Günbatımı Yaklaşıyor
14 Temmuz 2019 Öykü

Günbatımı Yaklaşıyor


Twitter'da Paylaş
0

Ağlamış mıyım? Yanaklarım ıslak. Gözüm açık uyumuşum sanki. Yaş dolu. Kirpiklerimi kırpıştırınca akıveriyor, aralarında dalgalanan kara bir leke. Evet, kirpiklerim var hâlâ. Hem de eskisi kadar uzunlar sanki. Aynaya bakmayalı uzun zaman oldu. Kara leke duruldu, gövdelendi. Duvarda asılı İznik tabağında, çiçeklerin ortasında yağız ata döndü. Alnında beyaz akıtması. Bir rüya görüyordum. Hatırlamaya çalıştıkça siliniyor. Şu at vardı galiba. Sırtım yorgun. Yalnızım. Kadın izne gitmiş. O zaman pazar bugün. Ne fark eder? Günler aynı odaya, aynı tavana, pencereye sığan aynı gökyüzü parçasına açılıyor çok uzundur. Televizyonda kabarık saçlı, mini etekli Hülya Koçyiğit avaz avaz şarkı söylüyor. Rüküş karı. Yapmacık şey. Birazdan kalbi kırılıp bedbaht olacak. O peruk kafadan atılacak. Kucaktan kucağa koşacak. Geçen haftaki film. Beyoğlu Güzeli. Oyuncuların kaçı sağdır? Benden yaşlı çoğu. Şimdi de cayır cayır konuşuyorlar. Bedriye Hanım da köpekleri havlamasın diye radyonun sesini sonuna kadar açıp giderdi evden. Nasıl bir geri zekâlılık. Saraydan çıkmayız diye övünür dururdu gerdanında Mahmutpaşa işi taklit kolyelerle. Başım ağrıyor. Dilim ürkütülmüş yılan gibi dönüp duruyor, ağzım kupkuru. Nerede bu kumanda? Sürahinin arkasına koymuş. Önünde kurumuş peynir, zeytin, reçel konmuş kahvaltı tabağı. Reçel yayılıp bulaşmış hepsine. Zar zor uzanıyorum. Hayatımı ince ince zorlaştırıyor kaltak. Cam kırıkları, kan, su, rezillik, acı. Neyse kırıp dökmeden kapadım televizyonu. Sağır kaldık sanki. Çıt yok. Sanırsın ki dondu hayat. Sonra sesler tomurcuklanıyor, bağırış, çığlık, gümleme, vırıltı, zırıltı, uğultu, uğultu, kent sesleri. Şımarık bir çığlık, pervasız kornalar, hoyrat bir motor, uçak, havlayan bir köpek. Hiçbiri uzun, kesintisiz, biricik değil. Yine de benden esirgenmiş bir barış var da ben...

Canım tatlı istiyor sabah sabah, esrarkeşler gibi, en adisinden bir kesmeşeker tuz buz olsun şu düzlenmiş dişlerimin arasında, çıtır çıtır parçalansın, yatırın otopsi masalarına, ooo bu şekerde boğulmuş, yok kanı boğulmuş, şekeri tavan yapmış bunun, hazırlansın cenazesi, iki kere felci perçinlemiş gövdesine bir de buradan vurmuş olmayan rabbi, hanımefendi annenizin beynini patolojik miyelin plakları, yok yok nostaljik plaklar sarmış, eski şarkılardan notalar dolu, iğrençsiniz, kulağından giren müzikler karışmış birbirine, bak cızırtılı bir cazın çengeline eski şarkılardan ağlak notalar asılmış, seke seke koş kız Hülya Koçyiğit gibi, hıçkırıklar içinde, kızım değil misin, ağla ağla...

