1
Piotra ot biçmeye gidiyordu, ormandan geçti. Yolda, ormanda, her şey iyi; ne hoş bir dinginlik, patikalar fısıldaşıyorlar. Hava taptaze, yapraklar açmış, dipdiri bir hava: bir hava ki, soluduğunuzda yirmi yıl düşer omuzlarınızdan, saçlardaki beyazların yok olduğunu hisseder insan. Bütün bunlar, hepsi iyi, güzel, ama Piotra bir kenarda Papaz Fedot'la karşılaştı: Uğursuzluk getireceği kesin. Gerçekten de ormanın dibine, yani yarı yola varınca, bir bakıyor biley taşı yok. Evde kalmış. Hay aksi! Şimdi ne yapmalı, eve dönmekten başka çare yok: taşsız tırpan bilenmez. İşte yine uzun saçlı Fedot'un uğursuzluğu, başka ne olabilir: bu durumda en fazla yarım gün kalacak çalışmaya. Piotra döndü. İlerliyor -hiçbir şey-, ne o taze hava, ne yaprakların oluşturduğu ağdan sızan güneş, hayır, artık hiçbir şey hissetmiyor: öfkesi her şeyin üzerini örtüyor. Atını ana kapıya bağlıyor, biley taşını aramak için bahçe ye giriyor. Ve nerede buluyor? Söylediğimiz gibi - ahırın dibinde. Boynuzsuz inek yerine bağlı, ama süt kovası ters dönmüş: kadın atı sağacakken gitmiş ve inek de, düşündüğünüz gibi, bir toynak darbesi, işte kova yerde. — Bu böyle olmaz, bu böyle olmaz! Burada kimin efendi olduğunu Afimya'ya göstermem gerek, bir kere olması bile yeter, ona burada yaşamanın şartlarını belletmeliyim. Piotra isbaya giriyor. Bir tatsızlık daha: karısı orada da değil. Küçük Vasya, henüz iki yaşında; anasının tıpkısı, Katerina'nın ruhu şad olsun, Vasya yerde oturmuş, salyaları akıyor. Yatağın üstündeki perde kımıldadı. "Burada mı? Gündüz vakti burada ne işi var?" Piotra perdeyi açıyor ve donup kalıyor. Afimya yatakta, çırılçıplak, yanında komşu, Vanka Selifontov... Komşu - Piotra’ya "of" deme vakti bırakmadan - hamle ediyor, bacaklarından sıyrılıp sıçrıyor, hop, toz oluyor. Piotra çarşaf gibi bembeyaz kesiliyor. — Afimya, ben seni sevmedim mi, seni hoş tutmadım mı? Sen niye... Afimya sıçrıyor ve bağırıyor, Piotra'yla beraber olduğundan beri ilk defa bağırıyor: – Senin sevgin bana yaramıyor ki, ihtiyar herif! Sen bana çocuk yaptırabilir misin? İki yıldır, ölüyorum... Sense düşünüyorsun ki... Piotra'nın boynu, derin çizgilerle dolu; kan tepesine çıkıyor, canavarlaşıyor. Piotra karısını saç örgülerinden yakalıyor gel sana göstereyim gününü. Afimya bağırmaya başlıyor, sonra hırlamaktan başka bir şey yapamıyor. Ve Piotra onu yerde sürüklüyor. Birden bir fikir geliyor aklına, onu bir köşede dövmeye başlıyor, kafası sekinin üstünde Afimya susuyor. Ancak o zaman doğruluyor Piotra: "Ya şimdi geberirse..." Afimya'yı itiyor, kapıya yöneliyor. Kollarını ona doğru kaldıran ve salyası akan Vasya yerde... Evet, o gün, ot biçerken görmeliydiniz Piotra'yı: tırpanı bir yıldırım gibi iniyor, biçiyor otları, biçiyor.2
