Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

25 Eylül 2017

Öykü

Hakan Ergül • Barbari

Hakan Ergül

Paylaş

49

0


Birdenbire yerle bir olan o koskoca binanın altından nasılsa sağ çıkmayı başaran bir avuç insan. İriyarı bir kadının ezilmekten kaçarken elinin tersiyle çarpıp bir kenara fırlattığı o sıska kız çocuğu.   – Gözünü aç. Aç gözünü! Kaşlarını kaldır demedim, gözünü aç yeter. Bana bakıyormuş gibi bak ama gözüme bakma, uzakta bir noktaya doğru.   Gözlerimi açabildiğim kadar açtım, burnuma kadar giren kadının, bir eliyle kafasının arkasında işaret ettiği, bak dediği noktayı bulmaya çalışıyorum. Gösterdiği yerde, kapının üstünde küçük bir televizyon asılı, gemide gördüğüm tek televizyon bu, ona odaklıyorum gözlerimi. Arada elindeki feneri yüzüme tutunca, günlerdir kötüleyen gözlerim iyice körleşiyor, ne doktor kalıyor, ne televizyon. Neyse ki feneri söndürüyor sonra, gözümdeki parlak karanlık zayıflıyor. Önce kadının zümrüt gözleri, bembeyaz tenindeki pembe küçük sivilceler, koyu kırmızı ruj beliriyor, sonra ekrandaki görüntüler netleşiyor. Patlamanın üstünden saniyeler geçti, yıkılan binadan dışarı uğrayanların yerini, tozun merkezine doğru koşanlar alıyor. Yardım edebilecekler mi? Kurtarılacak bir hayat kalmış mıdır? Üstünde lime lime pijamasıyla genç bir adam, kavrulmuş kollarını iki yana açmış kameraya doğru yürüyor. Sahip olduğu bedenden sıyrılıp düşüvermiş, bedensiz kalmış bir ruha benziyor.   – Gözünü bana doğru çevir şimdi, iyice aç. Kal öyle, damlayla temizleyeceğim, çok yıpratmışsın.   İrice bir damla gözbebeğimin üstünde titreyerek birikiyor, aynasında ben birikiyorum. Sonra düşüyor. Kadının zümrüt gözleri, televizyon ekranı, tavandaki çatlaklar, floresan lamba. Hepsi o serin damlada eriyor.   – Kapat şimdi, hiç açmadan sağa sola çevir, tamam, aç. Nasıl, rahatladın mı biraz? – Bilmem, daha iyi sanki.   Doktorun gür kızıl saçlarının arasından neler olduğunu görmeye çalışıyorum. Kamera, iki ihtiyar kadını gösteriyor, dizlerinin bağı çözülünce oldukları yere çöküvermişler. Biri durmadan hıçkırıyor, öteki onun yüzünü, eşarbından dökülen saçlarını okşuyor. Arkada patlamadan önce neye benzediğini bilemediğimiz, bir daha hiç bilemeyeceğimiz bir binanın cehennem gibi silueti. Sonra bir oğlan çocuğu, kurtarma ekibinin el üstünde kaydırdığı bir sedyeden yarı beline kadar sarkmış, öksürdükçe çimento tükürüyor. Yüzüm ne hal aldıysa, doktor dönüp televizyona bakıyor. Patlamadan değilmiş bu, öyle söylüyor, tozun zalimliği. Sahiden. Bina çöktükten sonra hiç dinmeyecekmiş gibi havada asılı kalıyor zalim toz, kendi içine üfledikçe kaynıyor, bulutlanıyor. Kader midir, artık her neyse, kurtulanların hepsi yaşamaktan vazgeçmek pahasına kurtulmuşa benziyor.   – Bu damladan sana da vereceğim, kullan birkaç gün. Önemli bir durum yok, tozdan yıpranmış. Enfeksiyon geçene kadar gözlerini bastırma. Kum tanesi kalmış gibi hissedebilirsin, olur öyle. Gittiğin yerde bir göz doktoruna görün, ihmal etme. – Nereye gidiyorsun? – Bari’ye. Sesini biraz açar mısınız? – Neyin? – Televizyonun. – Hoparlörü bozuk onun. Hoparlörü, anteni… Her şeyi.   Televizyon donup kalıyor, doktorun sözlerine içerledi herhalde, ekranda takılan son kare yukarı doğru kaymaya başlıyor. Kadın, söylene söylene, ama daha önce de sergilendiği belli bir taşkınlıkla önündeki masanın çekmecesini açıyor, bir kumanda aleti çıkarıyor. Ben kanal değiştirmesini beklerken aleti televizyona doğru değil, bana, oturduğum sandalyenin arkasına doğru çevirip birkaç düğmeye basıyor. Arkamda bir cihazın mekanik sesler çıkararak ileri geri çalıştığını işitiyorum. Ekrandaki görüntüler geri sarmaya başlıyor. Geri dönen ambulansların arka kapıları açılıyor, az önce apar topar tıkılıp acil servise gönderilen yaralılar bir bir araçlardan indirilip çöken binaya doğru taşınıyor. Kaçmaya çalışanlar yıkımın merkezine doğru soğuruluyor, bir silkinişte doğrulan koca bina derin bir iç çekişle bütün tozu yutuveriyor. Sonra kayıt duruyor, birkaç saniyelik karanlık, ardından yine o büyük patlama, yerle bir olan binanın altından ömrünü kurtarmaya çalışan bir avuç adam ve kadın, aynı toz duman, aynı ihtiyarlar, aynı sedye. “Sonra ne oluyor?” başımla televizyonu gösteriyorum.   – Bilmem, hep aynı yerde takılıyor. Bu antika gemide çalışan ne kaldı ki zaten. – Klimalar var, diyorum, doktor ilk kez gülümsüyor. Odalar buzdolabı gibi, düğmesini çeviriyorum ama... – Öyle kapatamazsın, eski sistem bunlar, motorlar çalışınca otomatik devreye giriyor. Odan hangi koridorda? Kattaki görevliye söyle, Yugoslavcan iyi, gelip yardımcı olsunlar sana. – Sizin Yugoslavcanız da iyi.   Hışımla dönüp bakıyor, hoşuna gitmediği belli, yüzümde alaycı bir ifade arıyor, bulamıyor.   – Normaldir, Yugoslavım ben. – Ben de.   Hayret! Az önce gözbebeğine kadar sokulup tedavi ettiği adam ben değilmişim, ben aslında çoktan gitmişim de arkamda, oturduğum sandalyede ona tanıdık gelen bir alamet bırakmışım gibi bakıyor gözlerime. İki küçük adım atıyor, pek adım da denemez, sendeliyor, bir şey söylemek istiyor, aslında ben de istiyorum ama aramızda bitiveren garip, sahipsiz bir boşluk bizi konuşturacağına susturuyor. Ellerini beyaz önlüğün ceplerine sokuyor, sessizce televizyona bakıyor. O zaman zümrüt gözlü doktor gidiyor, geride kızıl gür saçları sırtına dökülen, yalnız bir kadın kalıyor.   Günbatımında Karadağ’ın Bar şehrinden denize açılan eski, küçük bir gemi, Adriyatik’i geçip gün ağarmadan karşıda, İtalya’nın Bari Limanı’nda olabilmeyi düşlüyordu. Deniz karanlık, ay ilkdördünde, gökyüzü mürekkep rengindeydi. Ay, Tanrı’nın yeryüzünde neler olup bittiğini görebilmek için sicimle sarkıttığı sapsarı bir ışıldaktı o gece. Güvertedeki büfede, işte o ışıldağın altında, iki adam laflıyordu, gemi inip kalkıyor, kadehlerin arkası kesilmiyordu. Tanrı yanılıyordu, Adriyatik’in ortasında o gece hiçbir şey olmuyordu.   