I
Fotoğrafa bakıyorum. Hiç tanımadığım yüzler. Çoktan ölmüş olduklarını tahmin etmek zor değil; eski, siyah beyaz bir fotoğraf. Çarşaflı bir kadın, kucağında bir çocuk, çocuğun iri siyah gözleri bana bakıyor. Kadın bir direğe yaslanmış, direkte okunması zor kur’an yazıları, direğin arkasında ağaç yaprakları. Kadın temiz giyimli, çocuk temiz giyimli; kadın, bir şeyler bekler gibi ötelere bakıyor. Bura neresidir, direk nereye aittir bilmiyorum. Tek bildiğim fotoğrafın Ara Güler’in elinden çıktığı. Fotoğrafın altında Zilo’nun hikayesi var. Şimdi Zilo’nun hikayesini okuyacağım. Zilo, Yaşar Kemal’in çocuk arkadaşı.
II
Fotoğrafa bakıyorum. Bir adam, sırtı bana dönük, uzun mu uzun bir kumsalda yürüyor. Gece. Hava sert, hava soğuk olmalı. Rüzgâr ağır paltosunun uçlarını kaldırmış. Cüsseli bir adam. Omuzlu, enseli. Sol eli ağzına kalkık. Belki de parmak uçlarında sigara tutuyor. Ağzına götürmüş sigarayı. İçimdeki ses gün ağarana dek yürüyecek bu kumsalda diyor. Yürüyecek ve düşünecek. Sarı sıcağı, yoksulluğu, haksızlığı, Hürü Ana’yı, çelimsiz Memed’i, ezilen sınıfları, aç mideleri, yorgun yüzleri düşünecek. Cesur ruhuyla, cesur kafasıyla, cesur sesiyle düşünecek. Bir ömrü verecek bu düşüncelere ve ölümsüz bir anıt dikecek.
III
Fotoğrafa bakıyorum. Siyah bir örtü var küçük kızın kafasında, omuzlarında da bir odun çubuğuna geçirilmiş iki ağır güğüm. On yaşında var mıdır bu kızcağız? Beyaz bir entari geçirmiş bedenine, çarıkları da döküldü dökülecek. Çarıklara dikkatle bakıyorum. Arkada, bir kadın, parmağıyla kızı işaret ediyor. Anası olmalı. İyice eğildim fotoğrafa. Zannederim yüzünde bir öfke var kadının. Kıza söyleniyor, “Hemen git gel, daha onca iş var,” diyor olabilir. Fotoğrafa bakmak daima bir ihtimal doğurur. İstanbul’un yükseklerinde yoksul bir yer burası, evler çatılarına kadar fakir, pencerelerine kadar perişan, sene 1975, deklanşöre basansa Ara Güler.
IV
Fotoğrafa bakıyorum. Esmer bir çocuk mağaza vitrinlerinden birinin önünde çömelmiş. Kalçalarında kısa mı kısa bir şort, üst kısmında ise perişan halde bir kazak var. Sol elini çenesine yaslamış, diğer eliyle de siyah kafalı beyaz bedenli küçük bir köpeği tutuyor. Yüzü tertemiz çocuğun ama bacakları, elleri kir ve yara içinde. Öfkeyle indirmiş kaşlarını kameraya. Neye öfkeli olsun bu çocuk? Belki arkadaşlarını, belki gün içinde başına gelen üzücü bir olayı hatırlamıştır. Sisteme, eşitsizliğe karşı öfkelenecek değil ya! Keşke yapabilse. Keşke bütün çocuklar ayağa kalkıp hakkını söke söke alabilse. Vitrinde ne mi var? Şık bir ceket, şık bir kravat, boğazlı şık bir kazak. Birazdan da şık bir kadın veya erkek mağazanın kapısını açar belki de. Güzel çocuğu görmeden güzel bir kazağa, güzel bir kravata koşarlar.