Ve her şey eskisi gibi sürüyor, o lânetli günden beri, her şey eskisi gibi sürüyor. Piotra da gittikçe kötüleşiyor. Afimya'nın biraz soluklanmasına izin verse iyi, hasat zamanı. Herkes biliyor ki emirleri veren buğday. Buğday biçmek, boşa geçirilemeyecek zaman, aptallık edecek vakit yok. Afimya biçilmiş yerlerin oluşturduğu yolları izliyor, demetleri yığıyor, bir araya topluyor. Buğday altın gibi, güneş gibi. Kaynatıyor güneş, yakıyor. Toprak ağızda, kurumuş, bir tadım yaban karanfili. Biraz su, arabanın altındaki küçük testide var. Ama Piotra'nın önünden geçmek gerek, su içmekten vazgeçse daha iyi. Afimya biçilmiş ekinlerin oluşturduğu yolları izliyor, Piotra'nın arkasında, demetleri yığıyor. Ter acı, ekşi, gözlerine doluyor, gözyaşı oluyor. İki haftadır çalışıyorlar, iki haftadır Piotra saçının bir teline bile dokunmadı Afimya’nın. Ekin biçildikten sonra, aynı gün, bir Pazar günü, Piotra yemekten sonra sarhoş oluyor ve yine, Afimya'yı neredeyse öldüresiye dövüyor. Pazartesi ayılıyor ve dayağı erteliyor... Afimya komşusu Petrovna'yı görmeye gidiyor, akıl danışmak için: kocasının öfkesini nasıl dindirmeli? Kimse bilemiyor. Petrovna'nın verdiği tek akıl, kadınları koruyan üç azize dua etmesi. Afimya da Üri, Samon ve Aviv'e dua ediyor. Dua etmek için secdeye kapanıyor. Beyhude çaba: Piotra'nın eli hâlâ ağır. Afimya'nın tek tesellisi: âşığı İvanyuşa'ya koşmak. Sarhoş uykusu, ölü uykusu. Piotra horlamaya başladığında, Afimya, Tanrıdan korkup kuldan utanmadan, Selifontov’a koşuyor. Aşağıda, buğday ambarının arkasında, yaşlı bir asmanın altında onu bekliyor İvanyuşa; bir saattir onu bekliyor. İvanyuşa, sevgilim, aşkım! İvanyuşa, ne yapabilirim, mutsuzum? Hiçbir şey bilmiyor İvanyuşa, Afimya'ya akıl verecek hiç bir şey. İşin doğrusu, koca yaşadığı sürece ne yapılabilir ki? — İvanyuşa, sevgilim, beni öldürene kadar dövecek. Mezara itecek beni, Katerina'sı gibi. Kadın gözyaşları, yaz yağmuru: biraz okşama, birkaç öpücük... kurur. Geceyarısı geçti, Afimya İvanyuşa'yla, oynaşıyorlar, as manın altında. Ay doğuyor, yaşlı bir kadın gibi. Titriyor, gıcır diyor ve mırıldanıyor, bir kırık-çıkıkçıdan farksız; öfkenizi, mutsuzluğunuzu ve ızdırabınızı geçirir.3
Afimya katlanıyor, her şeye katlanıyor, tek söz etmiyor. Ne Tanrıdan, ne de kendini zorla Piotra'ya, bir dula veren ailesinden yakınıyor. Küçüklüğünden beri Afimya yumuşak başlı. Boyun eğmek üzere büyütülmüş. Onu avutan tek kişi, küçük Vasya. Elinin altında olduğu sürece, ona tokat atma, süpürgeyle vurma ihtiyacı duyuyor. Vasya henüz hiçbir şeyden anlamıyor, o ne yaptı Afimya'ya? Tek yaptığı, ona, Afimya'ya ait olmayışı, o tamamen Piotra'ya, Piotra ile ölü Katya’ya ait. Tanrım, ama, Afimya belki ona çocuk veremediği için sevmiyor kocasını? İvanyuşa'yı bunun için bulmadı mı, bunun için böyle bir şey yapmadı mı? Çünkü Afimya genç, sağlıklı, güçlü; nasıl olur da çocuk istemez? Derinlikleri kurumuş toprak gibi, yağmuru bekleyen toprak gibi, doğurmak için. Memeleri mayıs ayında toprak tepeleri gibi şişkin, dolu, çiçek açmayı bekliyorlar, tatlı bir süt vermeyi bekliyorlar. Bir kadının hayatında daha yumuşak bir şey var mı: bütün içini akıtmak, kanının süte dönüştüğünü hissetmek, dünyaya getirmek