Kürt Çoban 20. yüzyılın başında belli coğrafyalarda yaşayanların sadece karın doyurmak için bile olsa insanların neyi feda ettiğini ve hangi zorluklarla mücadele ettiklerini göstermesi bakımından değerli bir yapıt.
Romanlar, öyküler, şiirler ve otobiyografiler sadece bir edebi lezzet olarak karşımızda durmazlar, çıktıkları yerin ve tarihlerin bir tür bellekleridirler. Öyle ki hiçbir tarih kitabında insanla-insanlarla ilgili bulamayacağımız detayları bunlardan öğrenebiliriz. 20. yüzyılın başında bugünkü Türkiye ile Ermenistan ve Rusya sınırında kesişen topraklarda yaşamış insanların o dönemde toprak ve güç kavgalarıyla ilgili bilgiye muhtemelen birçok arşivden ulaşabiliriz. Ama hiçbiri o tarihlerde yaşayan ırgatların, sığırtmaçların, çobanların ve yoksul köylülerin çektiği zorlukları bir edebi yapıtta olduğu kadar bilincimizin derinlerine uzanmaz ve bununla birlikte yüreğimize dokunup bizi duygulara boğamaz. Bir edebi yapıt sırf bazı duygularımızı harekete geçirsin ya da şenlendirsin diye okunamayacağı, okunmaması gerektiği iddia edilebilir, buna karşı da çıkmam, çünkü bir yere kadar bu da doğrudur. Ancak bir romanın, bir öykünün, bir şiirin veya edebi kaygıları gözetilerek yazılmış bir otobiyografinin edebi lezzetinin yanı sıra içimizde yaratmış olduğu sızının güzelliğini ve ferahlığını da hiçbir şeye değişmem, bunu da inkâr edemem.
Bir okur olarak söylemeliyim ki Ereb Şemo’nun Kürt Çoban yapıtını roman olarak zayıf ama otobiyografi için dönemin insanlarının yaşantılarındaki zorluğu, bilinç işleyişini ve duygularının röntgenini çekmiş ya da çekebilme çabasını önemli buluyorum. Ereb Şemo bu yapıtı için “sadece otobiyografi” demiş olsaydı çok daha büyük bir yapıt olduğunu iddia edebilirdim, ancak kendi zamanının romanları arasında değerlendirildiğinde burada biraz zayıf kaldığını istesem de gizleyemem. Yine de Kürtçe yazan birçok otorite bunu ‘Kürtçe yazılmış ilk roman’ kabul ettiklerinden yapıtı önemli buluyorum. Kürtler ve Kürtçe için büyük ama dünya için aynı şeyi tekrarlamam biraz zor.
“Melagan kadınları arasında Paraşa adında çok güzel bir hanım vardı ve beni çok severdi. Ben ki henüz çocuktum, soğuktan tir tir titrerdim; yamalı, yırtık giysilerle köşelerde oturur, seherin karanlığında evlerden koyun toplar, otlatmaya götürürdüm ya, bu yüzden halime acıyordu kadın. Haftada iki ya da üç kez bana ekmek ve hıyar turşusu verirdi. Çocukları olmadığı için çektiğim sefaleti görüyor, halime acıyordu. Bazen de akşamları koyunları evlere dağıttığımda, Paraşa teyze beni çağırır, gizlice evine götürür, bana sıcak yemek verirdi. O çok iyi bir ev hanımıydı. Oysa, diğer Melagan kadınları evlerinin eşiğine bile yaklaşmamıza izin vermez, hatta bazen hakaret eder, ‘leş’ derlerdi.”
Çocuk Ereb Şemo’nun karın tokluğuna yaşamak için çektiği zorluğu ve sefaleti Paraşa Teyze’nin hikâyesinin anlatıldığı bölüme varıncaya kadar ki kısmı içimizi paralar ve tabii sonrasında da devam eder benzer zorluklar. Ahalinin (ağalar, din adamları, yasayı temsil edenler) ırgatlara, çobanlara, daha doğrusu yoksullara yaptığı zulmün haddi hesabı yoktur. Sefalet neredeyse her yerde kol gezer. Güçlünün zayıfı ezmekten açıkça çekinmediği, malını elinden alıp rahatça gasp ettiği katı bir dönem…
Aslında Paraşa Teyze’yle ilgili anlatılan her şey bu kadardır. Yine de bir edebi yapıt eğer özellikle yazarı için değil, hatta daha çok okuru için yazılmış ise Paraşa Teyze bu yapıtta yüreğime su serpen tek kişidir. Elbette çocuk Ereb Şemo’nun yaşama tutunma çabası da dikkate değerdir.
Sonuç olarak Kürt Çoban 20. yüzyılın başında belli coğrafyalarda yaşayanların sadece karın doyurmak için bile olsa insanların neyi feda ettiğini ve hangi zorluklarla mücadele ettiklerini göstermesi bakımından değerli bir yapıt. Paraşa Teyze’ye dönersek yine kapkaranlık bir gökyüzünde çok derinlerden görünen küçücük bir parıltı gibi insanla ilgili bir umudu yeniden içimde yeşertti, bunu da eklemek istedim.
Ereb Şemo, Kürt Çoban, Çeviri: Edip Polat, Dara Yayınları





