Ersan Aslantaş • Ege Mavisi Despina
27 Mayıs 2018 Öykü

Ersan Aslantaş • Ege Mavisi Despina


Twitter'da Paylaş
0

Kırmızı ışıkta durup sol tarafa bakınca birden içim cız etti. Elim yüzüm uyuştu. Kafam karıştı, telaşlandım. Sonra kafamı toparlayıp, “iyi ki bu yoldan gelmişiz” dedim. Yol boyunca kendi kendime söylenmiştim, afra tafra yapmıştım ama buraya gelince başka oldu içim. Aklımdan geçenlere anlam veremeden, şuursuzca bağırmışım: – Sağa çek, sağa çek! – Baba hayırdır, delirdin mi? Yol boyu sustuktan sonra böyle aniden çıkışım Ege’yi tedirgin etti belli ki. Tekrarladım, ne yapacağımı bilmeden: – Çek dedim sana! – Baba nereye çekeyim? – Işıktan çıkınca dur şu sağdaki boşlukta… Işık da ne uzun yandı Allahım. Biri beni bekliyor da, gecikirsem gidecekmiş gibi, bıraktığım yerde onu bulamayıp çok pişman olacakmışım gibi gerildim. İzmir’den İstanbul’a gitmek için en bilindik yoldan değil de, Soma-Savaştepe üzerinden geldik Balıkesir’e. Ege’nin Soma Adliyesi’ne uğrama inadı önce zaman kaybıydı benim için. Hem de “o yol kötü” diyerek diretmiştim. Baba! On iki yıldır görmediğim okul arkadaşımı ziyaret etmek istiyorum. Senin acelen ne? diye diklenince sustum. Ama şimdi… İyi ki buradan gelmişiz. Balıkesir’e buradan girerseniz Göğüs Hastalıkları Hastanesi’nin önünden geçersiniz. Eskiden Verem Hastanesi derlerdi. Kimsenin yaklaşmak istemediği, tavanları yüksek, dar ve uzun pencereli, kalın duvarlarıyla soğuk ve dingin tarihi binalar. İnsanlardan uzak olsun diye buralara yapılmış. Tepenin yamacında aşağıdan yukarıya doğru sıralanmış üç büyük binayı saran, içi sık çam ağaçlarıyla dolu geniş bir bahçe. Bahçedeki ağaç dallarında konuşlanmış kargaların sesi, buranın insanda uyandırdığı hislerle bütünlük oluştururdu. Yüksek bahçe duvarları içeriyle dışarıyı birbirinden ebediyen ayırmaya çalışır gibiydi. Çok değişmiş etrafı. Şehir burayı da yutmuş. Anlaşılan insanlar buradan eskisi gibi korkmuyor. Çevre değişmiş değişmesine de çamların arasındaki tarihi binayı görünce o tecrit edilmelere, terk edilmelere, canlı canlı defnedişlere benzeyen sahneleri çocuk aklımla anlamaya çalıştığım günlere döndüm. “Baba inecek miyiz, duracak mıyız? Ne yapıyoruz?” diyerek yanaştırdı arabayı Ege. Konuşmadan indim. Caddeyi geçip yokuşun başladığı yerde, bahçe kapısında durdum. Yokuş yukarı baktım. Yol aynı taş döşemeyle altmış yıl önceki gibi duruyor. Yokuşun sağında iki, solunda bir tane eski bina, tarihine tarih katarak kalmış. Girişte sola doğru yeni binalar yapılmış. Tost, hamburger kokuları saçan çirkin bir de kantin kondurmuşlar bu sözde yeni ama biçimsiz binaların önüne. Etrafa saçılmış masa sandalyelerde düzensiz bir servis var. Orada iki büyük kameriye olduğunu hatırlıyorum. Birinde omuzlarına siyah pelerinleri olan beyaz önlüklü doktorlar, hemşireler; diğerinde hasta yakınları otururdu. Bu yeni ilavelerin beni burayla buluşturan hatıralardan koparmasına izin vermeden bakışlarımı tekrar yukarıdaki tarihi binalara çevirdim. İlk adımı attım bastonuma dayanarak. Altmış yıl evvel arkamda bıraktıklarımın ağırlığıyla indiğim Arnavut kaldırımlı yokuşu, şimdi daha ağır yüklerle çıkıyordum… Ege arkamdan seslendi. “Baba geleyim mi?” Bakmadan sol elimin tersiyle. gelme diye işaret ettim. Geleceğinden emin olduğumdan mıdır bilmem, derin bir soluk alıp kararlı bir iç güvenle göğsümü doldurarak, yüzmesine güvenmediği halde kumsaldan sulara açılan çocuk gibi, tedirgin ama inatçı adımlarla yokuşu tırmandım. Binanın girişinde durdum. Taş merdivenler giriş katına çıkıyor. Oradan da koğuşlara sanırım. Merdivenlerin yanındaki soğuk, mağara gibi duran karanlık ise bodrum girişi… İşte tam da burası. Altmış yıl boyunca zaman zaman anımsadığım… Ama o zamandan beri ilk kez bu kadar yakın duyumsadığım sızının fışkırdığı mazgaldayım… İşte tam burası. İzmir’den Ayvalık’a neden taşınmıştık bilmiyorum. Fakat babamın o zamanlar sayılı birkaç şoförden biri olduğunu ve Ayvalık, Balıkesir, Edremit, Çanakkale yollarında arabalar sürdüğünü hatırlarım hep. Ayvalık’tan tekrar İzmir’e göç edişimizden üç dört ay önceydi bu mağarayla tanışmam. Cunda Adası’ndan dört saatlik sıcak ve tozlu bir kara yolculuğundan sonra babamın elini tutarak gelmiştim bu mağaranın girişine. Babam elimi tuttuğu bileğine bir küçük bohça geçirmişti. Diğer eliyle de Despina Hanım’ın koluna girmişti. Despina’nın bohçasında neler vardı hâlâ bilmiyorum ama minicik bir şeydi. Babam beni Despina’nın yanında bırakarak taş merdivenlerden çıktı. Yorgun bacaklarına güvenemeyen Despina kaldırım taşına oturdu. Babam elinde evraklarla merdivenlerden inip karşı binaya geçti. Bir zaman sonra yanında bir kadınla bize doğru geldiler. – Buyurun Despina Hanım, geçelim dedi babam. Koluna girip kaldırdı oturduğu yerden. Ben hemen bohçasını kavradım. Görevli kadın önde, arkasında babamla Despina, en geride ben bodruma girdik. İlk defa duyumsadığım bir kokuyla ürkütücü bir havanın içinde bulmuştum kendimi. Şimdi açıkça anlamlandırdığım ama çocuk aklımla tarif edemediğim sonun başladığı bir yerdeydik. Uzun bir koridor, sağda sıralanmış odalar hatırlıyorum. Aynı duygulara, altmış yıldır biriktirdiğim bir dolu hengâmeyi de ekleyerek girdim aynı kapıdan. Biraz daha aydınlık ama nemli, soğuk. Bir umutla Despina’yı görmeyi, bıraktığım yerde bulmayı istediğim odaya yöneldim. Okumayı yeni öğrenmiş bir çocukken “karantina” kelimesini ilk kez bu kapının üstündeki tabelada okumuştum. Şimdi aynı yerde “Röntgen” yazıyordu. İçeriden beyaz önlüklü genç bir kız, “Evraklarınız amca,” dedi. “Yok kızım,” dedim, duraksadım… İçeriye bakmaya çalıştım, kız şaşırdı. “Şurada oturayım biraz,” diyerek karşı duvarın dibindeki banka yöneldim. Kız telaşla, “Amca iyi misiniz?” dedi. “Tamam yok bir şey,” diyen sesini duydum Ege’nin. Girişte beni izliyormuş. Geldi yanıma oturdu. Konuşmadık. Ben Despina’yı düşündüm. Ah! yarım asırlık ömrüne sığdırdıklarıyla herkesin konuştuğu Despina Hanım ah! Karantinaya Despina’yı alan kadın, “Burası kadın odası siz çıkın beyefendi,” demişti babama. Babam bahçeye çıktı. Ben çıkmadım, kapı aralığından izledim. Hastabakıcı elbisesini çıkardı önce, ayakkabılarını, çoraplarını… Sonra bir terlik uzattı. Despina ortadan ayırdığı saçlarını, gelişigüzel ensesine toplamıştı. Kül rengi saçları alnını, gözlerini iyice örtmüş, öne eğik başı gözlerini hiç görünmez yapmıştı. Elbisesinin altındaki yakasız, beyaz iç giysisi soğuk bir vedayı anımsatıyordu. Karanlık, izbe odada azıcık da olsa parıldayan tek şey beyaz entarisiydi. Beklediğimi hatırlıyorum sabırla. Başını kaldırıp bakmasını beklediğimi. Hayatı Ege Denizi’nin iki yakasında geçmiş, yaşadığı aşk iki yakada efsane olmuş bir kadının, Despina’nın Ege mavisi gözlerini görmeyi beklediğimi, dün gibi hatırlıyorum. Hastabakıcı kapıyı kapattı sonra. Zihnimdeki resim, bunca zaman saklandığı yerden, ait olduğu yere asılmıştı şimdi. Ege hiçbir şey sormadan elimi tuttu. Sustuk.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR