Garip Bir Hikâye
23 Şubat 2019 Öykü

Garip Bir Hikâye


Twitter'da Paylaş
0

Gri gökyüzüne rengârenk balonlar asılmış. İnsanlar kahkahalar atarak, uçan balonlardan aşağıya bakıyor. Eğleniyorlar. Yüksekte dengesini yitirenler çığlıklar içinde aşağıya düşüyor. Etraf kol, bacak, beyin kaynıyor. Kimse kimsenin umrunda değil. Benim de kimse umrumda değil! Ben sadece gökyüzüne açılan yüksek penceremden renk şölenini izlemeyi seviyorum. İçimde bir kıpırdanma oluyor. Balonlardaki renkler birden içimde açıyor sanki. Mavi, sarı, yeşil, mor, kırmızı, eflatun oluyorum. Griliklere tezat, renkli bir cümbüş yaşatıyorum içimde. Sürekli kapalı kalarak izlemek yetmiyor. Ceketimi alıp dışarı çıkıyorum. Kafam yukarıda denize kadar iniyorum. Bu arada hava yavaş yavaş kararıyor. Yıldızların katili sokak lambaları bir bir yanmaya başlıyor. Aldatıcı aydınlıkta meydandaki büyük ağaç canlanıveriyor. Koskoca kuru dallarıyla beni kucaklayıp kaçıracak bir canavara dönüşüyor. Çocuk olsam korkardım. Gece artık iyice iniyor üstümüze. Birkaç saat öncesinin renkliliğinden eser yok. Yaşam enerjimi yitiriyorum böyle vakitlerde, karanlık beni esir alıyor. Puslu, kirli, yapış yapış bir karanlık bu. Sevmiyorum. Yalnız da değilim oysa bu yolda. Cadde kalabalık. İnsanlar geçiyor sağımdan solumdan. Onlar bana benzemiyor, olsa olsa diğerleri. Bana benzeyen var mıdır içlerinde diye yüzlerine, dik dik gözlerine bakıyorum. Fark etmiyorlar bile beni, görmeden geçip gidiyorlar. Belki de hiç umursamıyorlar. Annem daha küçük bir kızken insanların yüzüne öyle dik dik bakmamı yasaklamıştı. Ayıp demişti, eteklerimi dizlerime doğru çekiştirirken. Ben ayıplardan geçeli çok zaman oldu. Çabam basit. Tekrar içime dönüp kendimi kapatmadan önce bir eş arıyorum. Benim gibi birini. Yok işte. Koskoca kalabalığın içinde hiç kimse yok! Hepsi birbirinin aynı bu insanların. Neyin kurumu bilmiyorum, öyle dimdik, sopa yutmuş gibi yürüyor kadınlar mesela. Adamlar lağım gibi ağızlarından yerlere tükürükler saçarak geçiyor yanımdan. Tükürdüklerine basmamak için zıplıyorum.

O sırada sarhoşun biri duruyor önümde elindekini bana uzatıyor: “İç iç rahatlarsın.” Haklı, rahatlıyorum biraz. “Gel,” diyor, yok diyorum. Şuradan gemiye bineceğim. Eve döneceğim. Elimi uzattığım yere bakıyor adam. “Hiçbir şey yok orada,” diyor. İnatla gösteriyorum, kafasını sağa sola sallayarak uzaklaşıyor. “Peki, peki… öyle diyorsan.” Gemiyi o da görmedi işte. Zaten ben de görmüyorum. Ama görmesem de ben dalgalardan yansıyan sesini duyabiliyorum. Birazdan orada olacak biliyorum. Şimdi hiçbir şey ama sonra her şey o gemi olacak. Şarhoş adam da eğer ayılabilirse bunu anlayacak. Kıyıya yaklaşıyorum. Yazın sahilden kimse denize düşmesin diye demir korkuluklar diktiler boydan boya. Düşmek istiyorum belki! Kim ki benim yerime karar veren? Bedenimi yaslıyorum demire bütün cümle. Ağacın gölgesi peşimi bırakmamış. Denizin üstüne yansıyan gölgeme sarmış kuru dallarını. Gölgem deli gibi çırpınıyor kurtulmak için. Çaresiz bir çaba. Deniz eksilmiş biraz. Çamur kaplamış kıyıları. Yosunlar bataklıklaşan suda ölmekten kurtulmak istercesine suyun üstüne salmışlar yapraklarını ağır ağır başlarını kaldırıyorlar.

Denize yansıyan gölgemin üstünden yüzerek bir martı geçiyor. Hey heyyy. Senin ne işin var orada? Martı mısın ördek mi? Martılar uçar, yüzmez öyle. Uçsana kuş, diyorum. Oralı olmuyor. O kadar kendinden emin ki konuşmaya tenezzül bile etmiyor benimle. Kıyı boyunca yüzüyor. Ben de yanından yürüyorum. Duruyoruz bir yerde, gölgem, ağacın gölgesi, martı ve ben. Martı dile geliyor. Ne duruyorsun gelsene, diyor. Ama bu karanlıkta benim için öyle bir boşaldı ki, diyorum, kendimi salarsam havaya, bırak denizde yüzmeyi uzaya kadar yolum var. Deli misin? Doldur o zaman ceplerini çakıl taşlarıyla, diyor martı, akıllı. Ağacın köklendiği yerden Virginia gibi çakıl taşları dolduruyorum cebime. Tam atlayacağım. Martıyı gözden kaybediyorum. Uzaklaşmış gitmiş. Koşarak yetişmeye çalışıyorum ama çakıl taşları dolu ceplerimle çok zor işim. “Ama dur atlayacaktım ben de.” “Geç kaldın,” diyor. Küçük bir taş iskeleye yaklaşıyor yüze yüze. Tas basamaklardan ilkine çıkar çıkmaz çırılçıplak bir kadın bedenine dönüşüyor beyaz tüylü bedeni. Öyle güzel ki. Ay ışığında parlıyor ıslak teni. Oysa memeleri sarkmış, teni buruşmaya başlamış, besbelli yaşlanmış. İnsanlar toplaşıyor başına, herkes hayran hayran izliyor onu. Az önce yanımdan geçerken beni görmemişlerdi oysaki. Kalabalığı yarıyor, ona doğru yürüyorum. Önce yüzünü seçemiyorum bu kadının. Sonra iyice yanına yaklaştığımda yüzünü dönüyor bana. Ama bu aynadaki benden başkası değil ki. İşte eşimi orada bütün çıplaklığıyla buluveriyorum.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR