Behiye Hanım bu sabah saat altıda gözlerini açtı. Penceresinden baktığında, denizlik mermerinin karla dolduğunu gördü. Gülümsedi. Gözü oğlunun duvardaki resmine takıldı. Oğlu beş altı yaşlarında, kardan bir adamın yanında asker selamıyla poz vermiş. İç çekti. Bu sırada Kıymet, pencerenin önünde kar tanelerini yakalamaya çalışıyor, yakalayamadıkça patileriyle cama vuruyordu. Behiye Hanım seslendi. “İkimiz de ancak pencerelerden kara dokunabiliriz Kıymet Hanım, sokağa çıkmak bana yasaksa sana da yasak.” Geçen kış karşıdan karşıya geçerken sol ayağı aksayıp düşmüş, aylarca alçıda yatmak zorunda kalmıştı. Oğlu da, o günden sonra tek başına sokağa çıkmasını yasaklamıştı. Kocasından kalma bastonuyla tülü biraz daha araladı, kar duracağa benzemiyordu. “En azından bugün yeni bir şey oldu Kıymet, kar yağdı,” dedi. Yeşil gözlerini yavaşça çeviren kedi, “Miyav,” dedi.
Doğruldu, yatağının ortasına oturdu. Romatizmadan şişmiş, kaşımaktan yer yer yaralar oluşmuş bacaklarını uzattı. Yüzünü buruşturdu. Yaralara dokundu, ateşe değmiş gibi ellerini çekerek hafifçe sıçradı. Dizlerinden yukarısını ovmaya başladı. On dakika boyunca devam etti. Sonra yana doğru eğildi, komodinin üzerinde duran metal kasenin içinde parmaklarını ıslattı. Kısa ama bakımlı, açık kestane rengine boyanmış saçlarını arkaya doğru yapıştırdı. Demir tarağını yavaşça saçlarının üzerinde gezdirerek her bir tutamını itinayla taradıktan sonra oturduğu yerde öylece kaldı. Bir süre karın yağışını seyretti. Kıymet boynundaki süslü kolyesinin şıngırtısıyla yataktan aşağı atladı, mamasına doğru yeltendi, yalnızca su içti. Behiye Hanım da kendi suyuna uzandı, yetişemedi. Vazgeçti, dönüp Kıymet’e baktı.
Yatağın yanına koyduğu bastonuna bakındı, göremedi. Bastonun, yatakla duvarın arasına düştüğünü fark edince kaşları çatıldı. Söylenmeye başladığı sırada anahtarın kapı kilidinde çıkardığı sesi duydu. Zehra Hanım gelmişti.
“Behiye Hanım teyzeciğim ben geldim. Nasılsın bu sabah inşallah? Allah’ım tez zamanda şifanı versin teyzem, ah yataktan kalkamadın mı sen?”
“Gel Zehra, şu bastonu ver bakayım.”
Bastonuna dayandı, ağır aksak adımlarla mutfağa yürüdü. “Aç şu perdeleri Zehra,” dedi. Topal ama atikti Zehra, “Hemen teyzem,” dedi, gülerek. Sonra buzdolabını açtı, sütü aldı, ocağa koydu. Tekrar buzdolabına bakmaya devam etti, eksikleri eline aldığı kağıda not etti. Altı bölmeli kahvaltılığı çıkardı, sofraya koydu. Sütün ısınıp ısınmadığını serçe parmağıyla kontrol ettiğini Behiye Hanım görünce, bastonu şaklattı sandalyenin ayağına.
“Elini mi soktun sen sütün içine Zehra!”
Zehra bastonun sesiyle irkildi.
“Yok teyzem, olur mu hiç öyle şey?”
Sütü her sabahki bardağına koyup, verdikten sonra cezveyi suyun altına tutarken alt dudağını ısırdı. Ellerini kurularken Behiye Hanıma döndü, “Bugün çok kalamayacağım yanında. Çocukların ütüsü, çamaşırı birikti iyice,” dedi.
Behiye Hanım başını salladı. Hızlıca kahvaltısını bitirdi. Zehra avucunun içinde biriktirdiği ilaçlarını bir bir eline verdi. Her biri için yarım bardak su uzattı. Sofrayı toplarken Behiye Hanımı salona geçirdi, televizyonun karşısına yatırdı. “Şu televizyonu açayım da, ses olsun sana evde.” Salondaki bütün perdelerin güneşliğini açtı. “Aydınlık olsun içerisi, bembeyaz görünsün.” Önüne öğle yemeğini koydu. “Akşam yemeğini de dolaba hazır ettim,” dedi. Evin içinde koşturmasından anlaşılıyordu, hemen gitmesi şarttı. Ne yapılması gerekiyorsa, özenle yerine getirip, çıktı.
Ardından salona giren Kıymet koltuklara baktı, tekli koltuğu seçti, zıpladı ve oturdu. Yerleşirken kendi kendine mırıldanıyordu. Behiye Hanım, “Ee bir zamanlar bizim de işimiz gücümüz vardı Kıymet, gidecek tabii,” dedi.