ve beslemek. Sonunda Afimya İvanyuşa'dan, sevgilisinden, bir tanesinden hamile kaldı, gözbebeğinden hamile. Bir hafta boyunca Afimya inanamıyor, sonra ikinci hafta boyunca, ve bütün bir ay boyunca. Ama hayır - ertesi ay, aynı şey: derinlikleri kapanmış, diplerinde onu saklıyorlar... Afimya inanmak zorunda kalıyor, düşüyor, yerlere kapanıyor, Meryem Ana'ya şükrediyor: — Şükürler, şükürler olsun sana, aziz Meryem Ana, bana, bahtsız, günahkâr bana acıdın... Meryem Ana tatlı tatlı bakıyor. Afimya ona sesleniyor: "Aziz Meryem Ana, sen de, sen de bir bebek bekledin, sen de sevinçliydin, hatırlıyorsun değil mi? Oh, ne mutluluk!" Durumu bilmeyenler Afimya’yı çıldırmış sanıyor. Ne önemi var, yapması gerekeni yapıyor, bir kadının bütün görevlerini yerine getiriyor, sadece, bazen, olduğu yerde dikiliyor, hiç kımıldamadan, bir direk gibi, öyle kazık kakmış gibi duruyor. Kimbilir kaçıncı defadır öyle duruyor, kendine soruyor: — Tanrım, gerçekten bir bebeğim mi olacak? Tanrım! İvanyuşeçka gibi ama küçücük, bebecik... Benim saçlarım gibi, sarışın mı olacak? Koşacak, serbestçe, güzel gömleğiyle, bağıracak: "Anne... an-ne..." Tanrım, meme emecek, buradan, buradan ve burada... Afimya sokağa çıkarken dikkat ediyor, küçüğüyle beraber, ağzına kadar süt dolu-dökmemek için. Eskiden gözleri canlı, neşeli, siyah bir alev gibiydi. Şimdi donuyor, saatin sarkacı gibi, hiçbir şey yapamıyor o saate, sütü için. Gözleri donuyor, içe dönüyorlar, dünyayla aralarında bir sis perdesi var. Güzel Afimyuşka, komşuları ona bakıyorlar. — Neyin var canım, gözlerin niye bu kadar donuk? Hasta mısın? Kocan olacak şeytan mı seni bu hale getirdi? Yoksa sen - Tanrı seni korusun! - Yoksa sen... hamile misin?... Anlarsa kocan seni öldürür... — Evet canlarım, evet, hamileyim... Ve Afimya parlıyor, etekleri zil çalıyor. — Bir de seviniyorsun, aptal kadın! Söyle, seni yaşlı Agafya'ya götürelim mi? Bir öreke darbesi, her şey hallolur... Afimya böyle tavsiyeleri dinlemeyi bile reddediyor. Azar azar, zor işlerden kaçınıyor. Artık yerleri silmiyor; kâhyanın patatesleri çapalamak için adama ihtiyacı var, mazeret buluyor: Tanrım, onu kaybetmemek için, onu. Ama işte, öldürme. Piotruşka, hamileyim, anlıyor musun, işte, Aziz Haç üzerine! Piotra, şüphesiz, bir anda ayıldı, anladı: Afimya onun dişlerinin gıcırtısını duyuyor. Ve sonra olanları artık anlamıyor. Çığlıklar, bağırtılar duyuyor. Kendi kendine soruyor: "Tanrım, böyle bağıran ben miyim?"; sonra, önünde Piotra'nın çizmesini görüyor, feci çamurlanmış çizme: "Yerde olan ben miyim, yoksa o mu sekiye çıktı?” Ve Piotra karnına vurduğunda bütün ışıklar sönüyor, büyük bir "ah"m içinde her şey kayboluyor: Piotra, işba, gece.5
Afimya ayıldığında kendini azizlerin altında buluyor, ikonaların köşesinde; kımıldayamıyor, ne elini ne ayağını oynatabiliyor. — Öldüm mü Tanrım? Hayır - sobanın önünde, komşusu Petrovna kurutmak için bazı şeyler asıyor. Afimya ona sesleniyor: — Petrovna? — Oh? Nihayet! Şükürler olsun sana, Tanrım. Seni bir daha canlı görebileceğimizi ummuyorduk, kimse ihtimal vermiyordu buna!.. – İki gözüm, bana doğruyu söyle, ne oldu? — Bilsen iyi olacak. Çocuğu düşürdün. Küçük bebeğin acınası bir haldeydi. Oğlandı, belli oluyordu, sadece tırnakları yoktu henüz, gözleri açılmamıştı, küçük bir enik gibi... Afimya sekinin üstüne sıçrıyor, bağırmaya başlıyor, ama kadın sesiyle değil, bir hayvan sesiyle. Ve derinliklerinin dibinden, hasat ertesindeki tarla gibi boş derinliklerinden bir kan seli fışkırıyor. Bu kan Piotra'ya, katiline karşı tükenmeyecek bir kinin doğmasına yol açıyor. — Her şeyi affedebilirdim, zalimliklerini, işkencelerini, ama küçük çocuk, ama bebek... Petrovna çırpınıyor, kanı soğuk suyla durduruyor. — Ağla, canım, bütün gücünle ağla, canım, rahatlarsın. Katilin şehre gitti, daha dönmez.! Gözyaşları artık sakinleştirmiyor Afimya’yı: akan gözyaşları yanan reçine gibi; kalbindeki ateş sürekli harlanıyor. Dördüncü gün, Afimya kalktı: işler beklemez, küçük Vasya'nın açlıktan ağlamaktan sesi kısılmış, onu doyurmak gerek. Afimya isbanın etrafında dolanıyor, içeri giriyor: gençliğinin kuvveti rüzgârdaki duman gibi kaybolmuş; yanan gözlerinden başka hiçbir şeyi yok. Dördüncü günün akşamında, Piotra evine dönüyor. Her şeyi handa bırakmış, çizmelerini, ceketini, kasketini: çıplak geliyor. Kendini kapıya atıyor, eşiğe basıyor, yığılıyor, tek kelime etmeden, ve horlamaya başlıyor, ölü gibi yatıyor. Piotra şehirde saç tıraşı olmuş. Afimya’nın hatırladığı ilk şey; bunu hep hatırlayacak: saçlar kısa kesilmiş, ensede, ip gibi bir hizada; saçların altında, boyun, kırmızı, derin çizgilerle dolu. Bu boynu görüyor ve her şey alev alıyor, her şey dönmeye başlıyor. Afimya kıpırtısız duruyor, gözlerini ondan ayıramıyor: saçlar tıraşlı, derin çizgiler. Donmuş kalmış, bakıyor, zincirle bağlanmış gibi. Ve, gözlerini bir an bile bu boyundan ayırmadan, baltaya uzanıyor; balta hep orada, kapının arkasında pervaza dayalı. Baltayı kavrıyor - lanet, gücünü on kat arttırmış - ve bir hamlede, Piotra’ya vuruyor. Boynuna nişanlamıştı, derin çizgilere, ama saptırıyor baltayı, şakağa vuruyor. Kemik "krak" diye bir ses çıkarıyor, isbanın duvarlarını titreterek - gece, Afimya’nm gözlerinde, baltayı bırakıyor. Piotra parmağmı bile oynatamadı; yatıyordu, öyle kaldı: şakak, çok hassas bir yer. Ve Afimya'nın vücudundaki yangın sönüyor, tamamen sönüyor. Karanlıkta dolaşır gibi dolaşıyor, kendine soruyor: "Ya şimdi... ya şimdi?... Onu nereye?... Ambara? Kilere?" Fıçıdan su alıyor, küçük bir testi dolusu içiyor. İstavroz çıkarıyor: "Meryem Ana, koru beni", ve çıplak ayaklarından tutuyor Piotra'yı, hâlâ ılık. Onu sürüklemek istiyor, yapamıyor; kurşun gibi. "Tanrım, ne olacak?" Bir kere daha tutuyor, bütün kasları gerilmiş. Piotra kımıldamıyor, mezarında yatan bir ölü gibi. Korku Afimya'yı sarıyor, ateş basıyor. Kaçmalı, mümkün olduğunca hızlı kaçmalı. Ama Piotra'nın üstünden atlayarak değil. Havale gelmiş gibi titriyor, olduğu yerde