Off çekeyim kendimi yukarı biraz, su içeyim bari. Saat kaç bilmiyorum. Geceden kalma ay gökyüzünde bir yerde hayalet gibi asılıdır şimdi. Döküp saçıyorum işte, elim titriyor. Kahvaltı tabağına da su dökülüyor biraz ne yapayım. İyi oldu. Peynir kupkuruydu zaten. Açık atıyor dolaba geri zekâlı. Kendi yemiyor ya. Ben de bugün hiçbir şey yemeyeceğim. Dünden kalma tabakları üst üste masanın üzerine yığıp bırakmış. Güzelim bağa, sedef kakmalı masamın üzerine. Piyanodan boşalan yere ittikleri. Geceden mi gitti bu? Peşine düşen eden yok nasılsa. Haftalardır yatak örtüsünü kanepenin üzerinden almadı. Kırmızı kadife döşeli Fransız kanepem, ateş kırmızısı. Her şeylerimi duvarın dibine itelediler. Tren gibi dizdiler. Masaların üzeri cam, porselen dolu. Akşam alacasında canlanmaya başlar hepsi yavaştan. Günbatımında ışıl ışıl yanarlar. Beğenerek almıştık hepsini. Yerini beğenirse nasıl da güzelleşirler. Şekilsiz bir şamata içindeler şimdi. Aslınıza rücu edin. Taş olun, kum olun, cesareti olan toprak olsun. Kızım kendi evinde asla izin vermez bu zevksizliğe. Ortada marifetli yatağım. Kıçı başı ayrı oynuyor. Pencerenin karşısında. Salonun ortasında saygıdeğer hastalığıma yer açıldı. Saygı duyun. Odama tıkılıp kalmayacakmışım, yara açmasınmış kabalarım. Sırtımın acısı ne zamandan var oysa...

Penceremin aldığı kadar seyrediyorum dışarıyı. Panjurun kapalı tarafında aralıklardan sızan ışıkta yol yol toz birikmiş. Karşı apartmanın üç katını görüyorum. Üst iki katın tül perdeleri hep kapalı. Pek temiz, pek tertipli. Aynı kadın temizliğe ikisine de gidiyor. Sinsice iki evi birbirine benzetiyor. Camlar silinip perdeler çekiliyor. Pek özenli. Tül kadar narin, ince bir şeyle görünmez hale gelmeyi nasıl da başarıyorlar. Benimkiler hep açık. Akşam güneşi onların camından yatağıma yansır hep. Erimiş altın gibi parlak, sıcak, bunaltıcı. Sanki sahneye çıkmışım. Görülür müyüm bilmem. Huzursuz olurum yine de. E batıya bakıyor bu taraf tabii. Yatak odam doğuya bakardı. Erkenden uyanırdım sabahları orada yatarken. Burada uyanamıyorum. Sabahları uyurken seyrediyorlar karşıdan zağar. Kim olsa bir göz atar. Akşam kapa, sabah aç demeye utanır oldum. Kendi düşünmüyor da koca kadın. En alttaki evin kalın perdeleri aylardır kapalı. Camların kiri kalınlaşmış iyice. Perdeler tozdan ağır besbelli. Örümcekler sarmıştır her yanını. Bir gün belki bir kafa perdeleri aralayıp...

Şimdi Seher olsa, uyandın mı abla taze çay demledim, derdi. Beni kucaklayıp camın önündeki berjerlerden soldakine oturturdu. Yorgun bir anne gibi kokardı. Issızdı sokak. Merdivenden bir yokuş. İnmesi çıkması zahmetli. Kızım o zamanlar daha sık gelirdi sanki. Sağdaki berjere otururdu. Döşemeliğinin havı hâlâ dökülmemiş olana. Bir hayal gibi gidip geliyor yine. Suskunuz hep nedense. Sanki uzamış bir dargınlıktan çıkmışız... 

Çünkü bir kızım biliyor aklım başımda, istesem yaparmışım gibi her şeyi, ikimiz biliyoruz sadece, susuyoruz, oda büyüyor bizi küçücük bırakıp, öylece camın kenarında suskun, istiyorum gözünün ucuyla bakmasın sokağa, bana, başını çevirsin, gözlerini kocaman açsın, hayret etsin, içim sızlıyor, karnım, memelerim sızlıyor, delik deşik koltuklar, büfelerin ayakları, ince ne varsa hepsinin dibinde kemirgen bir kurt, sessizce yok oluyorlar, sanki hiç ağaç olmamışlar, içlerine su yürüyüp yeşermemişler, ben hiç genç olmamışım, uyuyor musun anne, yok, ya, televizyonu açsam, yok, çıtırdıyor, inliyor, genleşiyor bizi saran ne varsa, tutunma onlara yavrum, kaçarın yok, yanımdasın, bak, yavrum demedim hiç, yapmacık geldi, alışmadım ya şimdi daha yapmacık geliyor, ben de konuşamazdım annemle, ama o beni pespaye bulurdu kanından değilim diye, zorla olmaz şekerim, asalet doğuştan, bak yetenek var da nasıl bıraktı piyanoyu, nereye gitse eğreti, neyse ki kocasını, olmadı doğru, onun yüzünden öğrenemedim anneliği, aramızı ben açtım ah yavrum, neler var konuşacak, niye gölgeler, karanlıklar aynı yerlere yığılır ki bir odada, yüzün seçilmez oluyor, sen gözlerini açmadan hayretle bir kez bile yüzün...