Behiye Hanım o “bir zamanlarda”, Fehmi Bey’in ütülerini eve gelen yardımcılara asla veremezdi, çünkü kocası bir tek onun elinden çıkanları beğenirdi. Aykut’un ödevlerini kontrol etmeden yatmazdı. Günün son sigarasını içerken, ajandasını kitap gibi okur incelerdi. Her gün, ertesi günkü dersine bir öğrenci gibi çalışır, mutlaka not tutardı. Hele veli toplantısı varsa, iyice özenir, kıyafetlerini geceden broşuna kadar hazır ederdi. Uzun saatler süren yemekleri vardı bir de. Her akşam sanki özel bir günmüş gibi yedikleri. Ama gün geldi, bunların hepsi bitti. Ne Fehmi Bey kaldı, ne ütüleri. Aykut, kendi oğlunun ödevlerine yardım ediyordu şimdi. Tek başına yediği akşam yemekleri de Zehra’nın telaşesine dahil oldu.
Kapının sesiyle evlilik programı sunan kadının sesi birbirine karıştı. Kapının sesi kısa, sunucunun sesi kesintisiz. Duvarlara baktı, onlar sessiz ama bakıyorlar. Dört duvarın dört ayrı gözü var. Televizyonun üstündeki ahşap guguklu saat tik tak, tik tak ediyor, her saat başında tam ortasından ahşap bir kuş çıkıyor, guguk guguk diye bağırıyor. Tam uyuklarken, her defasında yerinden sıçratıyor kadını. “Hay gözün kör olmasın kuş gibi,” diye söylendi yine. Bir gözü kısılı, dışarı baktı. Arabaların yokuş aşağı inerken kaydıklarını, çocukların yol kenarlarında kardan adamlar yaptıklarını gördü. Kıymet de başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Tekrar uzandı, ayak ucunda duran mor tüylü battaniyesini boğazına kadar çekti, iki elini yanağına yastık yapıp uyuklamaya devam etti. Kıymet tek patisini gıdısının altına koydu, iç çekip derin bir uykuya daldı.
Uyandığında kar yağmaya devam ediyordu. Hava kararmıştı. Yatağına geçmeden oğlunu aramak istedi. Doğruldu, bir bardak su içti. Televizyonda gürültülü patırtılı bir dizi başlamıştı. Silah sesleri insan çığlıklarına karışıyordu. Kumandayı aldı, kırmızı tuşa bastı. Sehpanın üzerindeki telefona uzandı. Anneler gününde almışlardı ona bu telefonu. “En pahalısından,” demişlerdi. Süslü de bir kılıf geçirmişlerdi. Fakat telefon eline büyük geliyordu. Zamanında açmayı beceremiyordu. Ekrana uzun uzun basıyordu. Telefon algılamıyordu. Sonra öğrendi, “Çok bastırırsan bozulur babaanne,” demişti torunu.
Kırmızı çerçeveli gözlüğünü aldı, burnunun iki yanına yerleştirdi. Kilit sesini duydu, parmaklarını ekranda gezdirmeye başladı. OĞLUM yazısına gelince, ahize resmine yumuşakça dokunduktan sonra telefonu kulağına götürdü. Çalıyordu. Gözlüğünü çıkarttı, gözlük boynunda asılı kaldı. Tam söylenerek kapamaya yeltenmişti ki, “Alo,” dedi Aykut.
“Oğlum, nasılsın?”
“İyiyim anne. Sen nasılsın?” dedi. Acelesi vardı, bir yandan birilerine bir şeyler anlatıyor gibiydi.
Telefonu uzaklaştırdı, “Nasılsın diyor Kıymet, söyleyelim mi,” diyerek kedisine fısıldadı. Kıymet başını kaldırdı, tek gözünü açtı, ona baktı, bir şey söyleyecekmiş gibi ağzını açıp esneyerek kapadı.
“İyiyim, ne olsun işte, her gün aynı, günler geçip gidiyor. Burada kar yağıyor, biliyor musun?”
“Zehra Hanım geliyor, aksatmıyor değil mi?”
Behiye Hanımın bakışları yere düştü.
“Geliyor sağ olsun ama elden vefa, zehirden şifa olmaz oğlum. Ne kadar olursa, yabancı neticede. Hem…”
Lafını kesti oğlu.
“Bir dakika anne.”
Bir dakika.
Telefonu göğsüne koydu. Derin bir nefes aldı. Şeytan tırnağıyla oynamaya başladı. Televizyonu açtı. Kavga eden çiftleri seyretti. İkisi de birbirine bela okuyordu. Oğlunun sesi gelince tekrar telefonu kulağına götürdü.
“Pardon anne, işteyim, çıkamadım hâlâ. Bir şey olmuş belli, saklama da söyle, para lazımsa gönderebilirim. Az geliyor falan mı dedi Zehra Hanım?”
“Yok, hiçbir şey lazım değil.”
“Başka bir diyeceğin yoksa seni bir saat sonra arayayım, olur mu? Acil bir toplantıya girmem…”
Devamını dinlemedi. Kapadı telefonu. “Şu unutma hastalığı bizi neden bulmadı sence Kıymet?”
Kıymet önce öne doğru gerindi, sonra sırtını kamburlaştırdı, hörgücünü çıkararak titredi, koltuktan aşağı atlayıp Behiye Hanımın ayaklarına sürtünmeye başladı. Behiye Hanım Kıymet’in başını okşadı. Yanı başındaki bastonunu aldı, kısa adımlarla yatak odasına yürüdü. Çenesi hafiften titredi. Yatağına oturdu, önce sağ sonra sol bacağını yorganın altına soktu. Bastonunu duvara dayadı. Bir süre pencereden yağan karı seyretti. Bastonu dayandığı duvardan kayarak, yere düştü. İrkildi. Bir süre de bastonu seyretti. Sonra başını usulca yastığına koydu. Üşüdü.