donup kalıyor, hayır, oraya doğru bir adım dahi atamayacak. Afimya pencereden atlıyor, Selifontov'a koşuyor. İvanyuşa bahçedeki ambarda uyumayı sever, belki de hâlâ orada. Bütün gücüyle bağırıyor, İvanyuşa cevap veriyor; adını duyar duymaz kulakları dikiliyor. İvanyuşa ambardan çıkıyor, hâlâ uykulu, sevgili küçüğünü tutuyor ama birden irkiliyor: "Bu artık Afimya değil, aynı değil..." — Neyin var, yavrum, canım, neyin var böyle? Afimya bir hıçkırıkla sarsılıyor, ağlamak istiyor, her şeyi aşığına söylemek; dudakları kuru, gözleri kuru, bir damla bile gözyaşı yok. — Onu öldürdüm. Piotra'yı öldürdüm... işini bitirdim... senin küçük bebeğin için. Kurşun gibi ağır... yapamıyorum... yerde. Korkuyorum, gel. Gidiyorlar. Pencereden giriyorlar, hırsızlar gibi. İsba sessiz, güçlükle soluyan Vasya sekinin üstünde. Piotra'yı yerde yatmış görüyorlar, sessiz, tavandaki lambadan puslu bir ışık vuruyor ona. İvanyuşa Afimya'yı kolundan tutuyor; onun titreyişine karşı bir şey yapamıyor; orada duruyorlar ikisi, titriyorlar. Onu kollarıyla bacaklarından tutuyorlar, kaldırıyorlar. Bostanda sendeliyorlar. Bir kere düşürüyorlar, köpekler susuyor. İyi gidiyor, her şey sakin. Şu lanet olası ay hariç, ay onları izliyor, orada, onları aydınlatıyor, dönmelerini, kendine bakmalarını istiyor. — Artık yapamayacağım, oh, artık yapamayacağım! diyor Afimya yükünü bırakarak; ceset sebzelerin üstüne inerken donuk bir ses çıkarıyor, bir torba gibi. İvanyuşa büyük bir çukur kazıyor, oldukları yerde, komşunun, Petrovna'nın bostanında. Afimya onu sıkıştırıyor, sürekli sıkıştırıyor: Daha çabuk, hadi daha çabuk, artık dayanamayacağım. Son gücüyle İvanyuşa yeri düzeltiyor, Piotra'nın üstüne toprak dolduruyor. Ve o ay, o lanetli ay, sırtlarında, ta içlerine işliyor.6
Eylül bitti bile. Tarlalar kuru, boş, ıssız. Örümcek ağları havada uçuşuyor: onların etrafını sardığı insan fazla yaşamaz. Sabahları don, soğuk rüzgârlar, yağmurlu bulutlar olmalıydı şimdi; oysa inadına, sanki alay eder gibi, görülmemiş bir sıcak var. Çocuklar, Vorona nehrine yüzmeye, serinlemeye gidiyorlar. "Koyun eti bozulacak sıcaktan. Tuzlamalı." Afimya kafasını buna takmadığı halde iyi biliyor ki bu iş bekleyemez. Koyun etini oyuktan çıkarıyor, baltayla parçalıyor, Piotra'nın Yüceltiliş Gününde getirdiği fıçılara koyuyor, üstüne tuz ve güherçile serpiyor. İsba yine meraklı kadınlarla dolu, Afimya'yı çevrelemişler, soruyorlar, onu burunlarının dibine çekiyorlar. Doğru mu, ne oluyor? Koca ortadan yok oldu, bir iz bile bırakmadı. Bu olağan bir hal mi yani? — Kocasız ne yapacaksın? Nasıl düzenleyeceksin işlerini? Toprak sahibiyle mi? — Evet, herhalde. — Kötü, eskisi gibi ha... Piotra, öylesine şehre mi gitti, hiçbir şey söylemedi mi? Öylesine, birden ortadan kayboldu, ha? İsbaya giriyorlar, koku almaya çalışıyorlar... Afimya'nın şalına dokunuyorlar. Sekinin köşesindeki küle bakıyorlar. Somunun kabuğundan bir parça koparıyorlar. — Afimya, sen kara ekmek mi yaptın? Kabuğu bembeyaz. Ve