Kişisel tarihlerle tarih bütünleştiği zaman bireylerin entelektüel konumu sağlamlaşır. Yoksa hayat, tarihi yeniden yazanların bellek yitimiyle zayıflayarak sürer.
Düşüncenin özgürce oluşabilmesinin ve kendini dışavurabilmesinin önündeki kısıtlar, özellikle devletin bütün hayatı cendereye soktuğu günden bugüne yaşanan en önemli sorunlardan. İnsanın toplumun herhangi bir parçası olmaktan çıkıp kendi bireyliğiyle var olmaya başlamasını sağlayan nedir? Birçok neden elbette ama aralarından hangisi olmazsa olmazdır? Kendisine özgü düşünceler üretebilme ve onları dile getirebilme yetisini en başa yazabilir miyiz. Bir odak noktası oluşturan bu iki özelliğin ilki içe kapanırken ikincisi dışa açılmak zorunda. Sorun burada başlıyor.
Düşüncenin dışarı açılır açılmaz burnunun ucuna bastırılacağı kuşkusuz. Ne zamandan beri böyle? Devletin iktidar çevrelerini koruyup aşağıdakileri zapturapt altına almak için sımsıkı örgütlenmeye başladığından beri. O sopanın altından geçmeyi göze almak da var, kapıyı kapayıp içerde kalmak da. Aynı durumdan söz etmiyor ama Noam Chomsky de, genç üniversitelilerin önce uzun saçları, sırt çantaları, toplumsal idealleri ve dünyayı değiştirecek düşünceleriyle Harvard Hukuk Fakültesi’nden çıkıp yalnızca yaz aylarında çalışmak için Wall Street şirketlerinin kapısından içeri girerken, Bir günlüğüne traş da olurum, ceket de giyerim, kravat da takarım, dedikleri andan sonra yakayı nasıl kaptırdıklarını anlatıyor. Yalnızca Harvard’lı gençlerin başından geçmemiştir, düpedüz evrensel bir hikâye bu.
Zaman ve zamanın içindeki özel kültür alanları kendi yaşam biçimlerini yaratıyor. Bir kültürün yaşadığı değişim süreci, yaşam biçimini de değiştirerek sürüyor. Sözgelimi sosyalistlerin bu ülkede kendi içlerine kapalı hayatı, 1960’larda başlayıp 1970’lere devrolan özel bir biçimde yaşanıyordu. Bunun öncesi de var elbette ama kendine özgü davranış biçimleri, giysileri, ritüelleri özellikle 1960’lardan sonra daha belirgin olmuştu. Bugün küllenen o biçimler o günlerde anlamlıydı çünkü o alanı özelleştiriyordu, üstelik genel onayla yaşanıyordu. Bunlar sonra çözülmeye, adım adım kendini yadsıyan bir süreç yaşanmaya başladı.
Noam Chomsky
Chomsky, Michael Albert ile yaptığı ve Entelektüellerin Sorumluluğu adlı küçük bir kitap olarak yayımlanan söyleşisinde, hayat ile insanı ve entelektüel insanı bir arada değerlendiriyor. “Baskın olan kültürün içine çekilmek çok kolay. Çok da çekici,” diyor. Hayat güçlü elbette, başedilmesi zor ve bu hayatın hasmı, insan zihninin ürettiği düşünce. Eylemden önce düşünce. Egemen olan da hemen anlıyor ki, eylemi yaratan da düşünce. Önce onun çevresini sarmak, onu yalıtlamak gerek.
Yönetenler, bütün hakları kendilerinin verdiğini ikide bir belirtmeye bayılır. Birleşik Amerika’da köleliğe son vermek için verilen mücadeleye ülkenin seçkinlerinin bakış açısını şöyle belirtiyor Chomsky: “Köleliği sona erdirdik, çünkü öylesine yüce şahsiyetleriz ki köleliği sevmediğimize karar verdik.” Kürt sorununu mu çözeceksiniz, Her şey benim istediğim gibi olmalı, ben daha doğru çözerim, dersiniz. Siyaset her zaman böyledir, buyurgan ve sahte, başka türlüsü olanaksız.
Halkçı, popülist söylemi son kertede kızıştırarak iktidara geldikten sonra, aşağıdakileri tepelemek kolaylaşır. Bütün sermaye siyasetçileri böyledir. Gelin görün ki –Bakunin’den aktarıyor Chomsky– solda da yığınsal halk hareketlerinin gücüyle iktidarı ele geçiren yönetici entelektüel kadro da halkı itaat etmeye zorlar. Bunun tersine bir iktidar örneği var mı? En olumlu son örnek Sandinistalardı. Soldan gelen eleştirilere kulak asmadan, iktidarı silahlı mücadeleyle ele geçirdikten sonra bile genel oyun üstünlüğünü tanıdılar. Sonra Latin Amerika’nın neredeyse bütününü saran sol dalga da aynı tutum içinde kaldı ve bu elbette olumlu örnekler üretecektir.
