Sıcaktan mı çıldırmış bu insanlar açlıktan mı. Kimsede ne sabır kaldı, ne hoşgörü. Güya mübarek ramazan. Hem burnunu çıkar ortaya kadar, hem yol verdiğim için teşekkür et. Vermeyip de ne yapayım. Geç, geç hadi. Öküz! Bu memlekette bayan şoföre yol verene rastlamadım. Anca arkadan selektör atın. Geçerken de tek el havada boyun yana eğilerek anlaşılmaz kelimeler dudaklarda. Yanından geçerken ağzımı doldura doldura, “Hayvan herif” diye kusuyorum. Anlaşılsın istiyorum bu kez. Benim kelimelerim anlaşılsın.
Klima da bozuldu mu yine. Bayılıcam şimdi. Çırpındıkça daha hızlı dibe çöküyorum kendi bataklığımda. Git çocuğum bir de sen vicdan yaptırma bana. Bozuk para bulacak takatim yok. Bak yapıştırdı yine o kirli bezi ön cama. Acıklı acıklı da bakmaz mı. Oh yandı ışık nihayet. Keşke hayatıma yapışıp kalan tüm lekeleri de silecekle temizleyebilsem. Beynimdeki görüntüleri hiç olmazsa.
Kavşağı dönmeden yine kırmızı. Felek dalga geçiyor. Çemberi de bu kavşak olsa gerek. Tadına vara vara geçirecek. Oflayarak kafamı sallarken sağda tüm haşmetiyle yükselmesi gereken oteli görüyorum. Yükselmesine yükseliyor yine ama haşmeti yok yanında. O da ne. Camları kırık, odalar boş. Kimse yok içinde, terkedilmiş. Yüreğim cız ediyor, neden? Ne zaman oldu bu? Yıllardır önünden geçiyorum. Zihnimde o imrenilesi şıkır şıkır dimdik duran görüntü.
“Ne kadar yakışıyorsunuz,” diyor Leyla gülerek. Salon tıklım tıklım. Üzerimde yeşil uzun elbisem, dans ediyoruz göz göze. Elimi omzuna atıyorum, o belimden sıkıca kavrıyor. Saçları dökülmemiş henüz, fırça gibi. Bir şarkımız yok bizim, diyorum. Olur daha acelemiz ne, diyor. Öyle ya acelemiz ne. Noel babanın şiş göbeğine ellerimizi koyup fotoğraf çektiriyoruz. Nasıl çıkacağımızı düşünüp heyecanlanıyorum. Mithat, Leyla’yı pistte çeviriyor. Çarpışıyoruz. Herkes gülüyor. Az sonra aldığım hediyeyi verirken beğenip beğenmeyeceğini merak ediyorum delice. Kırmızı pöti kareli kravat. Beğensin istiyorum, çok beğensin. Pasta kesiliyor kocaman. Sayıyorum sekiz kat. Düğün gibi diyorum içimden. Bilmiş gibi meyvalı yaptırmışlar. En sevdiğim. Saat on ikiyi vurduğunda havai fişekler içimde patlıyor. Önce göğsümde ani bir gümbürtü sonra gözlerimde rengârenk halkalar. Camdan sarılmış bedenlerimiz yansıyor. Dimdik ayaktayız. Hovardaca tüketiyoruz sevgimizi.
Ama nasıl olur da bu otel… Ne zaman içi boşaldı böyle. Her geçişimde yerli yerinde yükseliyordu oysa. Meğer içi oyulmuş da güçlükle ayakta duruyormuş. Neden fark etmedim. Hayat gailesi denen pısırık canavar gözlerimi kör edeli kaç yıl oldu. Gerçek tüm çıplaklığıyla ortada dururken dönüp bakmayan ben değil miyim? Görmedim, duymadım, bilmiyorum. Üç maymunun üçünü de başarıyla sergiledim. Bravo bana! Nasıl da güzel oyalamışım kendimi. Bakmayın şimdi öyle, kırıkları kendi içine batmış pencereler. Ne yapsaydım. Gelip geçici bir heves mi deseydim. Ya gelen geçmezse. Daha kötüsü ezer geçerse. Ya onur denen şu hamurumuzdaki mesele. Büyüyünce oğlumun yüzüne nasıl bakardım. Zamanında gözlerinde ışıklar çakarmış kime ne. Şimdi başka zamanlar.
Dattt! Kornayla yerimden sıçrıyorum. Tamam hayvan herif, tamam. Eski zaman olur ki dedik birazcık. O da olmadı. Şıpır şıpır ter akıyor alnımdan, boynumdan süzülüyor. Geçmiş damlıyor göğüslerime. Biz geleceğe bakalım. Hadi kapa gözlerimi yine gaile. Akıp gidelim trafikte. Önce biz burnumuza uzatalım. Selektör atıp kornaya uzun uzun basalım. Yavaşlarsan yanarsın. Küfredelim, bağıralım, yol vermeyelim kimseye. Avukatın bürosuna daha çok var.
Sonra…
Sonrası Allah kerim.