Yeterli olan şey binlerce kitap okumak değil, okunan binlerce kitaptan kendi tarafına ayırdıklarını seçebilmektir. Ustalık gerektiren şey budur.
Okumak ve Yazmak Üzerine
M. Proust'a, Thomas Mann'a, Joyce'a, Borges'a, Calvino'ya, İshiguro'ya ve daha pek çok büyük yazara etkilendikleri yazar ve kitapları sorduğunuzda size okumuş oldukları kitapları listelemezler, bu büyük yazarların tamamı bu soru karşısında kendi tarafına ayırdıkları bir avuç kitap ve yazardan derinlemesine bahsederler.
Binlerce kitap okuyan her bireyin iyi bir yazar olamamasının nedeni de budur. Sadece yazabilmek değil okuyabilmek de belirli özellikler gerektirir.
Kendimize Dair bir Ayıp: Görmezden Gelmek, Örselemek
Yıllar önce İstiklal'in arka sokaklarına dalarak Masumiyet Müzesi'ni aramaya koyuldum. Önüme gelene, "Masumiyet Müzesi ne tarafta kalıyor?" diye sorup duruyorum. Kimse nerede olduğunu bilmiyor. Hatta, müzeye inen yokuşta orta yaş bir adamın işlettiği bir dükkâna girip müzeyi soruyorum, o bile bilmiyor. Oysa elli metre aşağıda bulunuyor müze. Yürümeye devam edince müzeye rastlıyorum haliyle. İçeri giriyorum. İçerisi dehşet kalabalık. Bir süre gözlemleyince bu dehşet kalabalığın Türklerden değil, Batılılardan ve Uzak Doğululardan oluştuğunu anlıyorum.
Geçen gün sınıfa giriyorum, pencere açık kalsın diye alt köşesine bir kitap sıkıştırılmış. Kitabın adı Kar. Kitabı elime alınca pencere kapanıyor. Gençlere dönüp sesleniyorum: "Müteahhit binayı yan yapmış gençler, sizin bir kabahatiniz yok."
Unamuno'nun Trajik Kahramanı Augusto
Unamuno'nun trajik kahramanı Augusto, romanın henüz girişinde evinin kapısına çıkıp adeta bir heykel gibi durup gökyüzüne bakar. Amacı dış dünyaya egemen olma isteği değildir, yağmurun yağıp yağmadığına bakmıştır sadece. Elinin üstünde çiseleyen yağmurun serinliğini duyunca da kaşlarını çatar. Onu rahatsız eden şey yağmur değildir, şemsiyesini açmak zorunda kalmasıdır. Çünkü, bu trajik kahramanımız şöyle düşünmektedir:
"İnsanın eşyalardan birini kullanmak zorunda kalması bir mutsuzluk. Kullanma bozuyor, hatta bütün güzelliğini yok ediyor. Nesnelerin en soylu görevi seyredilmektir. Bir portakal yenmeden önce ne güzeldir!"
Biraz da Doğu kültürüne has bulduğum bu düşüncede Unamuno’ya hak vermemek elde değil.
Haklı bir Gerekçe: Faulkner'ı Kovalamak
Faulkner, ardından yetişen bütün büyük yazarları kendinden söz ettirecek kadar güçlü bir yazardı. Hatta kendi gelişim aşamalarında Faulkner'la tanışamayan onlarca iyi yazar -bunlara treni kaçıranlar diyelim- Faulkner'ı örnek alamadıkları için pek üzülmüşlerdir. Mesela bizde, Yaşar Kemal bu üzüntüyü derinden hissedenlerdendir. Orhan Pamuk’sa Faulkner üzerine ciddi şekilde eğilmiştir. Pamuk edebiyatında Faulkner etkisini ne ölçüde görüyoruz tartışılır ama Pamuk, Faulkner’ın büyülü edebi yapısına hâkimdir.
