Her öykü bir rüyadır, ben rüya tamircisiyim.
Başkaları gördükleri rüyaları yazar. Ben onların kelime yanlışlarını, cümle düşüklüklerini düzeltirim.
Çalıştığım yayınevinden bir aylık izin aldım. Zor oldu ama kararlı olduğumu görünce izin vermek zorunda kaldılar. Romanıma başlamak için bir otel odasının yalnızlığını tercih ettim. Ne yazacağımı bilmiyorum. Bilmediğim bir kentte tren garından çıktıktan sonra rastladığın ilk otele girdim. Üçüncü katta, garı gören bir penceresi olan odayı verdiler. Duvara dayalı masayı pencerenin önüne çektim. Bilgisayarımı açtım. Uzun süre bilgisayara baktım, oysa trende karşımda oturan yaşlı adamın yüzündeki çizgilerde hikâyeyi görmüş, yol boyunca kafamda tüm romanı bitirmiştim. Şimdi ise aklımdakileri yazıya dökemiyorum. Düşündükçe tutarsız geliyor. Oysa trendeyken her şey ne güzel akıyordu. Sonunda zorla da olsa birkaç kelime yazdım. Dağınık yazıyordum, aklımı bir noktada toplayıp yazamıyordum. Akşama kadar yazdığım bir paragraf bile değildi. İkinci günün sonunda kafamı hâlâ toplayamamıştım. Gelirken suyun aktığı gibi yazarım diyordum, bana gerekli olan sessizlik, sakinlik diyordum. Bunlar bana yetmiyor, başka bir şeyler lâzım. Fiziki ortamı sağlarsam yazarım sanıyordum, Olmuyor. Bir türlü rüya görmemi tetikleyecek olan karmaşa oluşmuyordu.
Cep telefonum çalıyor. Yazar bir arkadaş, iki gündür bana ulaşmaya çalışıyormuş. Yeni bir roman yazmış. Nasıl ulaştırabilirim diye soruyor. Her zamanki gibi mail adresime gönderebilirsin diyorum. Başka bir şehirde olduğumu, kafamı dinlemek istediğimi söylüyorum. Şehirde bir tanıdığı olduğunu, ona uğrayabileceğimi söylüyor.
Ertesi gün yine yazamadım. Belki açık havada yazmalıyım diye düşündüm. Şehri tepeden gören kaleye çıktım. Bir çay bahçesi yapmışlar, henüz sabah olduğu için kimse yoktu. Bir çay söyleyip, defteri önüme açtım. Bembeyaz sayfaya baktım. İlk cümleyi yazarsam gerisi gelecek, biliyorum. Ama o ilk cümleyi yazamıyorum.
Yürümeliyim. Yürürken düşünmek daha kolay oluyor. Hesap için garsonu çağırdım. Hesabı öderken nedense aklıma yazarın bana verdiği telefon numarası geldi. Tepeden şehre inen dolambaçlı yolda yürümeye başladım. Önce aramam diye düşünüyordum ama yapacak başka bir işim olmadığını anlayınca aradım.
Şehrin merkezinde buluştuk. Beni evine götürdü. Bahçe içinde tek katlı bir evdi. Bahçesinde kökleri bazı yerlerde toprağın yüzüne çıkmış, yaşlı, yorgun görünen bir ağaç var.
Oturmam için koltuğu gösterdi. Geçen hafta çocuklarının ve eşinin köye gittiğini, yaz tatillerini orada geçireceklerini, kendisinin işi olduğu için onlarla gidemediğini, izin aldığı dönemlerde gideceğini anlattı. Konuşmaya devam ediyordu. Köyünü, gençliğini özlediğinden bahsetti. Ben duvardaki resimlere bakıyordum. Pencerenin yanındaki duvarda yüzüne denk gelen yerde kalemle çarpı yapılmış yaşlı bir adamın fotoğraf asılıydı. “Baban mı?” dedim. “Evet.” dedi. Konuşmasına devam etti. Devamlı konuşuyordu. Onu dinlemiyordum, kulağıma çarpan kelimelere göre başımı sallıyordum.
Arkamdaki duvarda cam çerçeve içinde bir kol saati vardı. Merakla baktığımı görünce;
“Saati babam on beşinci doğum günümde hediye etti.” dedi.
“Niye takmıyorsun.” dedim.
“Bu ucuz saati takmıyorum çünkü benim babam pinti, huysuz, çekilmezin önde gideni…” dedi.
Oradan ayrıldığımda sormak istediğim çok soru vardı. Babandan nefret ediyorsan onun verdiği hediyeyi niye saklıyorsun? Üstelik görünen bir yerde kutsal bir emanetmiş gibi bir çerçeve içinde saklamış. Nefret ediyorsun ama seviyorsun. Zaman farkı olmadan iki duyguyu da aynı anda yaşıyorsun.
Hemen otele döndüm. Bilgisayarımın başına geçtim. Artık su gibi akışkanım, takılmadan, bulanmadan yazıyorum.






