“henüz yazılmamış şiirlerimiz,
döllenmemiş bebeklerimiz var bizim.” K. İ.
Gözüm bileğimdeki saate kayıyor sürekli. “Daha çok zaman var” diyorum kendime, “üç yüz altmış beş gün. İnce hesap yaptığımda da, sekiz bin yedi yüz altmış saat, yani beş yüz yirmi beş bin altı yüz dakika.” Neyse ne, bugün dertten, tasadan uzak, aylak aylak dolaşacağım, sigaramı tüttürüp, kalemimi tellendireceğim deniz kenarında. Gerçi son zamanlarda yazamıyorum, elim kolum kalkmıyor. Zihnimde zaman geri sarıyor bazen, çocukluğuma doğru. Ortaokuldayken babama, “Sınıfta herkesin saati var, bana da alır mısın?” dediğimde beni yüzüyle, sözüyle terslediği an geliyor gözümün önüne, genç haliyle, her zamanki öfkeli tavırlarıyla karşıma dikiliveriyor birden. Gün görmediğinden midir yoksa tünel’de yarısı yanmış pislik içindeki bir binanın karanlık odasında canını teslim ettiğinden midir bilmiyorum, kızamıyorum ona. Sonrasında Şilan Hanım hediye etmişti bu siyah deri kordonlu saati. Ona baktıkça kulaklarıma babamın sesi, gözlerime Şilan Öğretmen’in sevgi dolu bakışları yapışır hep. Akreple yelkovanı çalıştıkça, babamın içimde bir yerlerde yaşadığını hissederim, çalışmadığı zaman hayat durur gibi olur ama “ölüm de, korku ve acı gibi insanı yeni bir doğuma hazırlayan sancıdır belki de kim bilir?” diye düşünür, biraz rahatlarım.
Geçmişim, coşkum, sarsıntılarım, şiddetli aşklarım, dolu dolu yaşamım bir film şeridine sığabilir mi? Nasıl oluyorsa birçoğu içime yeniden doğmak için sıraya girmiş. Eminönü’ne varıyorum, hep bir şeylerin yarım kalacağı korkusunu taşıyarak. O tarafa bu tarafa koşuşturan insanların sesleri kulağımı deliyor. Ortalık kararmaya başlarken, bir an durup elimdeki kâğıda üç satır yazıyor, sonra Cihangir’de bodrum katındaki iki göz evime doğru yol alıyorum yalnızlığımın elinden tuta tuta. Hızlı hızlı yürürken, hayal etmek kurtarıyor beni. “Umuttan nefret ediyorum ama hayalin bir sirk çadırı olduğunu biliyorum. içindeki bir sürü alengirli ayrıntı, zımbırtı şaşkına çeviriyor beni. en çok geceleyin çekiyorlar dünyalarına. sabaha karşı uyuyorum çoğu kez.”
Eve giriyorum. Kitap kokusu yüzüme çarpıyor. Miyu, masadaki defterin üstüne tünemiş, duvardaki sineğe bakıyor. Bir yakalasa yutacak, o derece odaklanmış avına. “Gel bakalım,” diyorum, yetmiş gramlık yaş mamaya razı edip kucağıma alıyorum. Bitmiş şiir göz kırpıyor. “Gel sen de, derken ağıt gibi bir şey duyuyorum. Yarım kalmış şiirden geliyor. “Tamam, biliyorum, yazacağım o mısrayı, bak notlar aldım senin için, bir şeyler atıştırayım, geleceğim yanına,” diyerek pantolonumun cebindeki bükülmüş kâğıdı açıp gösteriyorum. Ağlıyor gözyaşı dökmeden, sessizce. Bitmiş şiir gülerek, “Bak beş kıt’an var, başlığın atılmış. Son mısran yok sadece. Bazı şeyler yarım kalır bu hayatta, niye üzülüyorsun ki?” diyor.
Tişörtümü, şortumu giydikten sonra takvimin halkasını 30 Haziran 2018’e geçirip doktorun bir gün önce söylediklerini temize çekiyorum. Duvara astığım dize gözüme takılıyor: “Haziran’da ölmek zor.” Böyle yazmış Hasan Hüseyin ama “Çok öldük Haziran”larda diyorum kendime.
Cep telefonum çalıyor, melodisinden annemin aradığını anlıyorum: “Oğlum, aradım, açmadın, merak ettim. Sulu köfte yapmıştım, sana getireceğim, evde misin?” diyor. “Yemeğim var, dünden biraz pizza kalmıştı,” diyorum. Sesimden yorgunluğumu anlıyor, azıcık susup yanağımdan öptüğünü söylemeden önce, “Tamam,” diyor.
Yeşil ışık veren abajurumun fişini takıp oturuyorum. Kalabalığız: Rimbaud, Nazım, Cansever, Süreya var masada. “Ah şairler, ah şiirler,” diyorum, kafamda onlarca “Son mısra” fink atarken. Camı açıyorum. Kediler, kuşlar geliyor cumbaya. Miyu ters ters bakıyor. Bir tas su koyuyoruz. Rüzgâr serinlik getiriyor içeriye. Sahaf kokusu dağılıyor. Aklıma bir cümle geliyor, not alıyorum: “Küçükken yaramazdı, derdi annem, evet, küçükken yaram azdı.” Büyüyünce de yaralarım azdı.
Bilgisayarı açıyorum. Tam yazacakken, “Belki doktor yanılmıştır,” diye geçiriyorum içimden, “hem doktorlar nereden bilecek her şeyi?” Gözüm yine ona kayıyor; kordonuyla zamanı bedenime bağladığım kol saatime. Nasıl da hızlı: “Tik tak tik tak tik tak ti...”. Tanpınar’ın, “Saat gibi olmak lâzım azizim” sözü çarpıyor kulaklarıma. “Korkmuyorum,” diyorum kendime ama yine de içimden gelen gerilimi bir türlü kontrol edemiyorum. Doktorun yanından ayrıldığımdan beri yirmi dört saat geçmiş. Koştu zahir zaman. Kaldı geriye sekiz bin yedi yüz otuz altı saat. “Dinlen, dur hele biraz, arkandan atlı mı kovalıyor?” diyorum yüzüne bakarak. Yarım kalmış şiir ağlıyor gözyaşı dökmeden, sessizce. “Tamam,” diyorum, “geleceğim yanına.”
***
Takvimin halkasını 3 Temmuz 2019’a geçiriyor annem. Doktorun söylediği bir yıl ne çabuk geçti? Çalışma odamdaki tek kişilik yatağımda sırtüstü yatıyorum. Ne sağa dönebiliyorum ne sola. Midem bulanıyor. Dün gece kustum. Aynaya bakıyorum. Nasıl da zayıflamışım. Bu ben miyim? Benden geriye gözlerim kalmış; bir çift siyah gözüm sadece. Bir avuç kalmışım, kuş gibi. Saçlarım dökülmüş, rengim sapsarı. Elmacık kemiklerim iyice belirginleşmiş. Hiçbir şey yiyemiyorum, askıdaki serum damla damla içime giriyor. Her geçen gün daha da zayıflıyor, güçsüzleşiyorum. Çöp gibi kalan bileğimden saatimi günler önce çıkardılar. Yanımda annem, kız kardeşim, çok sevdiğim yazar arkadaşım var, sevgileri, şefkatleri doktorun tedavisinden daha iyi geliyor, bir de döşümdeki Miyu’nun mırıltısı. Aylarca hastanede yattım. Doktor, “Bizim yapacağımız bir şey kalmadı,” deyince evime getirdiler. Dün banyo yaptırdılar. Kemiklerim batmış kardeşimin eline.
“Canının istediği bir şey var mı?” diyor annem kaşıkla ağzıma haşlanmış kemik suyu damlatarak. Dudaklarımı hafifçe aralıyorum, sesim çıkmıyor, dişlerim kilitlenmiş. Kemik suyu pijamama dökülüyor. Gözlerimle işaret edip, “Elini ver,” diyorum. Anlıyor. Yarım kalan şiirin olduğu kâğıdı sol elime tutuşturuyor. Avucunda küçücük kalıyor “elli beş”lik elim. Kemikleri çıkmış, kan alınmaktan damarları morarmış elim. “Kahrımı çeken miniğim, seni tamamlayamadığım için özür dilerim ama üzülme, bir mısra da yeter bazen,” diyorum. Ağlıyor gözyaşı dökmeden, sessizce yarım kalan şiir. Miyu’yu da üzerime bırakıyorlar. Hüzünlü Miyu. Elimle karnını kaşımaya çalışıyorum. Hiç sesi çıkmazdı, bağırıp duruyor. Yaş mama da susturamıyor.
Nefesim iyice daralıyor, daha önce duymadığım, hırıltılı sesler çıkıyor içimden. Telefonlar sürekli çalıyor. Cam açık. Bir düğün konvoyunun gürültüsünü duyuyorum. Ah bir kalkabilsem de gezebilsem şimdi dışarıda, martılarla konuşabilsem, Beyoğlu’na gidebilsem.
Saat kudurdu, kulağımı sağır edecek, gecenin dördünde çınlayıp duruyor: “Tik tak tik tak tik tak ti…” Kâğıdı büküp arkadaşımın avucuna bırakıyor, gözlerimle, “Yaz, bu şiiri öyküye çevir,” diyorum. Nihayet kitap kokusunu içime çekip gürültüyle derin bir nefes alıyorum, verdiğimi hatırlamıyorum.
***
“Ah oğlum, yüreğime ateş düştü, içimdeki türküler kesildi,” diyerek ağlıyordu annesi. Açık camdan sokağın sesi odanın koynuna dolmuştu: kedi miyavlaması, kadın hıçkırıkları, martı sesleri... Hoca, duasını okurken, annesi bana dönerek usulca:
“Kâğıtlar, kitaplar, nereye elimi atsam,
Kiminde yarım kalmış kiminde nasılsa
Bitmiş bir şiir”
dedikten sonra, bir şeyler söylememi beklercesine gözüme baktı. “Henüz yazılmamış şiirlerimiz, döllenmemiş bebeklerimiz var bizim,” dedim, onun sözüydü. Devam etti annesi: “Saatsiz duramazdı, hep saate bakardı, şu an bileğimde işte. Akrebi, yelkovanı çalıştıkça, onun kalbi atıyor sanıyorum. Gözleri açık gitti oğlumun, kapatamadık. Dermanım tükendi.” Elimi omzuna koydum. “Dün,” dedi, “bir şiirini yaktı. Çok uğraşmıştı. Konusunu sorduğumda, “Hayvanlar,” dedi, “hayvanlar anne.” “O geyikler, ceylanlar, kaplumbağalar, tilkiler, köpekler hepsi yandı, dayanamıyorum artık, bir tek kuşlar uçtu kurtuldu,” diyordu.
Bir ara, “Çalışma odasına bakayım,” diyerek kalktım; Ne vezin kalmış, ne kafiye. Miyu masanın üstünde, kalemi dişleyip duruyor. Kitaplarla dolu içerisi. Kiminin sayfası açık, arasına ayraç konmuş, kiminin üzerine kurşun kalemle notlar alınmış. Yarısı içilmiş kahve, gözlük yan yana duruyor. Duvarlara dolmakalemle özenerek yazdığı şiirlerini asmış. Yerde, ağzına kadar kâğıt parçacıkları dolu bir waliz duruyor. Duvardaki panoya yapıştırdığı bir cümleye ilişiyor gözüm: “Şiirlerim, bu riya toplumuna zarif bir tekme tokat olsun” ve hemen bitişiğindeki Wolfgang Borchert’nin bir cümlesine: “Evet, evet: Bu zıvanadan çıkmış dünyada, dönüp dolaşıp yeniden sevmek istiyoruz.”
Salona döndüm. Annesi, “İçim yanıyor kızım. Kuş kadar kalmıştı bedeni. Üç gün önce, Ölümden korkma, ben gidersem senden istediğim, Çalışma masam, bilgisayarım bu şekilde kalsın. Duvarlardan şiirlerimi indirme, yazdığım notları, defterlerimi, kitaplarımı sakla. Masanın üzerindeki bıçak şeklindeki ucu sivri kalemle, yerdeki açık walizimi yazar arkadaşıma ilet. Kol saatim bileğinde dursun hep. Arada bir odamın camını açıp kedilere, kuşlara su, mama ver. Yokluğumu belli etme onlara. Dikkat et, Miyu aşağıya atlamasın. Onu sevmeyi ihmal etme anne, cama gelen arkadaşlarını da,” dedi.


.jpg)



