“serin bir rüyanın hatırınadır çektiğim dünya ağrısı.”*
Üstümde kocaman bir gezegen, kollarımı kaldırıp duvarları itiyorum. Ben yukarı çıkmak istiyorum, onlar aşağım. Uzun bir yol, yürümek için adım atıyorum. Ben ileri, adımlarım geri. Ya da donup kalmış sol ayağım sağ ayağımın arkasında öyle. Henüz açmamış çiçekleri koklayıp papatya falları bakıyorum. Sevmiyor çıkmıyor hiç çünkü sapını da koparıyorum. Rastladığım tüm mezarlara çömelip dualar okuyorum. Toprağa başımı yaslayıp uykuya dalıyorum. Rüyalarımda minicik bir kız çocuğu ile ip atlıyorum, seksek oynuyorum. Terleyerek uyandığım her gün ateşten havale geçirmek üzere olan bir oğlan çocuğunu duşun altına sokuyor annem. Henüz yanımda kimse yokken avazım çıktığınca bağırıyorum, ben bile duymuyorum. Gördüğüm rüyalardan bahsedeceğim, sana ait olup sensiz uyanamamalardan. Yıllardır bu korkuyla yaslıyorum başımı yastığa. Pişmanlık mı dolu içim, yok ben doğru olanı yaptım masalıyla mı avutuyorum kendimi, hiç bilmiyorum. Geçmedi, bitmedi, bu yağmur hiç dinmedi diyor şarkılar. Aklımı yitirmemeye çalışıyorum, hepsi bu. Sosyal medyadan neden bu kadar uzaksın diye sorar durur arkadaşlarım, dayanmaz adını aratır seni tekrar görüp yaramı kanatmaktan korktuğumu kimseye söyleyemezdim. Nasıl oldu bilmiyorum ama birkaç Sezen şarkısından sonra bir hesap açtım ve buldum seni, rüyalarımda oyun oynadığım mavi gözlü kız çocuğu çıktı karşıma, nasıl yani dedim, saçımdan beyaz bir tel düştü yere, alnımın daha çok açıldığını hissettim. Diğer fotoğrafları görüntülediğimde güzeller güzeli kadın… Ne yapacağımı bilemedim. Kaç şişe içtiğimi bilmiyorum. Uyuya kalmışım. Aslına bakılırsa hiç uyanmamışım ben yıllar yılı. Hep bu kör uykuyla yaşamış durmuşum. Sabah tüm titizliğini dağıtmış bahçeye, gece yüzümü çizdiğim kesiklere bırakmamış gün kendini. Gülümsüyorum usul usul, yaşam olsun diye geçiyor içimden yağmur, gülüşüm deniz kokuyor. Nefesim de bulut, yumruk. Zamanın bu kadar hızlı geçeceğini ve geçmişe parçalarımı savurup parçalanacağını bilmezdim hiç. Kış mevsiminde yeşiller dağıtıyorum bahçeye, renk tuzağında güller, tutsan beni, koklasan, koklasan, ömür boyu. Ömür boyu günah olacağım değil mi, seni sevmek haram diye geçecek okuduğun kitapta. Dua dua döküleceğim defalarca. Cehennemin uğruna. Oysa hep hazırdım senin ateşinle yanmaya. Ben hazırdım da, sen beni korkularımdan gelip çıkarmadın. Şimdi yavaş yavaş anlatacağım sana hepsini, hayat beni tüketmek için yıllarını harcadı, öyle birkaç cümleye dökeceğimi düşünüyorsan, düşünme. Çünkü ilk defa, belki de ilk defa hissedeceksin beni bu kadar. Kesiklerimi dikeceğim söylediklerimle. Gözlerine bakacağım, fotoğraftan da olsa, tam içine. Kalbimdeki salıncağa bineceğim içindeki uçurumda, seviştikten sonra korkacak ve iteleyeceksin, biliyorum. Düştüğümde tekrar önüne, et kırıklarım batacak ayaklarına. Üzüleceksin, kendin için üzüleceksin… Bugün mutluluk diye yaşadığın şeylerin benim umutlarımı yok etmenle oluştuğunu göreceksin. Söylenmemiş şarkılar ve okunmamış kitaplarla başlayacaksın hayata. Ağzından çıkan her söz neden geçmedi sayfalara diye kavga edecek seninle. Herkesin kurduğu cümleleri, sen başka şekilde kuracaksın, sesin çatlayacak gökyüzünün inadında. Söz de erkeğim ya, kıvrılacak belim ellerinin arasında, yalnızca senin ama yalnızca aşkın. Herkese hiç kimsenin bakmadığı gibi baktım, öteki oldum. Yoruldum evet ama bu bendim, kıvrak tenimle, dokunduğunda hissettiğin vücut hatlarımla bendim ve sadece sana aittim. Tutunabilmek için sen bilmeden kaybolduğum çukurda günlerce umut yağmurları biriktirdim. Islandım ve öyle temizlendim. Uyurken parmaklarımı gezdirdim dudağında, sana dokundum. Uyumuyor muydun yoksa evet uyumuyordun, hiçbir zaman hem de, sana aittim ve sana ait olmaya izin veren sendin. Uzun boyun, gözlerinin altındaki doğuştan sürmenle salona girdin. Cüzdanını arka cebinde taşıyanı ne güzel dedim. Bu kalçalar, bu gözler, o dudaklar... Daha önce hiç duymadığım bir koku sardı içimi. Kokudan başı döner mi insanın, çok uzun sürdü. Başımı döndürene dokunamadım, parçalanırım diye korktum teninde. Parçalarımıza ayrılacaktık bir süre sonra ya da parçalarımızdan bütün olma şansı verecekti hayat bize, seçim bizimdi. Parça parça kaldık. Eski taş evini anımsıyorum, balkon korkularında beni öpmeye başladığın saatleri, yapma dur dedikçe biraz eğleneceğiz diye dudağından dökülen cümleleri, sonra kocaman bir aşkla bana dokunuşunu ve ne zaman kendimi öldürmek istesem o dokunuşu düşünüp hayata tutunuşumu... Yapraklar savruluyor bahçeye, bir taş diğer taşa nasılsın iyi misin diye soruyor, iyi diye cevap veriyor diğeri, kafa kafaya çakışıyorlar sonra, sesleri yayılıyor etrafa, çat çat. Bugün mü ah! Bilgisayarın başında ne kadar kalabilirim, daha kaç gün geçirebilirim bu fotoğrafların karşısında. Gülümsüyorsun uzaktan bakınca, oysa bir tek ben biliyorum o gülümseyişin altında yatan acıyı. Benden kaçışını, bir aşkı yoktan sayışını sadece ben biliyorum Düğün fotoğrafında karına sarılırken boynun sağa doğru savruluyor. Orada, bıraktığım iz hâlâ. Tam boynunda, geldik gidiyoruz yazıyor Farsça, benden bir şeyler, benden binlerce iz var daha. Bütün bu izleri düşünerek devam edebilirim, belki, biraz daha. Günlerdir bu fotoğrafların karşısındayım, çayın dem kokusu sardı odanın içerisini, mutfaktan çıkıp salona geldiğimde, tam köşende oturuyorsun, her sabah iki fincan koyuyorum masaya. Her sabah kavga ediyoruz. Ben ince bardakta içerim diye öfkeleniyorsun. Üşenmeden gidip değiştiriyorum. Döndüğümde gitmiş oluyorsun. Yuttuğum nefesine tutunuyorum ve öyle çıkıyorum bu evden. İş yerine vardığımda bir hüzün var hep gözlerimde, kimsenin nedenini bilmediği. Anlam veremiyorlar hayatıma kimsenin girememesine. Çok yakışıklıymışım ben, öyle diyorlar. İçimde putlaştırdığım adamı görmüyorlar. Kaç gündür çok yoruluyorum, bir yandan fotoğrafların karşımda hep, üst üste dört toplantıya girdim bugün, mülteci kamplarında yaşanan tecavüzleri anlatan bir araştırma yapıyoruz. Ötekilerin hayatına tutunarak yaşamaya devam ediyorum. Giden sensin, kalan ben aynıyım hâlâ. Birkaç saat sonra mesaj kutuna düşecek bu öyküyü al ve yıllarca sakla, benim sana saklandığım gibi. Gözlerim kapanıyor usul usul. Kalbimin sesi duyulmaya başlıyor. Güm pat çat. İrin akıyor kasıklarımdan, giriyorsun uykularıma, gidiyorsun sana dokununca. Utancım yaslıyor başını karnına, yeni yetmiş tüylerini kokluyorum, ellerimi gezdiriyorum göğsünde, biraz daha yukarıya gidip gözyaşımı arıtıyorum koltuk altında, beni uyandırma, burada kalayım, hayatım boyunca. çenemde titreyen cesetsiz bir ölüm. gülmek, aynı zamanda ağlamak arasında kalmış apış aramdaki ter. dua gibi süzülüp günah gibi dökülüyor üzerine. parmaklarım göbek deliğinde bir orman. kasıklarında kaybolup orada tekrar doğmak istiyorum. beni bağışla. girdiğim bütün günahlar için al yanına. cennet varsa şayet irin dolu bu ağlama, yeniden can bulmalı omuzlarında. * Birhan Keskin





