, Kanlı Günlerin Ardından, 2. Levent, İyi, Kötü ve Arkadaşları, Bilinçli Elbise  öykülerinde özellikle bunu çok fazla hissediyoruz. Bu öyküler özelinde ve kitabın tamamında kurgunun matematiği dediğimiz şeyi konsantre, yoğun anlatımlarında eşlik etmesiyle öyle güzel kullanıyorsunuz ki duyguların neredeyse hiç uğramadığı metinler boyunca risk teşkil edip dümdüz olabilecek, dümdüze kaçabilecek durumların hepsi  ortadan tamamen kalkmış oluyor. Yeni insanın yapısını, edebi metinlere yansımasını, bu yeni insanı ve başına gelen durumları yazarken kurgunun oluşumunu, anlatımı ve dili hatta, anlatımla beraber dil çatısının oluşması ile ilgili ne düşündüğünüzü sormak istiyorum size.

DS: Teşekkür ederim. Yeni insan deyince aklıma çok fazla uyarana maruz kalan insan geliyor ama bu yeni kentli insan da olabilir, emin olamıyorum. Aslında çok hoşuma gitmeyen, ilerde aşacağımı umduğum bir şey var ki esas karakterlerimin hepsi biraz bön ve beceriksiz tipler. Başlarına bir şeyler gelen ve o durumdan çıkmaya çalışan insancıklar. Yeni insan böyle bir şey midir bilmiyorum ama böyleyse de hayal gücüyle aşılabilmeli bence. Aşmaya çalışıyorum dediğim gibi, biraz daha zeki, kurnaz hatta kötü niyetli karakterler geliştirebilirsem onların dili de daha farklı olacaktır sanırım. Sürekli “nasıl da düşünememiştim/ne yapsam olmuyordu/bir türlü çözemiyordum” diyen karakterlerin olduğu bir kitap daha yazmak istemem yani. 

AK: Pandemi dönemi, neden başımıza geldi, ne oldu da bunları yaşadık gibi soruyla bitiriyorum söyleşilerimi genelde ya da bu soruları atlayarak bundan sonrasına odaklanıp nasıl hikayeler okumaya başlayacağız gibi sorular soruyorum genelde ama burada zaten bir önceki soruda buna benzer bir şey sorduğum için buralara hiç girmeyeceğim. Ne tür kitaplar okuduğunuzu sormak istiyorum. Başucu kitaplarınızı. Vazgeçemediğiniz yazarları. Anlatmak isterseniz eğer projelerinizi.

DS: Nabokov çok severim (ama disiplinli okur olmadığım için Nabokov’un Türkçe’ye çevrilmiş tüm eserlerini okumadım) Genelde roman okurum, öyküdense tercih ettiğim bir tür. Tol’ü birkaç kere okumuştum. Kar’ı da iki kere okudum. Bunları sürekli baştan okumasam da arada raftan alıp bakıyorum, “ne güzel kurgulanmış ne güzel paragraflar…” diye. Borges’in Alef’ini (Alef ve Zahir öykülerini okumak için) de sık sık raftan alırım. (çok sık değil yani iki üç ayda bir) Proje demeyeyim de becerebilirsem bir uzun öykü yazmak istiyorum. Taslağını çıkardığım bir şey var ama onu detaylandırana kadar konuya ilgimi kaybedebilirim. Umarım etmem.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sonbahar FilmleriOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

11 Mayıs 2026

Word'den PDF'e Dönüştürürken Dikkat Ed..

Bir Word belgesini PDF'e dönüştürmek, ilk bakışta basit bir işlem gibi görünür. Ancak bu süreçte yapılan küçük hatalar, belgenin görünümünü, güvenliğini ve kullanılabilirliğini ciddi ölçüde etkileyebilir. Yanlış ayarlarla dönüştürülen bir ..

Devamı..

Sandım ki!

Didem Keremoğlu

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024