Faulkner’ın Döşeğimde Ölürken adlı romanını okuduktan hemen sonra kaleme aldığım bir öykümün giriş kısmını aşağıya almak istedim:
"Büyük oğul Cash testereyle hazırladı Addie’nin tabutunu. Addie arkasında pürüzlü iş bırakmayı sevmezdi. Tabutu da pürüzsüz olsun istemişti; ya da şimdi Addie yatağında hasta yatarken kocası böyle demek istemişti oğullarına. Üçüncü oğul, Jawel, öfkeliydi; boyu herkesten bir karış uzundu, Cash’in kesip durmasına kızgındı, saklamıyordu da bunu. Kocası Addie’nin, verandada oturacak, enfiyeyle uğraşacak kadar sakindi; belki de bencildi demeliyim. İkinci oğul Darl hayallere dalabiliyordu. Sedir ağacından yapılma kovada, kabak tasta içilen suyun tadını, yıldızların durgun su üzerinde çizdiği resimleri hayal edebiliyordu. Bu dertli zamanda, suyu uyandırmadan ondan içecek kadar suyu tanıyordu. Herkesin uykuya çekildiği gecelerde, onların uykuya dalmasını bekledikten sonra, kovanın yanına gittiği yıldızlı ve çocuksu geceleri hatırlayabiliyordu. Darl, Komşuları Cora’nın da dediği gibi, içli bir çocuktu. “En iyi çocuk Darl’dır” demişti Cora."
…
("Taşralı Bir Ailenin Ağıdı", Nihat Kopuz, 24 Ekim 2020, Akıl Fikir Müessesesi)
Calvino'nun Kutusu, Borges'in Kaplanları ve Eco'nun Titizliği
İtalo Calvino'nun bir kutusu varmış. Düşünce yazısı olsun, kısa hikâye olsun her ne yazarsa bu kutuya atarmış. Kitap yayımlatmayı düşündüğünde ise hazineyi açar, içinden seçermiş.
Çizgili dev kaplanları saatlerce izlemekten çocukluğundan beri sıkılmamış ve vaktinin büyük çoğunluğunu Buenos Aires'teki il kütüphanesinin sessizliğinde geçirmiş olan Borges yazdığı metinleri tekrar okumaktan utanırmış.
Umberto Eco, bir güverte boyu konuşturacağı kahramanları için gidip güvertenin boyunu ölçermiş.
Biz okur yazarlar, büyük yazarları, sadece iyi metinler oluşturdukları için değil; alışkanlıkları, tutumları, küçük oyalanmaları, belki biraz da hayat hikâyeleri bir ölçüde bize benzediği için de severiz.
Yüzlerce iyi yazardan kendimize beş on yazar ayırabiliyorsak bunun temel nedeni metnin kendisinden bizi bir parça koparıp yazarla aramızda özel bir dil geliştiren 'yakınlık duygusu'dur.
Kurgu ile Gerçeğin Arasında
Kötü okur, elinde tuttuğu metnin hikâye olduğunu tamamen unutur veya okuduğunun sadece bir hikâye olduğunu zanneder! Oysa her iyi metin bir ölçüde kurgu, bir ölçüde ise gerçeğin kendisidir. Zaten iyi bir metnin yapmayı başardığı şey de budur: Bir taraftan hikâye kalmayı başarmak, bir taraftan da okuru anlatılan şeyin gerçek olduğuna inandırmak.
İyi bir romanı okuduğunda okur, yazarına, “Burada anlattığınız kişi siz misiniz?” diye sorar. İyi bir yazar bu soruyu şöyle yanıtlar: Orada anlatılan kişi hem benim hem de ben değilim.
Borges Üzerine bir Uyarı
İyi bir cümle yazıp kendinizi Jorge Luis Borges zannedebilirsiniz. (Zararlı)
J. Luis Borges'i anladığınızı anlayıp kendinizi zeki hissedebilirsiniz. (Faydalı)
Benim Ustam Dediğim: Kazou İshiguro
Avunamayanlar son yüz yılda yazılan metinlerin en iyilerinden biri ve bununla Ishiguro'un Türkçeye çevrilen bütün eserlerini bitirmiş oldum. Veda bunun için.
