Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Eylül 2022

Öykü

Elleri Yapış Yapış

Buğracan Erdinç

Paylaş

1

0


Hayallerimi yıkan bir farkındalık yaşadım. Daha fazla içimde tutarsam bu kez gerçekten ikiye bölüneceğim sanırım. Size bu cehennemden bahsetmeme izin verin.

Edebiyat bir nostalji olmuş. İnsanlar gerçekçiliği sevmiyor. Yağlı kelimeler, adeta saraydan çıkmış şaşalı cümleler, sonsuza uzanan betimlemeler, tek kelimede anlatabileceğin şeyin koca bir paragraf sürmesini beğeniyorlar. Kimse sokakları düşünmüyor artık. Kimse çalışanları düşünmüyor. Kimse olayların arkasındaki gerçekleri düşünmüyor işte. Kimsede acıları direkt söyleme yüreği kalmamış. O kadar korkuluyor ki küçücük bir acıdan, pamuklara sarılıp, onlarca yerden dolandırıp, yumuşatılıp korkaklık ve üç kağıtçılıkla anlatılıyor. Bunlar acınası şeyler. Mükemmel bir gerçekçi hikâyenin, o düz ve kısa cümlelerin, net ve direkt kelimelerin saçma betimlemelerle yoğurulmuş o en berbat olanlarının yanında hiçbir şansı yok. İnsanların zihni uyuşmuş.

Her şey var bu öyküde. Akıl oyunları, kusursuz bağlantılar, karmaşık ama anlaşılır bir kurgu, duygular, acılar, kötülükler, iyilikler, sürprizler, gizemler… Ne arasanız ustalıkla kullanılmış. Dışarıdan aldığım teyitler de bunu gösteriyor. Hayranlıkla bakıyorlar gözlerime. Her okuyan kendini buluyor, her okuyan. Bir simülasyona girdik sanki, kahramanın her anında onunlaydık diyorlar. Çok insan diyor. Ancak edebiyat yarışmaları, dergiler… İşte o söylediğim saçmalıklardan istiyorlar. O kadar!

Buna yıllarca inanamamıştım. Kendi tarzımda, ben olduğum gibi üretmeye devam ettim. Umudumu, hevesimi bir an kırmadım. Her başarısızlığım beni güçlendirdi. Daha da hırs yaptım. Hiçbir dergi kabul etmedi metinlerimi. Hiçbir yarışmada ilk beşe dahi giremedim. Bir arkadaşım vardı, çevirmen. O kadar beğendi ki yazdığım bir yazıyı, çevirisini yapıp yabancı bir yayınevine göndermek istedi. Ben de kabul ettim. Dört farklı yerde yayınlandı ve kendi ülkemde adı bile duyulmayan ben, o metinle İngiltere de gazetelere çıktım. Sosyal medya hesabım yabancı takipçilerle dolup taştı. İşte işler öyle bir hal aldı. Ancak benim istediğim o değildi. Elbet devam ettik. Gittikçe sevildim. Kitaplaştırmak için teklif dahi aldım. Bu sırada ülkemdeki her yarışmaya, dergiye yazıları göndermeye devam ettim. Hem de hangilerini biliyor musunuz? Yurt dışında ortalığı kavuran öyküleri. Kimse yüzüne bile bakmadı. Dünya beni kucaklarken ülkemde görünmezdim.

Bir gün o çevirmen arkadaşımla otururken aramızda bir konuşma geçti. O, hırsımın, inadımın, tutkumun en yakın takipçilerindendi. Yeter artık dedi. Boşuna kürek çekiyorsun. Bizim insanlarımız bin dokuz yüzlü yılları arıyorlar. O Shakespeare cümleleri, o sayfalar süren betimlemeler. Edebiyat Türkiye’de nostaljidir. İnsanlar bin dokuz yüz ellilerde kalmışlar. Orada takılıp kalmışlar. Edebiyatın o olduğuna kendilerini ikna edip körleşmişler. O nostaljiyi, o kimin eli kimin cebinde belli olmayan kalabalık aşkları, acılarla dolu trajedileri, sonu gelmeyen ağdalı betimlemelerle dolu duyguları arıyorlar. Bu ülkede anlaşılmaz betimlemeler yapmazsan, delikanlı erkekleri yüceltmezsen kimse yazdıklarına bakmayacak bile dedi. Sonra elime bir kâğıt kalem verdi. Al bunları, otur, o sevmediğin tarzda yazacaksın şimdi dedi. Kendine işkence yapacaksın, bir şey deneyeceğiz.

Kalemi yaklaşık beş dakika boyunca parmağımda çevirdikten sonra kâğıda lacivert gökyüzü altında yürüyorum yazdım. Beni bir sapık gibi izleyen arkadaşıma baktım. Cümleyi sildim. Güneşin şehri terk ederken geride bıraktığı kırmızı perde de gitmiş ve yeni doğan birkaç yıldız ve yavaşça adımlayan ben kalmıştık geride. Bunu yazdım yerine. Arkadaşımın istediği olmuştu. Hayatımdaki en zorlu metni yazmıştım bitirdiğimde. Sinirli gözlerle bakmıştım arkadaşımın gözlerine. Dua et seni seviyorum yoksa sana zarar verirdim dercesine. O da gülümsemişti sadece. Metni hatırı sayılır bir öykü yarışmasına gönderdik. Oturup beklemeye başladık. Bu bekleyiş sırasında yine kendim olarak üretmeye devam ettim. Bazen bilimkurgu, bazen fantastik, bazen aşk, bazen sokaklar, suç, trajedi… Her zamanki gibi başka başka konularda yazıyordum. Yurt dışındaki yayıncımı bekletmeden birkaç seçenek olacak şekilde yeni metinler gönderiyordum. Her şey harika gidiyordu. İyi para kazanmaya başlamıştım. Birçok sevenim, hatta kargoyla resim ve imza isteyen takipçilerim vardı. Ülkeyi ziyarete geldiğinde başka şehirden sadece beni görmek için gelenler vardı. Her şey harikaydı. Ancak ben mutsuzdum. Burası benim evim. Bu benim dilim. Bunlar benim insanlarım. Aynı tecrübeleri paylaştığım, aynı acılarda kavrulduğum insanlar. Onların her gün yaşadıklarını onlara anlatıyorum. Bu elime aldığım leş gibi kitaplarla benim öykülerimi kıyaslayamazsınız! Mutsuzum. Çünkü en çok burada olmak isterken bir tek burada yokum. Hala yayınevleri, yarışmalar, dergiler ödüllü öykülerimi değerlendirmiyorlar.

Hani şu çevirmen arkadaşımla yazdığım öykü vardı ya, büyük bir para ödülüyle beraber birincilik aldı. O saçma sapan, eğreti olarak yazdığım, başka dilden çevirircesine işe yaramaz hale getirdiğim metin. Hayalim gerçek oldu. Mutluydum. Arkadaşımla bir gece onun evinde oturduk. Bana o metni yazdırdığı masadaydım. Bu ülkede ünlü olmayı hala o kadar istiyor musun diye sordu bana. Anladın mı şimdi bunca zamandır ne demeye çalıştığımı dedi. Daha somut bir kanıt sunamam sana. Şimdi eğer bunu gerçekten istiyorsan kendini böleceksin kardeşim. İki başka adam olacaksın. Bir tarafın sen olmaya devam edecek ancak çok büyük savaş verecek kendini kaybetmemek için. Diğer tarafınsa işte bu metne dönüşecek. Onlar gibi yazacaksın. O yarışmaları kazanan abartılı şeyler gibi. O eline aldığında acıyarak baktığın kitaplar gibi. Burası ne istiyorsa onu yazacaksın. O biçimde yazacaksın dedi. Anlamıştım. Bataklıkta gül büyümezdi. Sadece lotus. Ben de lotuslar ekmeye karar verdim.

Şimdi ülkenin en tanınan yazarlarından biriyim. O dil her yerime yapıştı. Kendimi kaybetmemek için ne büyük savaşlar verdim, arkadaşımın o zaman dediği gibi. Yurt dışındaki işi kaybetmemek için, kendi yetiştirdiğim, doğru olduğuna inandığım yapımı bozmamak için… Sonunda başardım. Bir yanım yazarken o ellerime yapışan, vıcık vıcık kelimelere bulandı. Ve bu beni oldukça ünlü yaptı. Diğer yanımsa eskisi gibi kaldı. Aşk, cinayet, tarih… İnanın nasıl yazdığınızın önemi yok. Yayımlanmak mı istiyorsunuz, birilerini tanıyın, azıcık isminiz duyulsun yeter.

Kendimden utanıyorum. Artık sadece kendim olamıyorum. O dil kendime de bulaştı. Ben birbirime karıştım. Ama tüm hayallerimi gerçekleştirdim. İnsan hayallerini gerçekleştirmek uğruna bu denli çirkinleşmeli midir sahiden? Belki de hayatım kendiliğinden o saçma romanlara dönmüştür. Bense elleri yapış yapış kelimelere bulanmış baş kahramanımdır. Beni affedin, kafanızı şişirdim.

Başlıktaki fotğraf: Lilartsy

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Cemil Kavukçu: “Öyküleri uzaklarda ara..Faruk Duman
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Serhat Uyumaz

7 Mayıs 2025

Bu Kez Uzakta Değil

“Alo. Abi yeni uyandım. Gece ben mi seni aradım, sen mi aradın?”“Serhat dostum, ben aradım. Evde misin?”“Evet. Her zaman olduğu gibi.”“Sizin oralardayım müsaitsen çay içelim.”“Olur. Abi bana yirmi dakika ver.”“Tamam dostum.”Ağır nemli havada duş almak size artı bir şey katmaz. Kar..

Devamı..

Bir Karşı-Örgütlenme Biçimi Olarak 1 M..

Josef Kılçıksız

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024