Diyor ki, Seher geceleri kalmıyor, başkasını bulalım. Geceleri yalnız olmaz. Seher de çay veriyor bize o sıra. Gözümün içine bir bakıyor. Annem, en iyisinin bile eline bırakma kızım kendini, derdi. Armut dibine düşer. Nasıl da benzedi kaderimiz. Onun ağacından çiçeklenmedim ama onun gölgesine düştüm, çürüyorum işte. Onca çocuk arasından beni seçmemiş boşuna. Pek mesafeli, pek asil bakışlıymışım. Tam istediği gibi bir damat da seçtim. Gölgesi ağır. Saygıdeğer, tıpkı hastalığım gibi. Zevkleri incelmiş. Olmadı bak. Soydur çeker, boktur kokar hanımefendi. Kötü taraflarım aynı sen nedense. Torununu benzetmeyi başardın kendine. Anlat desen üç yüz yıllık sülale sayacak. Sırf müziği sevsin diye Salzburg’a müzik festivaline gittik de orada hamile kaldım, dedim. Külliyen yalan. Ben inadına bırakmıştım piyanoyu. Yetimhaneden çıkmayı nerelere çıkardım bakın diyemesin, boğazında kalsın diye. Torununa sevdiremedin işte. Asıl onun içinde olmadı. Piyanomu da aldı gitti. Kapağı kapalı duruyordur. Bütün derdi gösteriş. En doğrusunu o bilir hep, anneannesi gibi. Halbuki ne tatlı, ne içli çocuktu küçükken. Koca koca açardı gözlerini. Geceleri yastığıyla gelip kıvrılırdı yanıma. Şimdi Güzel’i tutup getirdi başıma. Bir isim sahibine bu kadar mı yakışmaz. Güzel diye isim mi olur? Hayret ettim diye kin bağladı bana oracıkta. Yumuk, karanlık bakışlı. Tıngır tıngır konuşuyor. Nasıl aksan yarabbim. Sinsi sinsi keşfediyor evi. Evim, eşyalarım, ben ortak bir ruhumuz var da o yaklaştıkça sızlıyor, kanıyor sanki. Adımları ne zaman duraklasa evhamlar çoğalıyor içimde. Akşamları verdiği uyku ilaçlarını yastığımın iç kılıfında biriktiriyorum. Orada bir kılıf olduğundan haberi bile yok. Pasaklı. Geceleri deliksiz uyku çektiğimi sanıyor. Oysa bütün ev dinliyoruz. Zil çalmadan kapının çekinerek tıklatıldığını, heyecanlı fısıldaşmaların kısık, arsız gülüşmelere dönüştüğünü, uzundur yatmadığım pirinç karyolamın gıcırtılarını duyuyorum. Seher’in sirkeyle ovup ovup rengini açamadığı karyolam. Kederinden kararmıştır iyice. Abla, hırdavatçıya sat bence bunu, açılmıyor işte, derdi. Onun da az densizliği yoktu, bakma. Nasıl vereydim hırdavatçıya. Kimsenin değer bildiği yok. Sayvanını çıkarıp yıkadı, asmadı yeniden. Toz yüküymüş. Ben asmıştım onu ben. Malıma bile geçmiyor sözüm. Güzel hiç ovmuş muydu? Yok, nerede, sirke mi koktu ev? Çoban salatası bile yaptığı yok kahpenin. Uykularım delik deşik. Bir deri bir kemik kaldım. Gözkapaklarıma dikenler batıyor. Bazen dalar gibi olup hızla geri çekiliyorum uykunun arafından. 

Bir gece inleyip homurdanan su tesisatının sesiyle uyandım. Her gece kapıyı tıkırdatan fail odanın kapısındaydı. Sokak lambasının ışığı karanlığı seyreltse de yüzünü seçemiyorum. Elinde bir bardak, dolaşıyor pervasızca. Masanın önünde, sedef kaplamayı tırnağıyla kazıyor, Georgian stili büfemin önünde daha çok durakladı. Cam gülabdanı kaldırıp evirip çevirdi. Düşürecek diye yüreğim ağzımda. Pencereye doğru yürüyor. Sağdaki berjere oturuyor. Kızımın tarafına. Açık pencereden gelen esinti anason kokuyor. Çakmak aleviyle kızıllaşan erkek yüzü parlayıp kayboluveriyor. Yattığım yerde sigara kokusundan nefret ederim. Bir kor parçası inip çıkıyor ağır ağır. Kel, şişman, yorgun, nefes aldıkça tıslayan bir karaltı. Kalkıp yanıma geliyor. Sigarası, bardağı elinde hâlâ. Üzerime eğildi. Ne görecek? Nefes alsam ciğerlerindeki irine batmış, tütünle acılaşmış soluğu içime dolacak. Nasıl da pervasız. Sigaralı eli yüzümde. Balmumundan bir heykele dokunur gibi yanağımı itiyor hafifçe. Oysa titriyorum korkudan. Sıcak kül düşmesin diye sımsıkı kapıyorum gözlerimi. Bir uğultunun içinden geliyor sesi, “Vay didon. Bir sıkımlık canı kalmış.” Sallanarak çıkıp kadının yanına gidiyor. Erkekliğinin zirvesinden yuvarlanırken çürük bir dal gibi tutunmuş Güzel’e. Kalbim bedenimi, yatağımı, odamı sarsıyor. Uçurumdan düşüyorum, düşüyorum...

Kalbimdeki sinsi pıhtılar, hortumlar, ışıklar, yüzüme eğilen gölgeler, ağzımda yüzlerce kelimenin yükü, aç gözünü, aç gözünü, anne, anne, sus sus ağlama, direniyor bak, her şey bitmiş niye yaşıyor bu, iki iyiliğin biri ablam, Seher, Seher, bak bütün partisyonlar parça parça, gerek kalmadı soluyor kendi işte, bitmedi ah...

Konuşmam peltekleşti biraz, sesim birkaç oktav daha ince. Yoğun bakımdan doğru eve geldim. Kalbim bir pıhtı yollamış beynime. Ne kadar hoş bir armoni var aralarında. Âdeta bir kanon. Aman yaralara dikkat, diyor doktor. Bakıcı daha çok dikkat etsinmiş. Bir derinleşirse önü alınamazmış. Yine de kızımın içi rahat olsunmuş. Kızım da başımda, aklım da. Doktorla konuşurken İznik tabağındaki atın beyaz akıtması yıllar evvel yitip gitmiş kedime dönüşüyor. Duvardan atlayıp yatağıma giriveriyor. Koltuğumun altında bir sıcaklık. Sözünü bile etmiyorum. Beynim güzel oyunlar da oynasın bana. 

Tıknaz gölge her gece odamda artık. Hiç dolaşmadan rakısı ve sigarasıyla koltuğa geçip oturuyor, uzun uzun boş sokağı seyrediyor. Birbirimize alıştık. Sonuçta burası misafir ağırlama odası değil mi? Kapıdan çıkmadan her defasında dönüp bana bir süre baktıktan sonra odadan çıkıyor. Sohbete gelmiş de ben uyuyakalmışım gibi bir alınganlık içinde sanki. Perde kapalı bile olsa aralıyor. Sigara dumanı sokak lambasının ışığında mavi bir tül gibi süzülürken, uzaktan denizin kokusu, ıssızlaşmış kıyıdan, boşalmış sokaklardan, sızmış ayyaşların, umutsuz aylakların üzerinden, uykuya dalmış mahallemden geçip geceyi serinleten damlacıklarla odama yayılıyor. Küçücük bir kızken, misafirler gider gitmez dumanaltı olmuş odayı havalandırmak için annem pencereyi açtığında buz gibi hava içeri dolar, yorganın altında sevinçten ürpererek büzülürdüm. Mutlu, iri bir top olurdum. Şimdi de benzer bir ferahlık doluyor odaya. Aydınlık bir dolunay gecesinde yüzü ayan beyan göründü. Kel, yusyuvarlak kafası var. Basık burunlu, altdudağı sarkmış. Ağzı sürekli aralık, altçenesini rahat nefes alabilmek için hep öne çıkarıyor. Belli ki azrail soluklarını sayıyor. Gecenin ışığı keskin bıçak ağzı gibi, pırıl pırıl, masmavi. Yüzüme baksa göz göze geliriz. Gözlerimi kapasam uyumadığımı bile anlar. Koca yuvarlak kafası yorgun, yenik göğsüne düşüyor. Hafif hafif horluyor. Güzel panik içinde içeri daldı. Adamı hırçın fısıltılarla uyandırdı. Bana bir göz atıp çıkıyorlar. Atın alnı canlanıyor yine. Kedim beyaz, kar gibi atlıyor yatağıma. Koynumda bacaklarımı tırmalıyor. Pencere aralık, serin.

