Eliyle tekrar yokladı önünü. Islaktı.
Dere çok dallı bir ağaçtı. Yalnızlıktan buz tutmuş ıssız bir suydu. Kavaklar vardı sonra. Yer gök kavaktı.
Ses yoktu.
Pencerede henüz uyanmamış taze kar. Sabaha kadar yağmış yine. Hazır herkes uyurken köyün rüyasına yağıvermiş iki arada bir derede. Şimdi de masum bir uyku olmuş camın önünde yatıyor.
Neydi o? Tam bir şeyler olacakken... Silinip giden neydi? Islak bir öpüşmeye benzeyen... Sıcacık bir ten... Bir yerden düşmüş, düşmüş de bir şeyin içinde kaybolmuş... Neydi onu uyandıran? Islatan?
Kurumaz da şimdi!
Birazdan evde sesler başlardı. Önce çorba tenceresi uyanırdı, sonra bucaklıktaki diğer kap kacak. Hepsinden önce uyandırılmış, yarı uykudaki ocağın çıtırtısı yetişirdi onların arkasından. Bir çıtırtı alaca sofanın ortasına, bir çıtırtı mavi turuncu alazların sivri uçlarından sıçrayıp tavana, bir çıtırtı da duvarın yüzünden dolana dolana onun yattığı odaya.
Yatak ılıktı ama orası gittikçe soğuyordu. Kuruyacağı yoktu.
Önce kolunu çıkardı yorganın altından. Muhtar nefesine benzer bir soğuk koştu geldi; önce açıktaki kolunu sonra tüm vücudunu yaladı. İçi boydan boya buz kesti. Ama alışmalıydı. Daha bu neydi ki...
Usulca sıyrıldı yataktan. Çoraplı ayakları az önce aklından geçirdiği buz tutmuş derenin yüzüne değer değmez bıçak kesmişliğinde sızladı. Alışmalıydı. Uzun içdonunu yaza kadar çıkarmazdı da, yatarken yün fanilanın üzerine giydiği kolsuz kazağı çıkarsa mıydı?
Çıkarmadı. Üzerine anasının ördüğü yün kazağı, sonra ceketini, içdonunun üzerine de pantolonunu giydi. Orası hâlâ üşüyordu. Kurumamıştı, kuruyacağı da yoktu. Takkesini kafasına geçirdi. Buzun üstünde yürürcesine sofaya, oradan da kapıya yöneldi. Bastığı yer titreyebilirdi ama titremedi. Ses var mı diye bir süre durdu. Yoktu. Olmadığını gözleriyle de görmek için usulca döndü, oda kapılarına, ocağa, kendi bıraktığı boşluğa baktı. Kapıya uzandı, zerzenin soğuk mandalına bastı. Geçebileceği kadar araladı kapıyı. Kapı boyunda dar bir ak ışık düştü içeri. O aralıktan beklenmeyen acımış bir soğuk da ışığın ardından koşturdu. Ayakkabısına uzandı, belini doğrultmadan kapı önüne çıktı. Ayakkabısını giyerken kapıyı da çömeldiği yerden örttü. Ayağa kalkarsa evle birlikte bütün köy uyanırdı. Herhangi bir ses gelmediğine emin olunca doğruldu, birkaç adım attı.
Yer titriyor muydu?
Titremiyordu.
Kar sesi...
Bu olmamıştı işte. Hem ses çıkarıyordu hem de iz bırakıyordu. Gece yağan kar dünden kalan izleri silmişti. Yeni bir dünya yaratılmıştı; o da ilk insandı. Bu el değmemiş dünyayı bozacak, kirletecek biri olacaktı illa ki. Kirletecek kirli biri... Yapacak bir şey yoktu.
Yere basmadığını, ayaklarının ses çıkarmadığını, iz bırakmadığını düşünerek hâlâ rüyadaymışçasına yürüdü.
Yer titrerse köy de titrerdi. Köy titrerse dünya da...
Avludan çıkınca dünya iyiden iyiye beyaza kesti.
Kar yağmıştı kar; üşümüş, çok üşümüş damların üstüne. Evler masal dinlerken uyuyup kalmıştı, kafalarında takkeleriyle.