Zamanımızın kahramanları halkın temsilcisi, lideri vb. olanlardan değil, kendisini sıradanlaştıranlar arasından çıkacak. Geçmiş, en radikal siyasetin en büyük savrulmalara neden olabileceğini de gösterdi. Radikal ümitler, karşılıklarını bulamadığında sert geri çekilmelere daha çok neden olabiliyor. Devrimci sol düşüncelere hem de sol içindeki karşıtlarına şiddet uygulamaya varacak kertede inanan pek çok kişinin, sonunda liberal ya da sağcı ideolojilere kolayca savrulduklarının burada da pek çok örneği var. Yaratıcılık hayatla sınanmaya gereksinim duymaz ama siyaset hayatın onayına zorunludur, yoksa hiçleşmeye başlar.
Bu arada siyasal hayatın devrimci solunda olup da zaman içinde yıpranmayan liderlerden söz ederken Chomsky’nin Rosa Luxemburg adını vermesi önemli. Ondan, “Kendisi, tarihte örnek olarak seçebileceğimiz insanlardan birisidir” diye söz ediyor Chomsky. Düşüncelerine değil, tutumuna inandığı için. Rosa Luxemburg ve Gramsci, en katı zamanlar içinde de eleştirel duruşlarını koruyabilen ender liderlerdendi. Bağımsız kalmayı başarmışlardı. Bilimsel sosyalizm geleneği içinden çıkıp bugün de saygıyla ve sevgiyle anılan, düşünceleri yeniden ve yeniden değerlendirilen iki lider olarak öne çıkmaları bundan.
1960’lardan sonra dünya solunun içine girdiği yeni dalga, bağımsız hareketleri edilginleştirmedi belki ama devrimci seçeneklerin dışındaki yolların etkisizleştiği bir dönem yarattı. 1970’lerin sonuna dek, dünyada sosyalist solun yükseliş dönemiydi bu. Dolayısıyla tekil amaçların örgütsel ve nihai amaçlara feda edildiği bir dönem de yaşandı.

Bireyliklerin geriye çekildiği nokta, entelektüelizmin yenilgisi sayılır mı? Büyük ölçüde. Bireyliğin olmadığı yerde bir aydın olarak kalınır elbette ama muhalif duruşlarını yalnızca sermayenin –sert ya da esnek– çeşitli iktidarları karşısında değil, iktidar olan sosyalizmin otoriter yönetimi karşısında da koruyamayanların, entelektüel niteliklerini yitirmesi kaçınılmaz olur.
Bu kopukluk ve çelişki durduk yerde olmaz. Siz iktidar amaçlı bir siyasal hareketin parçasıysanız, sonunda bağımsızlığınızı seçtiğiniz anda kendi iktidarınızla çatışmaya başlarsınız. Demek ki ancak varoluş biçimini iktidar amacının dışında kurgulayan siyasal hareketler kendi entelektüelleriyle sonuna dek barışık kalabilir.
Entelektüel duruşun güvencesi hem böyle bir hareketin parçası olmaktır, hem de entelektüel duruş herhangi bir hareketin parçası olma düşüncesiyle merkezkaç ilişkisi içindedir. Çözülmesi olanaksız değil ama zor bir paradoks bu. Üstelik tarihsel deneyimler gösteriyor ki iktidar, sopasını kendisine en yakın olanlara karşı kulanmaktan da kaçınmaz. Büyük acıların böyle yaşandığını Stalin deneyimi gösterdi.
Şurası gene de izlenmeye, anlamak için çaba göstermeye değer. Sonunda dünyada da Sisyphos tavrıyla sosyalizmin yukarı taşınmaya çalıştığı ve sürekli geriye gelindiği belli. Bu ülkenin siyasal hayatının son yüz yılı içinde, özgürlük ve demokrasi yolunda bir milim yol alınmadığı ortada. Onca karşılıksız özveriye, yitirilen kahramanlara, çekilen acılara karşın, ileri gidilemedi. Ne ki önemli bir çevrede aynı kararlılığın ve ümitlerin gene de sürdüğünü görüyoruz ve bunu anlamak gerekir.
Tarih, yaşanır elbette, onu bilinçli biçimde yaşayanlar için. Yoksa bir anlatıdır yalnızca, ilgi çekici hikâyesi olan. Kişisel tarihlerle tarih bütünleştiği zaman bireylerin entelektüel konumu sağlamlaşır. Yoksa hayat, tarihi yeniden yazanların bellek yitimiyle zayıflayarak sürer.