19. yy yazarlarının pek çoğunun harmanı olarak algıladığım -belki yanılıyorumdur- bu Japon asıllı İngiliz yazardan çok şey öğrendim:
Bir metnin çok sakin ilerlese de ne denli etkili olabileceğini ondan öğrendim. En hüzünlü diyeceğimiz şeyin ortasında bile bir umudun olduğunu, her şeye rağmen hayata sıkıca tutunmak gerektiğini ondan öğrendim. Edebiyatın küçük ayrıntılarda gizli olduğunu, büyük büyük dertlerle böbürlenmeninse gerçek edebiyat olmadığını ondan öğrendim. Eğer anlatmaya değer gördüğümüz kişisel ve ilginç bir hikayemiz varsa ve bunu anlatmayı kafamıza koyduysak dikkatli olmamız gerektiğini ve hikâyeyi okuyucuya 'al oku' dercesine dayatmak yerine okura bunu kendi hikayesiymiş gibi anlatmamız gerektiğini ondan öğrendim. Edebiyatın yarın kaybolup gidecek değerleri yüceltmeyi değil, çok daha önemli çok daha temel bir şeyi hedef aldığını ondan öğrendim. Bir Japon olsak da dünyanın her tarafında konuşabileceğimizi ve bir Türk olarak bunu bir gün benim de yapabileceğimi ondan öğrendim. Edebiyatın ne kadar büyük bir şey olduğunu ve burada var olmakla ayakta kalmanın edebiyata inanmakla, ısrarla iyi kalmaya çalışmakla ve kendi işine bakmakla mümkün olabileceğini ondan öğrendim.
Moliére ve Shakespeare
Moliére eğlenceli, eleştirel ve korkusuzdur, üstelik bütün bunları yaparken şaşırtıcı derecede sakindir. Shakespeare romanın doğum sancıları yaşadığı bir devirde, oyunlarında, ancak roman sanatında görebileceğimiz ölçüde ayrıntıcı ve renklidir.
Moliére ve Shakespeare dünya sanat tarihinin oldukça az rastlanan iki özel vakasıdır.
John Updike'nin Teröristi
John Updike ile ilk defa Paris Röportajları sayesinde tanıştım. Güncelliğinden, biz gibiliğinden etkilendim. Canım idealize edilmiş metinlere sıkılıp güncele susadığında açıp okurum. Neyse.
Updike'in Türkçeye Terörist adı ile aktarılan eseri, merkezinde duran Doğulu Ahmad'ın teröre sürüklenme hikayesini anlatsa da bize bir hayli uzak olan ABD'nin liberal ve kapitalist dünya görüşünü de başarıyla aktarır. Meselelerin çoğu zaman propaganda ile yürütüldüğü ülkemizde bu kitabı okumak bazı ezberleri bozabilir.
'Clintonlar'ın finans kaynakları ve onların oluşturduğu yeni yönetim yorumu üzerinden köşeyi dönenler, baba oğul Bush'ların haklı haksız tarafları, liberal öğretinin dünyaya yaydığı ılımlı olma kültürü, ABD siyasetinin Orta Doğu ve İslam algısı veya siyah burjuva gibi kavramlar kitapta ilgiyle üzerinde duracağınız izlekler.
Yıllar önce, Tony Kaye imzalı film American History’yi izlediğimde şöyle bir duyguya kapılmıştım: Amerika’nın yaşadığı zenci sorununa liberal bir açıdan da bakmak lazım. Liberal bakış açısının da bu konuda bize söyleyecekleri var. Terörist’i okuduğumda da benzer bir duyguya kapıldım: Kökten dinciliğe ABD’nin penceresinden de bakmak lazım.
Yıllar önce, Tony Kaye imzalı American History’yi izlediğimde öğrendiğim şey şuydu: Bütün dünyanın inandığı temel bir problemlere ezilen sınıfların destekçilerinin gözünden bakmayı severiz; yalnız, kendimizi empati kurmayı kolayca başardığımız güçsüzün gözüyle sınırlamayıp güçlü olan tarafın da bazı haklı gerekçeleri olabileceğini araştırmalıyız. Zenciler tarafından haksız yere yıkıma uğrayan beyaz bir aileye odaklanan bu film zenci sorununa attığı liberal bakışla benim için oldukça etkili olmuştur. Teröristi okuduğumda da benzer bir duyguya kapıldım: Çeşitli şekillerde ve çoğu zaman suçlayıp durduğumuz Amerika’ya, kendi dertleri açısından bakabilmeyi bilmeliyiz.