Yoğurtlu ıspanağa benzeyen bodur ağaçlar vardı köyün içinde. Tarlalara doğru da kurşunkalemle çizilmiş kavaklar. Tepelerin sırtında da aynı zavallı çizgiler. Yer gök kavak, yer gök pus. Güneş doğmuş ama o bile soğuğu görünce bırakıp gitmiş. Böylesi daha iyi. Ortalıkta kimse olmasın. Köpekler bile. Dururlar mı, işte koşup geldi iki tanesi. Oyun istiyorlar. Hem gözleriyle hem elleriyle sevdi onları. Onlarda da nasıl bir keyif; bir o yana bir bu yana zıplıyor, koşturuyor, kuyruk sallıyor, az önce açtıkları boşluğun içindeki oynak gölgelerinden yeni bir oyun alıp geri dönüyorlardı. Allahtan sessizliğin kıymetini biliyorlardı; bozmuyorlardı onu. Hadi artık yeter dercesine okşadı onları, köyü gösterdi, dönün dedi. Döndü köpekler. Söyleseydi ya onlara. Konuşsaydı ya. İyi olurdu valla.
Dereye yürüdü.
Anası uyanmıştır şimdi. Sabah namazından sonra babası da, o da yeniden yatarlar. Anası bir saat daha uyur, ama derin uyur. O yüzden duymamıştır onun evden çıktığını. Sonra kalkıp ocağı yakar, çorba tenceresi senin, helke benim kap kacak arasında dolaşmaya başlar. Sahanın tıkırtısını kuşaneye, küpeli kazanınkini ibriğe götürür getirir ki kızlar da uyansın, uyansın da bir işin ucundan tutsunlar.
Dere buzdan bir yol olmuştu; üzerinde de ince bir kar tabakası vardı. Yabancı olmadığı bu manzara, kış aylarında köyü ele geçiren bu bezgin görüntü yabanıldı yine de. Uzaklardan gelmiş, kimsenin alışmak istemediği bir misafirdi.
Evdekiler fark eder miydi yatağında olmadığını? Çorba hazır olana kadar nerden bileceklerdi yokluğunu?
Döndü, kar altındaki köye baktı. Kar bir uykuydu. Rüyasında kuytu bir köy gören derin bir uyku. Görünürde kimse yoktu. İyi. Hem olsa bile, bu mesafeden kimse tanıyamazdı onu. Kulaklarını takkenin içinde kaybetmiş bir karaltı. O kadar. O kadar mı? O kadar değil işte. Kim olsa merak etmez mi sabah sabah kim bu dereye aşağı giden manyak diye? Yolunu beklemez mi? Kime ne? Rüyamı kaybettim, onu arıyordum. Karışmadığınız bir o kalmıştı zaten. Ben size rüyalarınızı soruyor muyum? Günahlarınızı? Her gün ne halt yediğinizi? Aklınızdan geçenleri, düşlerinize uğrayanları soruyor muyum? Sıcacık yataklarınızda yatın işte, size ne dışarıda buz kesen garipten...
Yine de her an, her şey ters gidebilirdi. Öyleydi. Öyle olurdu. Adım atsan yer titrer, kirlenmişliğini herkes anlardı. Yediğin lokma haram olurdu. Kimin yüzüne baksan kirletirdin.
Hava bir bıçaktı. Kesiyordu. Dönse miydi? Ne diyecekti anasına? Nasıl diyecekti? Daha dün söylemişti. Bugün nasıl...Her gün her gün. Tövbe tövbe...
Bu kiri bir an önce suya teslim etmeli.
Kara gömülüyordu ayakları. Kaşlarında ve kirpiklerinde buz damlacıkları vardı sanki.
Başı kesik söğütler; gitmekten vazgeçmiş, köye yerleşip kalmış bir dere. Kardan bıkmış bir gök. İncecikten kavak çizgileri. Dallarında serçeler. Köyün içindeki serçeler mi bunlar? Ötün bakalım. Artık serbest. Köy uzakta kaldı nasılsa.
Güllü de görünmüyor.
Ne demişti yengesi?
Güllü’yü sana alalım mı?
Dalga geçiyor. Kızacağını biliyor ya. Onu kızdırmak hoşuna gidiyor. Ne fettandır yengesi...
Geç dalganı geç. Ben kupkuru, o, maşallah yemiş yemiş... Tövbe tövbe. En az yüz kilo çeker o be! Yatakta benden yana dönse halim duman. Ara ki beni bulasın. En az yüz kilo vardır. Kim alır onu?
Niye öyle diyorsun lan deli, belki yatağı iyidir. Öyle görünüşe bakmayacaksın. Belli olmaz o işler...
Belli olmuyordu o işler, evet. Ya o kadın...Yüzü yok. Yok da... Üzerine uzanmış mıydı? Sonuna kadar gidebilseydi keşke. Önünü avuçladı. Yoktu. Bir rüyanın peşinden çekip gitmişti.
Ayağıyla bir iki vurdu, kıramadı buzu. Daha hızlı vursa, ayağı suyun içine girebilir, ayakkabı ıslanırdı. Bir ayağı suyun içine girince dengesini kaybedip düşme, bir yerlerini yaralama, hatta sakatlama ihtimali vardı. Bir taş bulmalıydı en iyisi. Ya da bir dal parçası. Kar örtmüştü her yeri. Sağına soluna bakındı, taşa benzer bir şey göremedi. Söğüdün dallarından birini kırmayı denedi. Kırılan dalın sesini duyan bütün ağaçların şaşkınlıkla kendisine baktığını, bunu fark eden köyün de evden eve fısıldaştığını sandı. Bunca çatırtıyı çıkartan dal yaştı, kopmuyordu bir türlü. Sağa sola çeviriyor, çekiyor, zorluyordu ama dal ağaçtan, ağaç da daldan ayrılmıyordu. Bıraktı çaresiz. Elleri buz tutmuştu. Ellerine hohlaya hohlaya dere boyunda yürüdü. Nihayet bir kavağın dibine birikmiş dallar arasında kuru, kalınca bir sopa buldu. Buralarda su derin değildi. Tekrar ilk başladığı yere, yukarı doğru yürüdü. Şimdiden içi buz tutmuştu. Biraz sonra nasıl olacaktı kim bilir! Derenin derin olduğunu bildiği yere gelince çömeldi; sopayı, kırılma ihtimaline karşı alt ucundan iki eliyle sıkıca tutarak buza vurmaya başladı. Buzun altından coşkuyla akıp giden suyun sesi duyuluyordu. Yüzüne sıçrayan buz parçaları ateş gibi yakıyordu değdiği yeri. Hem vuruyor hem de çevrede kimse var mı diye dört bir yanına telaşla bakıyordu. Aynı yere bütün gücüyle art arda vurmaya başladı. Vurduğu yerden çizgiler çıkıyor, kayarak uzuyordu. Birden elindeki dalın altı boşaldı, az kalsın yüzükoyun düşüyordu. Suyla göz göze geldi. Su gülümsüyordu, hem de ne güzel gülümsüyordu. Baloncuk baloncuk gözleri vardı suyun. O da büyük bir hoşnutlukla sarmalanmış sıcacık bir gülümseme gönderdi. Deliği genişletmeye başladı. Elinin hemen altındaki su ona çok uzak göründü birden. Eliyle su arasında bir uçurum vardı. Sopayı vurdukça derinleşen, derinleştikçe yaklaşan bir uçurum.
Düşeceği uçurum daha geniş olmalıydı. Sığabileceği genişliğe gelinceye kadar buzu kırmaya devam etti.
Artık soyunabilirdi. Giysilerini asabileceği bir dal arandı. Kavağın alçak dallarından birini gözüne kestirdi; üzerinden çıkardığı giysileri asmaya başladı.
Daha şimdiden zangır zangır titriyordu.
Bir an önce suya girerse ısınacaktı. Acele etmeliydi. Etti de. Daha eli dala takmaya çalıştığı donundayken, ayakları ve onlarla birlikte bedeni dereye varmıştı bile. Sallanan dal, diğer dalları da silkelemiş, bir yere tutunmayı beceremeyen acemi karlar giysilerinin üzerine dökülüvermişti. Gidip çırpsa mı, suya dalsa mı, bilemedi. Böyle dal taşak buzun üzerinde dikilmeye devam ederse, tepenin arkasında pusuya yatan köyün Kızılderilileri korkunç çığlıklarının terkisinde ortaya çıkacak ve onu bu topraklardan kovacaklardı.
Besmele çekti, ellerini suya daldırdı. Suyun çağıltısı önce ellerine, sonra ağzıyla burnuna, yüzüne, kollarına, başına, kulaklarına, ensesine ve ayaklarına bulaştı olanca ayazıyla. Niyet etmiş miydi? Etmişti etmişti. Etmez olur mu? Buraya gelişi bile niyet değil miydi? Ah o çıplak kadın! Kimdi o? Sarılıp öpmüş müydü? Islak... Sıcaktı bedeni ama. Sıcak...Gözlerini kapatıp kendini delikten aşağı bıraktı. Yeterince geniş değilmiş ki, buza sürtünen bedeniyle biraz daha büyüdü delik. Büyüyen yerlerin acısını duydu. Nefesi kesilmişti. Bedenine değer değmez buza dönüşen sularla birlikte donmuştu nefesi. Kalbi de durmuş olmalıydı. Son bir çabayla kafasını da buzun altına çekti. Bir daha, bir daha. Üçüncü dalıştan sonra hızla çekti kendini dışarı. Bedeninden dumanlar çıkıyordu. Yüzünü göremediği o kadın da, sıcaklığı da, ıslaklığı da akıp gitmişti işte. Artık ölse de gam yemezdi. Tertemiz giderdi gideceği yere.
Bedenini saran dumanların uçuculuğunda giysilerine yöneldi. Ne kadar uzaktaydılar! Ayaklarının altındaki buz koşmak istiyordu ama ayakları direniyordu. Onlar direndikçe dalda duran giysileri titredi. Önce donunu giyerek ayıp yerini kurda kuşa göstermekten kurtulmalıydı.
Serçeler yok mu şu serçeler. Kabarık kabarık serçeler...
Silkelediği karların bir kısmını serçelere doğru uçurdu. Eli ayağına dolanarak giyinirken içine kar yağdı ve bütün organları yer değiştirdi. Soluğu ağzına sığmadı. Omuzlarını içeri çekip ellerine hohlayarak, ellerine biriken sözde sıcaklığı yüzüne sürerek hızla dereden uzaklaştı. Kızılderililerin saklanabileceği tepeye ulaşınca dönüp geriye baktı. Buzdaki delik olduğundan da büyük görünüyordu. Birisi balık tutmak için açmış olmalıydı. Görünmeyen suların çağıltısı her yerden duyuluyordu. Dişlerinin takırtısının peşi sıra yürüdü. Hızlanırsa ısınırdı. Hızlandı. Daha çok üşüdü. Gerçi daha çok üşümek nasıl olurdu, bilmiyordu ama koştukça üşüdü.
Ahıra gidip hayvanlara baksa. Gören, soran olursa öyle dese yani. Ilıktır şimdi orası. Ne güzel. Şu yaramaz serçeler bile oradadır. Bir de akılları yok dersin. Anası çoktan bakmıştır ahıra ya...
Çorba ne güzel tütüyordur. Sıcacık. Ağız yakmacasına. Yakmaz yakmaz; bir şey olmaz bu soğukta.
Aramışlardır şimdi onu. Nerdesin lan sen, sabah sabah?
Hava almaya çıkmıştım. İt misali buymaya.
Belli, İmir’in itine dönmüşsün.
Derken az önceki köpekler karşıcı çıktı. Karları sıçrata sıçrata, buharlar saça saça geldiler. Yeter bu kadar sessizlik dercesine şakacıktan havladılar. Sev bizi dediler. Bizimle oyna. O da, gidin başımdan, benimle oynamayın dedi, küstürdü köpekleri.
Avludaki ayak izleri donup kalmıştı.
Ahıra giden başka ayak izleri de vardı, onları görmedi. Koşturdu sıcacık kapıya doğru. Kapı yerine anasıyla karşılaştı.
Kara gömülmüştü ayakları. Kaşlarında ve kirpiklerinde buz damlacıkları vardı gerçekten.
Anasının içinin titrediğini gördü. Bir başka titreme de gözlerine vurdu kadının.
Deli oğlan, dedi, niye söylemedin?
Bir utanma geldi oğlanın üstüne, kıskıvrak yakaladı; buz kesmiş yüzünü kızartamayınca gözlerinin çevresinde dolanmaya başladı.
Oğlan gözlerini ne yapacağını bilemedi önce. En iyisi görünmeyen dereye doğru bakmaktı.
Baktı o da.
Kardı bu, bir daha yağardı.