kara ekmekten Piotra'ya geliyorlar. Buğdayını kaça sattı? Kaç para getirdi? Hadi bakalım... Afimya'yı usandırıyorlar, evet, usandırıyorlar. Onların neyine gerek, ne diye ilgileniyorlar? Onları güçlükle dışarı çıkarıyor. Sonra, dolu fıçıları kilere indiriyor yine, ağırlıklarla sıkıştırıyor. Kilerin karanlık serinliğini hissediyor, bahçeye çıkıyor; sıcak vuruyor, başına vuruyor. Buhar gibi, delicesine bir fikir uyanıyor, bir fırtına gibi geçiyor aklından: "Sıcak... Bu sıcakta Piotra kokmaya başlayacak... Kokuyu alacaklar, anlayacaklar, onu bulacaklar..." Afimya bostanda sararan otlara bakıyor, iç geçiriyor, sadece bir an ona öyle geliyor ki... ama evet, koku duyuluyor şimdiden, biraz geniz yakıcı, kötü bir koku. İsbaya giriyor. Çalışıyor, bütün işini bitiriyor, her şey iyi gibi. Ama kafasında, zihninin derinliklerinde, bütün yollar kapalı, sabit bir fikir tarafından ele geçirilmişler, kıpırdayamıyorlar. Afimya o gün bir şey yemiyor: sürekli acı, tatlı bir kokunun etkisi altında. Bir dakika uyku yok. "Belki de bu bir rüya? Belki de hiçbir şey yok?" İsbanın dışına koşuyor, basamakta duruyor, beyaz bir gölge gibi ve havayı soluyor. Köpek zincirini çekerek dönüp duruyor. Bağırıyor, burnunu havaya kaldırıyor. Yukarda, göz kırpan bir başkası, zalim ve kötü ay, alay eden bir büyücü gibi. Sabah Afimya Selifontov'a gidiyor, İvanyuşa'yı gözlüyor. Yanına gidiyor, kafasını kaldırıyor, soluyor: — İvanyuşa, duyuyor musun, daha şimdiden kokuyor, alıyor musun kokuyu, Piotra? — Afimya, azizler aşkına, ne oluyor sana? Petrovna'nın bostanı buraya çok uzak, hiçbir şey duyamazlar. – ... ama köpek, kokuyu alıyor, görüyorsun... Söyle, ne yapacağız? Onu başka biçimde saklamalı, öyle bırakmamalı. — Sen delisin!. Nasıl böyle şeyler düşünebiliyorsun, bir ölüyü nasıl çıkarırız? Hadi git, git, beni korkutuyorsun... Onu terk mi ediyor? Tamam, terk ediyor. Artık Afimya için de önemi yok. Kurumuş ağaç gibi, yapraksız dal, sönmüş kömür gibi ruhu. Akşam yemeğinden önce Afimya'nın bahçesine bir araba giriyor, iki adam çıkıyor içinden: şehirden bir beyefendi ve sivil komiser. Afimya şaşırmıyor, canını sıkmıyor. Boyun eğiyor, bir odun gibi duruyor, iki beyefendiye eşlik ediyor. Cevap veriyor, çeyiz sandıklarını gösteriyor, gömme dolapları açıyor, ambarlar, çatı katları. Sürekli Petrovna'nın bostanındaki o acı-tatlı kokuyu duyuyor, duyuyor ve şaşırıyor: "Demek ki burunları yok, hiçbir koku alamadıklarına göre.." Adamlar gidiyor, hiç koku almadılar. Toz duman olan yol sakinleşiyor. Duman yola çöküyor yine. Köyün çekingen, neredeyse kör, küçük ışıkları parlamaya başlıyor. Ay doğuyor, daha da fazla ışıldıyor, daha yeşil, daha alaycı bir ışıltıyla. Afimya için farketmiyor. Artık korkacak hiçbir şey yok, kurumuş bir ağaç gibi. Kocaman bir demir yabayla yalnız başına gidiyor bostana. Piotra'yı çıkarıyor mezarından: toprak kırmızı gömleğine işlemiş, ölümcül günahtan daha kara. Kim veriyor Afimya'ya bu gücü? Onu bahçeye kadar, buğday kurutma