"Bir anı yazarken boş ekranın aynasında kendime, hayatıma ve en çok sevdiğim insanlara bakıyorum. Anı yazarken duygular gerçeklerden daha önemlidir ve dürüstçe yazmak için şeytanlarımla yüzleşmem gerekir."
Jhumpha Lahiri’nin İtalyanca olarak kaleme aldığı anı türündeki kitabı In Other Words (Diğer bir Deyişle) Antonio Tabucchi’nin bir epigrafıyla başlar: “Farklı bir dile ihtiyacım vardı: Şefkatin ve derin düşünmenin mekân olduğu bir dile."
Pulitzer Ödülü'nü kazandıktan sonra yaratıcı kurguya yoğunlaşan Lahiri bambaşka bir dilde yazmayı denedi. Hint kökenli göçmen bir ailenin kızı olarak Londra’da dünyaya gelen ve üç yaşında ailesiyle Amerika’ya yerleşen yazar çok dilli bir yazı hayatına elbette alışıktı. Ancak bu kitabı yeni bir ses arayışını dile getiren ve onun İtalya sevdasını kağıda geçirdiği bir eser olarak gündeme geldi. Ana dili olan Bengalce ve İngilizceden sonra kendini ifade etmeye zorladığı bir dilde kitap yazma denemesinden “tekrar yazmayı öğrenme ve katı bir disiplin süreci” olarak bahseder. “Yeni bir dil bilmek, bütün dikkatinizi vermek için kıyıdan ayrılmalısınız. Can yeleği olmadan. Sağlam zemine bağlı kalmadan” (s.27).
Yazmak eğer kıyıdan biraz olsun uzaklaşabilmeyi göze alanların serüveniyse, okyanusun ortasında açıkta, bazen küreklerden birini düşürüp yapayalnız kalmak da o serüvenin ayrılmaz parçası olsa gerek.
Aklıma üç yıl önce giriştiğim İngilizce yazma serüvenim geldi. Dissonance or Harmony isimli kitabımda bazı denemelerde Türkçe düşünmüş, İngilizce cümle kurmuş, bazılarını ise doğrudan İngilizce kaleme almıştım. Amerikalı editörüm o zaman bu kitabın ilham veren anı ve kişisel gelişim kategorisine girebileceğini söylemişti. Her iki dilin birbirinden farklı yapısını zihnimde birleştirip duygu ve düşüncelerimi bir potada eritmeye, kakofoniden harmoniye giden iç yolculukları kendimce evrensel kılmaya uğraşıyordum. Kitabın üç ana bölümü, müzik ve metaforlar eşliğinde bu yolculuğa hizmet ediyordu. İnsan birkaç dilde düşündüğü ve yazdığı takdirde farklı anlatı evrenleri arasında adeta bir uzay yolculuğu yapıyor.
Jhumpa Lahiri kitabında yaşadığı duyguları, düşünceleri ve nostaljiyi inşa etmekten, dile bağlılığının kendi yarattığı bir durum olduğundan söz eder. Bir dilde anlatamadığımızı bazen bir başka dilde daha rahat ifade edebileceğimizi, her dilin özgün yapısıyla bir ruh durumunu ve duyguyu temsil edebileceğini ispatlar.
Joan Didion ise yaşamak için kendimize hikâyeler anlatışımızı, hikâyeyi gerçek kılma çabamızı dile getirmiştir.
Kurgu dışı yaratıcı bir hikâye anlatmak için anı, otobiyografi veya biyografi türlerine başvururuz. Salgın günleri bazılarına günlük tutma alışkanlığı kazandırmış olabilir. Günümüzde çoğunluğun özgünlükten uzak benzer eğilim ve uğraşların peşinden gittiğini hesaba katarsak, tutulan güncelerin ne kadar birbirlerine benzeyip benzemediklerini tahmin edebiliriz. Yine de bazı günlükler yazıldıkları devrin önemli olaylarına ilişkin hem kişisel hem toplumsal anlamda tarihsel belgeler olacaklar ve değer taşıyacaklar. Oğuz Atay’ın, Sylvia Plath’in, Kafka’nın, Salah Birsel’in, Nurullah Ataç’ın günlüklerini elimize aldığımızda her birinin özgün entelektüel dünyasına, samimi itiraflarına, kırılganlıklarına nüfuz edebiliyoruz.
Sylvia Plath’in günlükleri, yazarın içe bakışını, iç dünyasına gizlenmiş düşüncelerini, duygularını ve günlük hayatının inceliklerini kaydettiği bir eser. Günlükler hiç bir zaman mutlu olmayabileceğini ama bu gece halinden memnun olduğunu itiraf ettiği cümlesiyle başlar. Plath, duyarlılıklarını, takıntılarını, rutinlerini, kırılgan kişiliğini dürüstlükle açığa çıkarmıştır.
Oğuz Atay, günlüklerinde ağırlıklı olarak Oyunlarla Yaşayanlar adlı eserin yazımında kendi el yazısıyla aldığı notlara ve Eylembilim romanı üzerindeki düşüncelerine yer verir. Bu iki eseri yaratma sürecindeki düşünce yapısına, sıkıntı ve iç sorgularına kulak kabartırız. Aydın ile halk ikilemi, doğu ve batı algısı gibi konular hakkındaki görüşlerini ileri sürerken, sıradan biri olarak yazarlığı sürdürmeyi istemediğinde israr eder. Disiplinlerarası okumalar yaparken Kanadalı psikiyatrist Eric Berne’nün eseri İnsanların Oynadığı Oyunlar'dan (Games People Play) ne kadar etkilendiğini anlatır. Oyunlarla hayatın ilişkisini dile getirir. Bazı şeyleri bilmenin değil özümsemenin öneminden, küçük kafa ve beden yaşantılarıyla büyük fırtınalar koparılamayacağından söz eder.
Anı ile günlük çoğu zaman birbirine karıştırılır. Günlük, günü gününe anları deneyimleme sürecinde yazılırken, anı, aradan zaman geçtikten, yaşanılanlar bir süzgeçten ve değerlendirmeden geçirildikten, duygusu düşüncesi anlamlandırıldıktan sonra şekillenen bir türdür. Anı, öznel ve nesnel nitelikleriyle kendi içinde bir kurgu ve akışa sahiptir. Yazarın duygu, düşünce ve ikilemleri ile iç mücadelesinin sayfalara yansımasıdır. Bize en azından bir süreliğine başka birinin hikâyesini uzaktan bile olsa deneyimleme şansı verir. Ayrıca aklımıza gelebilecek hemen hemen her duyguyu, hüznü, mutluluğu, acıyı, sevinci yaşamamızı sağlayabilir.
Diğerinin iniş çıkışı, debelenişleri, gözyaşları, kaygı ve kahkahaları aslında yalnız olmadığımızı, birbirimize ne kadar benzediğimizi anımsatır.
Paul Kalanithi doktorluktan hasta statüsüne geçtikten sonra, hayatı yaşanmaya değer kılan şeyleri incelemek için Son Nefes Havaya Karışmadan’ı kaleme almış, hayatının son dönemini bize yaşatmış, Jeannette Winterson ise mizahı tatlar taşıyan Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın isimli kitabı ile aidiyet, kimlik, yuva ve anne arayışına göndermeler yapmıştı.
“Bir anı yazarken boş ekranın aynasında kendime, hayatıma ve en çok sevdiğim insanlara bakıyorum. Anı yazarken duygular gerçeklerden daha önemlidir ve dürüstçe yazmak için şeytanlarımla yüzleşmem gerekir,” der Isabelle Allende.
Bizi tanımsız şeytanlarla yüzleştiren anılar, kişisel anlatılar, tek tek anlar değildir. Ama bu anları birbirine bağlayan olay örgüsü, çizgileri veya kalıpları ile anlamlı. Bazen kişinin kendisiyle ilgili önemli olan konuları belirlemesine veya sıradan olayları anlamlandırmasına izin verir. Belki de geride bir iz bırakma, yok olmaya, entropiye direnme ve yaşadıklarımızın bir çeşit kaydını tutma isteğimiz bizi günlük tutmaya ve anı yazmaya yönlendirir.
Sylvia Plath, on bir yaşında günlüklerine başlar ve otuz yaşında hayata veda edene dek bu alışkanlığına devam eder. Günlükler, süslü bir kapakla korunsa bile karalama ve not defterlerine dönüşebilir. Virginia Woolf’un günlükleri yazarlarla yaptığı zihinsel yolculuklardan, üst üste bekleyen okunması gereken kitaplardan, edebiyat sahnelerinden söz eder.
Woolf’un yazısını kıskandığı Katherine Mansfield gibi 1 Ocak tarihini (veya yılın ilk ayında hangi günde başlamışsak) atarak günlüğe başlamak fikri bize sıcak gelebilir. Mansfield girişte bu yıl bambaşka bir insan olmaya çalışacağını, verdiği sözleri nasıl tuttuğunu görmek için yıl sonunu bekleyeceğini yazmıştır. İnsanın iyi niyetli olup, yine de az şey yapabildiğini bize anımsatmıştır (s.10). Belki de içimizdeki muazzam enerjiyi ortaya çıkarma potansiyeline sahip metinlerle kendimizi yeniden inşa ederek örselenmiş ruhlarımızı ve yaralarımızı iyileştirebiliriz.
Kaynakça
- Lahiri Jhumpa, In Other Words, Translator. Ann Goldstein, Alfred A. Knoph and Alfred A. Knoph, Canada, 2016
- Plath Sylvia, Günlükler, Çevirmen: Merve Sevtap Ilgın, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2012
- Atay, Oğuz, Günlük, İletişim Yayınları, 1987
- Mansfield Katherine, Bir Hüzün Güncesi. (1904-1922), Can Yayınları. Çevirmen: Şadan Karadeniz, 1994