V
Fotoğrafa bakıyorum. Yol kenarına çekili bir araba tezgâhı. Üzerinde yüzlerce adi, plastik bilezik. Yedilerinde gösteren bir kız elini bu adi bileziklere uzatmakta. Esmer, kara gözlü güzel bir kız. Üst dudağında üç beş çıban. Gözleri kamerada. Üstünde on beşlerinde bir gencin giyeceği bir hırka. Yolun karşısında temiz giyimli erkek bir çocuk. Elinde bir paket tutuyor. Kocaman bir paket. Diğer elinden babası tutmuş. Gülüyor çocuk. Pakette ne var acaba? Bu yaşta bir çocuğun sıkıca tuttuğu poşette ne olur ki? Oyuncak mı? Bir kamyon, bir polis arabası, bir helikopter, bir kurmalı tren belki de. İnsan şu kıza baktıkça bir tuhaf oluyor.
VI
Fotoğrafa bakıyorum. Üsküdar açıklarında bir yük gemisi. Okyanusları aşıp gelmiş kadar asil bir duruşu var. Kocaman. Yıl kaç, niye buralara gelmiş, yükü ne bilmiyorum. Hikâyeler de böyle başlar ya. Önce hiçbir şey bilmeyiz. Sonunda aslında baktığımız şeyin bir resim olduğunu anlarız. Fotoğrafın güneyi sahil yolunu içine almış. İki çocuk el ele tutuşmuş. Biri kız, biri oğlan. Fotoğraf renkli olsa kız sarışın, mavi gözlü olacak, eminim. Çocuk esmer ve yakışıklı. Sevgili değiller, çünkü on yaşında bile yoklar. İnsan bu yaşta âşık olur mu? Olsa da ciddi bir işten kimse saymaz her halde. Kız, işaret parmağını göbeği hizasında kaldırmış, hafif bükmüş, oğlana bir şey anlatıyor olacak. Yürüyorlar. Nereye, niçin bilmiyorum. Siyah beyaz bir görüntünün içinde sahil boyu yürüyorlar hepsi bu.
VII
Fotoğrafa bakmanın güzelliği bir ânı dondurup ölümsüz kılmasında değil, fotoğrafta sergilenenlerle kendi kişisel deneyimlerimiz arasında kurulan özel bağda gizlidir. Yağmurlu bir İstanbul sabahında Galata Köprüsü üzerinde şemsiyelerine sığınarak yürüyen insanlara, yük taşıyan atların yüzlerine, bir büfenin önünde hızlıca bir bardak limonata deviren terli bir hamala, boğaza dizili onlarca gemiye, vapura yetişmeye çalışan dertli vatandaşa, balkonda temiz kıyafetleri ile annesine hınzırca ve mutlulukla sırıtan bir çocuğa, yol ortasında şaşkınlıkla durup bize anlam vermeye çalışan bir kediye, ağzında sigarası kafasında şapkası ve üç günlük tıraşıyla önündeki ayvaları satmaya çalışan tezgâhtara, güneşe karşı bir sandalyede uyuklayan ihtiyara, elinde bir çiçek üzerinde şık bir takımla ilk defa tanışacağı kadını bekleyen delikanlıya, evde dikkatle biraz da öfkeyle gazete okumaya çalışan babaya, beşiğinden bize sırıtan bebeğe, elinde çantasıyla uçaktan inen aktör görünümlü adama, başını kömür dumanının sardığı bir gecekondu mahallesine, yıkılmaya yüz tutmuş tarihi bir yapıya, yangının birini söndürmeye çalışan itfaiye erlerine ve meraklı gözlerle yangını izleyen vatandaşa, camda biriken yağmur tanelerine, ıssız bir sokakta cılız sokak lambasının altında elinde ekmek poşetiyle yürüyen aile reisine, gece boyu karın doldurduğu kayıkları kürekle boşaltmaya çalışan denizcilere ve şık, güzel bir kadına onlar bir hikâyeye benzediği için bakmak isteriz. Fotoğrafa bakmaktan hoşlanırız, çünkü fotoğrafa bakmak bize bir hikâye, bir resim olduğumuzu hatırlatır.