yerine kadar sürüklüyor. Feneri yakıyor ve kilere iniyor, tuzlanmış et dolu fıçıları boşaltıyor. İnsanın kendi yiyeceğini yok etmesi ne acıdır, Tanrı bilir! - ve eti büyük bir bezle örtüyor. Buğday kurutma yerine geliyor, fener ve baltayla, aynı baltayla. Acele etmeden, büyük bir sükûnetle, bir an bile titremeden, bir rüyadaymış gibi, parçalıyor Piotra’yı. Kilere sürüklüyor, fıçılara dolduruyor, tuz ve güherçileyle kaplıyor, ağırlıkla sıkıştırıyor: diğeri gibi bu da et. Afimya ertesi güne kadar kütük gibi uyuyor; artık koku duymuyor.7
Vasya'nın boğazı şişmiş, vücudunu kırmızı kabuklar kaplamış. İki gündür hasta, iki gündür sobanın dibinde ağlıyor. Afimya hiçbir şey duymuyor. Ona bir çanak daha tirit, bir küçük testi daha su verip sekiye dönüyor, durgun, hiçbir şeyle uğraşmadan, kafası bomboş oturduğu yere. Üçüncü gün Vasya artık ağlamıyor, küçük bir enik gibi inlemeye başlıyor, yürek sızlatarak. Bu inleme Afimya'nın içine işliyor. Oraya seğirtiyor, üzerine eğiliyor çocuğun: "Benim küçük ölüm, o da böyle inlemiştir, enik gibi. Böyle oynatmıştır bacaklarını, yüzü gözyaşlarından kapkara olmuştur..." Bütün geceyi çocuğun yanında geçiriyor, üstüne eğilmiş olarak. Ama beraber olduğu Vasya değil, öteki, kendininki, doğurduğu ilk; günahkâr, duyarlığını yitirmiş, bir damla bile gözyaşı akıtmıyor. Gözleri kuru, dudakları kuru. Gece sis çöküyor, doğan güneş donuk kırmızı. Afimya irkiliyor, pencereye dönüyor. Sisin içinden geçen çan seslerini duyuyor. Ah evet, bugün pazar, istavroz çıkarmak için ellerini yıkamak istiyor, güç bulamıyor artık kendinde. Ayinden çıktıktan sonra iyi Petrovna komşusunu ziyaret ediyor. Kiliseden sonra, ciddi bir ifade almış yüzü, biraz günlük kokuyor, esmer yüzü kısa çizgilerle dolu. Afimya onu karşılamak istiyor - mümkün değil. Petrovna kollarını gökyüzüne kaldırıyor, Afimya'nın kalkmasına engel oluyor. — Bahtsızsın, şu halini bir görebilseydin!.. Seni mezara koysalar daha iyi. Yat, kıpırdama artık. Ben her şeyi yaparım. Vasya'yı yıkıyor, sobayı yakıyor, kilere iniyor; pazar için etli çorba yapmak gerek. Afimya yatmış Petrovna'ya bakıyor. "Ben onun nesiyim? Hiçbir şeyi. Ama yine de geldi, evini bıraktı, burayla uğraşıyor, çalışıyor..." Afimya Petrovna'nın becerikli ellerini seyrediyor, lahana dolu sahanı görüyor, büyük bir parça tuzlanmış et görüyor. Ve tanıyor... Soluk alamıyor, ağzı açık kalıyor, sudan çıkmış balık gibi, konuşamıyor. — Pio... Piotra... Dirseğine dayanıyor, gözleri donuk, bütün vücudu çuval gibi... – Köyünü, anneni sayıklasan anlarım, ama Piotra nereden icabediyor? Piotra bitti, ayini yapıldı. Niye böyle çılgın gibisin? Onu özlüyor musun yoksa? — Bak... Petrovna... Tanrım... Kilerde... Git bak... Mahvoldum... Afimya bir kere daha yıkılıyor, gözlerini kapıyor - hayır, artık görmemeli; hiçbir şey, artık hiçbir şey görmemeli. Petrovna homurdanarak kilere iniyor; ah bu genç kadınlar, kendilerini dinlemekten başka şey bilmezler. Karanlık delikten geçip kilere, aşağı iniyor. Bir dakika bile durmuyor orada, fırlıyor dışarı, kavrulmuş bir kedi gibi; gördüğünden bembeyaz olmuş.. — Aziz İsa! Tanrı bizimle olsun, ne oldu? Istavroz çıkarıyor, üç kere üst üste: bu bir hayal değil mi? Hayır, gördüğü tuzla kaplanmış eller... Ama Petrovna içeri ilk girdiğinde nasılsa yine öyle dönüyor isbaya: sakin, çok ciddi; belki biraz elleri titriyor. Afimya'nın başucuna, sekiye oturuyor, eliyle onun gözlerini sıvazlıyor, karmakarışık olmuş saçlarını okşuyor. — Zavallı Afimyuşkam, zavallı küçüğüm... Elinin altında Afimya baştan ayağa titriyor. — Afimyuşka, küçük kızım, hayat ne korkunç... Afimyuşka, bahtsız kızım benim... Ve Afimya'nın gözyaşları sel gibi fışkırıyor; buzlar çözülüyor. Buz çatlıyor ve Afimya bir nefeste her şeyi anlatabiliyor. Nasıl istediğini, bütün kalbiyle, doğum yapmayı, baltayı kapının arkasından nasıl aldığını, kocasının boynunu nasıl gördüğünü, derin çizgileri. Koku aldığına nasıl inandığını. Sözleri göz yaşlarıyla yıkanıyor. Petrovna esmer başını sallıyor, yüzündeki ince çizgiler belirginleşiyor. — Zavallı küçük aptal... İnsanlardan korkuyordu. Korkman gereken insanlar değil kendinsin. Doğru demiyor muyum, söyle. Petrovna uzun uzun konuşuyor Afimya'yla - acı biraz hafifliyor, biraz soluklanıyor. Pazartesi, sonbaharın başlangıcı, birkaç damla dökülüyor gökyüzünden. Yağsa iyi, ekinler için iyi. Ve oradalar, hareketsiz ve sabırlı tanıklar yağmurun altında, Afimya'nın kapısında, bütün köyün kadınları ceketlerini giymiş, yaşlılar bastonlarına dayanmış. Afimya, başından aşağı Petrovna'nın siyah şalını örtmüş, çıkıyor evden: onun bu renk şalı yok. Şal yüzünü örtüyor, gözleri görünmüyor, sıkılmış dudaklarından başka hiçbir şey. Bu artık Afimya değil. Ama hepsi tanıyorlar, o yüzü hepsi gördüler, koyu renk gözleri ve sıkılmış dudakları. Ama nerede? Hayır, rüyada değil. Burada değil mi, kilisenin duvarının üstünden, hepsi birden bu kadının acı dolu yüzünü görmediler mi? Ve hepsi, bir hamleyle, gençler ve yaşlılar, son bir defa eğiliyorlar. Ve hepsi, gençler ve yaşlılar, sesleniyorlar: — Elveda, Afimyuşka: Tanrı seni bağışlasın. Yevgeni Zamyatin (1884 -1937), Rusya Gerek Çarlık dönemi Rusya'sında, gerekse Sovyet Devrimi sonrasında hep muhalif olarak kalan ve yazdıkları yüzünden baskıya uğrayan yenilikçi bir kalem olan Zamyatin, yazma özgürlüğünü de ancak ülkesinden zorlukla ayrılma pahasına elde edebilmiş bir yazardı. Nitekim, bugün, karşı-ütopya romanlarının en önemli öncülerinden biri sayılan Biz, Ötekiler’i de ilk olarak İngiltere'de basılabilmiş, tüm yazdıkları ise dünyada ancak Sovyetler Birliği'nde 1980'li yılların sonunda başlayan Yenileşme Dönemi ile birlikte yeniden gündeme gelebilmişti. (Bu sürece bağlı olarak ülkemizde de, yazarın ünlü karşı-ütopyası dışındaki Taşkın, Kuzey, Üç Gün ve Mağara adlı öykü derlemelerinin birbiri ardına yayınlanması da ancak içinde bulunduğumuz '90'ların başında mümkün olabilmiştir.)Çeviren: Mehmet Fehmi İmre
İletişim, Kuzey, 1993