O gecenin sabahıydı galiba, bir halının zalimce dövülme sesiyle uyandım. Bir evi çekip çeviren muazzam güç. Tereddütsüz, merhametsiz, tiksintisiz. Bir seri katil kadar soğukkanlı. Benim mi dokunduğum her şeyde can saklıydı? O yüzden mi sakardım. İncitmeden parmak uçlarımla tuttuğum her şey kırılıp döküldü. Bir çöp yığınına döndü hayat. Üst kata taşınılıyordu. Apartman boşluğunda kızgın, bağırgan adamlar. Merdiven bir yokuşun ortasındaki apartmana eşya taşımak kolay değil. Güzel merak edip kapıyı açıp bakıyor ara sıra. Bodrumdan, binanın temelinden yıllarca su çekmiş, küflenmiş, çürümüş duvarların, paslanmış demirlerin, kırık dökük paslı borulardan sızan kanalizasyon sularının, kedi çişlerinin kokuları da eve dağılıyor. Uzun zamandır boştu üstteki daire. Seher’in zamanlarında varlığı duyulmaz genç bir adam yaşardı. Güzel’e kimin taşındığını sormaya çalışıyorum. Somurtarak altımı temizliyor o sıra. İlk geldiği zamanlar günde iki kez temizlerdi. Şimdi sadece sabahları bir kez. Her defasında onunla ortak sorunumuzmuş gibi titreyen parçalardan oluşan, ikimize de ait olmayan bu pelteleşmiş gövdeye, buruşuk birer torba gibi yayılan pörsümüş memelere sıkıntıyla bakıyoruz. Hiç göz göze gelmiyoruz. Sorum havada asılı kalıyor. Nereden bilebilir zaten. Benim de umurumda değil ama cevabı önümde ince uzun bir köprü olacak da bu utanca batmadan üzerinden yürüyüp kaçacağım. Odadan çıkarken, bir kadınmış, diyor hışımla. O çıkınca kedim fırlayıp kollarımı, bacaklarımı tırmalıyor. Dışarda gürültü artıyor. Boş bir daire seslerle eve dönüşüyor. Penceremin önünde rüya parçası gibi bir piyano asılı. Daracık merdiven boşluklarından dönememişler tabii. Bir vincin ucunda hafifçe pencereye yaklaşıp makara sesiyle yukarı çekiliyor. Pencereden içeri aldıklarını, odanın içindeki sürüklenişinden benim çalışma masamın tam üzerine yerleştirildiğini anlıyorum. Eskiden piyanomun durduğu yere. Bir süre kalır orada, yerine alışır. Yeni evinin sıcağına, soğuğuna, rutubetine. Genleşeceği kadar genleşir, büzülür, rahatlar, kanıksar. Ona ayrılmış boşluğu doldurur. Akortçu çağrılır. Kapağı pek açılmaz sonra. Piyanonun ardından Venedik işi kocaman bir Murano ayna karşımda asılı duraklıyor. Gümüş varakla kaplanmış yapraklarının bazıları kırık, soyulmuş, boş bıraktığı duvarda beyaz bir gölge bırakacak kadar eski. Düzgün sarılmamış. Arkası battaniyeyle desteklenmiş sadece. Gökyüzüne asılmış gümüş bir göl sanki. Salınıyor hafif hafif, çok yavaş çekiyorlar. Kaldırımın kenarında kurulu masaları görüyorum içinde. Eski emekli kahvesi değişmiş. Yeşil beyaz kareli masa örtülü masalarda oturan birkaç kişi var. Eğik aynada her an ekseninden kayıp sonsuzluğa yuvarlanacak bir dünyanın kenarındalar. Yokuş bir uçurum. Yükseldikçe rengi yitmiş binaların irili ufaklı pencerelerini, yokuş boyunca sıralanmış solgun ağaçları, gökyüzünü parçalayan düzensiz isli çatıları, eski, soluk bir mendil ucu kadar çerçeveye giren uzaktaki puslu denizi görüyorum. Her şey aklımda kalandan daha küçük, köhne, soluk. Yavaş yavaş yükselince ağarmış saçları, kül rengi yüzüyle beyaz yatakta yatan yaşlı bir kadınla göz göze geliyoruz. Düştüğümüz derin kuyudan birbirimize bakıyoruz. Mavi atlas yorgandan başka renk yok sanki. Bir lanetten kaçırır gibi hızla çekiyorlar yukarı. Akşama kadar sürüyor evin yerleşmesi. Sürüklenen eşyaları seslerinden tanıyorum. İnce, tok, kaba. Terk ettikleri evde bırakılmış boşlukların yasıyla ağırlaşmış. Üç taşınma mı bir yangındı. Ben hiç taşınmadım. Aynı evin içinde değişti hayatım defalarca. Kötürümlük ilk yangın. Kocamın, kızımın gidişleri öbür yangınlarım. Ne kadar incelmişti şefkati. Değdiği yeri biçecek kadar. Başkasına duyduğu aşktan çok şefkatiyle parçalandım. Belki de nezaketiyle. Asil kocam benim. Yok, aşkını değil yerini buldu. Yine de... Ölünce bağışlamadı kızım. Anlatmadım ki hiç. Ah kızım. İçimde bir yara gibi açıp öylece de büyüyen çocuk. Son gelişinde yaralarıma baktı. Tırmık izlerini görünce Güzel’den şüphelendi. Sesimi çıkarmadım. Belediyenin sağlık hizmetlerini çağıracakmış beni yıkamaları için. Güzel’in beli iyi değilmiş. Hayvan. İtfaiyeyi çağır bari. Kalçalarımdaki yatak yaraları işliyor, sırtım acıyor. Bir evlada alışır gibi alışacağım kurtçuklarıma. Alışmayacağım. O gidince, Güzel telefonda bağıra çağıra konuştu. Anlamasam da biliyorum dediğini. Kendi temizlesin orospu, diyordur, verdikleri üç kuruş, çektiğim eziyete bak, diyordur. Yemeğimi getirince sen bacaklarını mı çiziyorsun, diye soruyor. Abla benden şüphelendi, niye yapıyorsun, diyor. Kedimi ele vermiyorum. Verdiği ilacı ağzımdan çıkarıp saklıyorum.

Günbatımı yaklaşıyor. Zamanıdır. Üst katta kadın evine geldi. Ayakkabılarını çıkarmadan içeri girdi. İnce, sivri topuklarla yere sağlam basarak bir yanlıştan dönmüş gibi yürüyor. Sağlam bastığını sanıyor. Oysa yerden ne kadar uzak, ne kadar derin boşlukların üzerinde. Taşındığından beri ilk kez piyanonun tuşlarına dokundu. Chopin’in noktürnünü çıkarmaya çalışıyor. Introyu geçti. Fa diyezden klakson sesi çıkıyor. Akort bozulalı uzun zaman olmuş belli. Absolute kulaktı benimki. Tüm seslerin notasını şıp diye bulurdum. Piyano içinde müziğin sonsuz varyasyonlarına gebe ama vaat ettiği sesi çıkaramayacak. Trillerde takıldı, vazgeçti çalmaktan. Sönmüş bir tutkuyu hatırlamayı başka hayal kırıklıklarının sonrasına erteledi. Yastığımı başımın altından zorla çekiyorum. İçindeki ilaçları yatağımın üzerine silkeliyorum. Bardakta hâlâ suyum var.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR