Yaşananlar edebiyatı beslemekten çıkmıştır artık; asıl üretilip durmakta olan edebiyat, tarihi bir kısırdöngüye çevirmekle karşı karşıyadır.
Kurmaca metinler üzerine yazılan yazılarda mesafeyi mümkün kılan şeyin çoğunlukla bir “argüman” geliştirmekten geçtiği Edebiyatta Ermeniler’in her bir parçasına dek işlemiş gibidir. Üstelik Murat Belge’nin köşe yazılarından da bildiğimiz aynı anda hem ciddi hem de ironik olabilen ses tonuyla birleşince bu olgu zekice bir parıltı da ediniyordur. Edebiyat okumalarını az çok belirgin bir sistem dâhilinde yürüten, dikkatini metnin estetiği kadar tarihsel-toplumsal bağlarına yönelten okurun büyük bir algı açıklığıyla keşfedeceği öyle isabetli tespitlerle doludur ki Belge’nin denemeleri, sözünü ettiğim ses tonunun bir noktadan sonra yalnızca samimiyetle değil, hakikilik çabasıyla da bağının olduğunu görür; ele aldığı bütün eserlere her şeyden önce sarsılmaz bir doğruculukla temas etmeye çalıştığını fark ederiz. Siyasette bitmeyen bir sorunun parçası olarak hep gündemde olan böyle bir doğruculuk, sözünü oralarda da sakınmayan yazar için edebi düzlemde tam bir sınamaya dönüşmüştür. Ama kurmaca bir metne bu biçimde yaklaşmak tam olarak ne demektir? Tanımı gereği etkisini göreceliliğinden alan bir hikâyeye, bir romana baştan belirlenmiş, kuvvetli bir ahlakî motivasyonla yaklaşmanın açmazlarıyla imkânlarını birbirinden açık seçik ayırabilmek zor da olabilir çünkü.
Bu engeli Murat Belge’nin kitaba konu olan eserlerin büyük bir çoğunluğunun öncelikle söylem düzeyinde kalan yönlerine odaklanmakla aştığını anlarız hemen. Özellikle erken Cumhuriyet dönemine denk gelen romanları irdelerken, bunların büyük bir hamasi gayretle ve neyin ne olduğunu henüz bütünüyle ayıramayacak genel okura en kolayından Ermeni azınlık aleyhine yoğun bir propagandayla yazılmış olmalarını çok açıkça, şüpheye yer bırakmayacak ölçüde bir ikna gücüyle birer birer deşifre eder. Edebi yönden basit, ama ideolojik anlamda kötücül ve tehlikeli olabilecek ikilemler, karşıtlıklar üzerine oturtulmuş romanları dönemin ilişkisel ağlarına, vatandaşların toplum içindeki konumlarından bir düşmanlık devşirilebilecek kadar çarpıtılmış olmalarına dikkat göstererek, birçoğunda Ermeni kişi isimlerinin yalan yanlış, bu insanların yapmakta oldukları uğraş veya mesleklerin alçaltıcı tabirlerle bir tutularak verildiğine (kadınlar çoğunlukla “kötü yola” düşmüştür, erkekler haindir ve her an arkadan hançerlemeye hazırdır) vurgu yaparak inceleyip, moral bir bayağılığın nasıl uzunca bir süre edebiyat çevrelerinde kabul gördüğünü açığa çıkarır. Yapay da olsa henüz bir “kardeşlik” ve “birlik beraberlik” söyleminin romanlara sızmadığı, bu tür keskin ayrımların olduğu okumalar esnasında Belge’nin artık estetik kaygıları bile geriye attığını, bahsettiğim söylem düzeyindeki kaba sabalıkları ayıklamaktan bıkmasa da yeni ve parlak bir şeyler bulamamanın durgunluğuyla bunların birini diğerinden ayırmaktan bile vazgeçtiğini sezeriz hep. Ermenilerle sınırlı kalmayıp Yahudi ve Rumlara da atfedilen ithamlara yakın, edebi yetkinlik ölçülerine ise sırf bu sebeple olsa bile teması tartışmalı bazılarını, mesela Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul’unu kitaptan bir iki “düşmanca” alıntı ve bunlara yöneltilmiş kısa, neredeyse sıkılgan ufak tefek tespitlerle değerlendirip ötekine geçer.
https://cdn.oggito.com/images/full/2021/1/sunar_erhan.jpg
Samimiyet çabasından söz ettim; yazarın üslubunu diğer metinlerinden de bilenler için bunun anlamı çok açık: Türkiye’ye özgü, en sıradanından en “malumatfuruş” olanına kadar herkesin üzerinde sıkılmadan fikir yürüteceği, ahkâm kesebileceği düşmanlık, iç içelik ya da hep revaçta bir konu olarak etnik ayrımcılık gibi hayli toplumsal yol ayrımlarında Belge bir yanıyla sonuna dek titiz, bir yanıyla neredeyse sinizmle hicivcidir. Romancının siyahlarla beyazları bir kalemde karşı karşıya getirdiği yerde, o “tanıdığı hiçbir Ermeni’nin” öyle davranmayacağını ileri sürer. Hikâyelerini buna benzer ihmalkârlıklarla ya da kötü niyet unsurlarıyla bezeyen yazarları, en asgari edebiyat çabasına bile girmemekle suçlar ve bunu yaparken de dilsel bozuklukları, kavram kargaşalarını, eseri bu yönlerden de bir oldubittiye, bir edebi drama çevirmiş hataları birer ikişer saymaktan çekinmez… İlgi uyandıran müdahalelerdir bunlar ve arka arkaya her karşılaştığımızda kötülükten “doğru düzgün” bir edebiyat da çıkmayacağına inanacak oluruz. Masa başındaki yazınsal mesainin yavanlığı bir yana, özü gereği birbirinden farklı toplumları, halkları, bireyleri anlatmaya koyulmuş böyle eserlerin gerisinde büyük bir inanç eksikliği, empati yoksunluğu ve elbette araştırma aczi yattığı için onları sığ da bulur Murat Belge.
Mesele, romancının önünde duran soruna en sonunda bir isim bulmasıyla da ilgili değildir. Bu hayli kızışmış konu hakkında, zaten denemeler boyunca adım adım yaklaşacağımız kendi görüşlerini kitabın sonundaki ek kısımlarda çekinmeden temellendirerek anlatır Belge. Koca bir yüzyıl içinde anlamı derinleştiği gibi bulanıklaşan da Kıyım gerçeği, bir Ermeni’nin, bir Türk’ün ya da bir Kürt’ün birbirleri için hiç olmadığı kadar yakınlaştığı ve sınırların özgürce ihlal edilebileceği hayali düzlemlerde bile “hakkıyla” verilemiyorsa, bunun işleyişine ister istemez bakmak gerekir. Ciddiyet tam da buradan doğar: Yaşananlar edebiyatı beslemekten çıkmıştır artık; asıl üretilip durmakta olan edebiyat, tarihi bir kısırdöngüye çevirmekle karşı karşıyadır. Osmanlı’nın geç dönemlerinden başlayarak günümüze dek onlarca eserin söylem “boşlukları” ve güçlü sözleri arasından Murat Belge’nin ileriye dair umudunu hep bir sonraki esere, henüz bahsedilmemiş olana, hâlâ yazılmamış olana dek ertelediğini görmeden edemeyiz.
Kitabı okudukça, artık şaşırmayacağımız ırkçı söylemlerden, çok genelleştiği için kendiliğinden başka bir söyleme dönüşmüş daha hoşgörü havarisi laf kalabalıklarından ya da –Belge’nin sözü Elif Şafak’ın Baba ve Piç romanına getirirken ileri süreceği– simgesel, alegorik ve oyunsu (bu nedenle etkisi hafifletilmiş) çağdaş örneklerden edindiğimiz tüm izlenimler arasında, algımızı birdenbire değiştirecek, ufkumuzu genişletecek ve meseleye bir tek basitçe sevgi yoluyla bakabileceğimiz örnekler de neyse ki vardır. Belki de en güçlüsü, sorunsuzca en dostane olanı Sait Faik’in öykü dünyasında vücut bulduğu için, ben de Murat Belge’nin kitabın en dikkatli, en şefkatli birkaç sayfasına sığdırdığı gözlemlerine katılıp bu küçük değini yazısını öyle bitirmek istiyorum: Çok sevdiği İstanbul’un azınlıklarının yalnızlığını samimiyetle gören, bu duygudan dolaysızca bir hümanizma anlayışına geçebilen, üstelik çok da doğal sevgisiyle en sonunda azınlıkların kökenleriyle değil de basitçe “yaşama biçimleriyle” ilgilenen Sait Faik’e göre, ne de olsa hikâyeye konuk ettiği şu kişi Rum, Ermeni ya da Kürt olduğu için değil, sadece “balıkçı kimliğiyle” orada olduğu için üstündür.