Odaya döndüğümde gece yarısıydı, elimdeki son kadehi de getirmişim, hiç hatırlamıyorum. Ranzanın buz gibi demirleri çıplak bacaklarıma yapışınca fırladım. Başım çatlıyor, suyu çekilmiş zihnimde dün gecenin fotoğrafları yüzüyor. Biz içerken motorların ayaklarımdan yukarı doğru yayılan gümbürtüsünü, bacadan üstümüze çöken yağlı duman kokusunu hatırlıyorum, biraz onun sarhoşluğu. Pantolonumu çıkarmak için epey uğraşmışım, belli, bileklerimde kalmış. Barmen çocuk vardı güvertede, Karadağlı, onu hatırlıyorum, kim bilir hangi yarama bastıysa, ağız dolusu laf söyledim çocuğa, bahşiş bile vermeden kalkıp gittim. İyi halt ettim. Eskiden böyle yapmazdım ben, bir tepki vereceksem bile durup bir soluk alırdım, ne bileyim, içimin soğumasını beklerdim. Şimdi biri çizmeyi aşsa da lafı yapıştırsam diye pusuda bekler oldum. Çizme küçülüyor, yaşlanıyorum. Zümrüt gözlü doktoru hatırlıyor muyum? Hayır, hatırlamıyorum, çünkü durmadan onu düşünüyorum. Odadaki ucuz sabun parfümüne ıslak yün kokusu karışmış, battaniye istemiştim, getirip üstteki yatağa fırlatmışlar, o kokuyor. Nasıl klimaysa, yalnız soğutmayı biliyor, doktor haklı, bu boktan gemide hiçbir şey doğru dürüst çalışmıyor. Bir görevli bulup, durumu anlatmak için kamaraların bulunduğu koridoru geçip geminin ortasındaki geniş salona çıkıyorum. Ne biçim yolcu gemisi bu, bu ne biçim salon! Uzun koltukları bin bir kılıkta göçmen aileler, romanlar doldurmuş, sarı apliklerde ceketler, yemeniler asılı, pencerelerin önüne yığılmış poşetler birbirinin içine dökülüyor. Boş kumar masalarından birinde apoletsiz, genç bir asker horluyor. Yerdeki kırmızı halının üstünde, annesinin bacaklarının arasında oturan siyah çocuk elindeki poşetle oynuyor. Arkasındaki koltukta ihtiyar bir adam var, cılız boynu koltuktan aşağı düşmüş, o da uyuyor. Çocuk elindeki poşeti yavaşça adamın başına geçiriyor. İhtiyar kan ter içinde nefes almaya uğraştıkça poşet de bir yukarı bir aşağı ırganıyor. Çocuk hazdan ellerini çırpıyor. Manzara, bir yolcu gemisinden çok, borca batmış bir kasaba tiyatrosunun kulisini andırıyor.   Adam, doğup büyüdüğü Bar şehrinden ayrılırken bir daha dönmeyeceğini seziyordu. Ama sadece seziyordu, henüz bilmiyordu. Daha önce giden dostları, kardeşleri, onların çocukları da kendisi gibi bir gece aynı gemiye binmişler, bir daha dönmemişlerdi. Adam, geride bırakılan hayatların sanıldığı kadar dayanıklı olmadığına tanık olmuştu. Geride bıraktığımız hayat diye bir şey de yoktu aslında. Gidince, soluyordu. Üzerinde pirinç harflerle “Danışma” yazan yerde iki kadın var. İriyarı, üniformalı olanı camın arkasında oturuyor, nöbetçi olan o, öteki benim olduğum tarafta, öne doğru eğilmiş fısıltıyla bir şeyler anlatıyor. İkisi de orta yaşlı, ikisi de beyaz tenli, sarışın, saçlar atkuyruğu. Üniformalı kadın merakla dinliyor, arada sigarasından derin bir nefes alıp yukarı üflüyor, parmağı beklememi söylüyor, bekliyorum. Ayakta olan rulet masalarından birinde kurpiyer miydi, galiba, pulları yerleştirmek için eğildikçe saçları yüzünü örtüyor, göğüsleri gül desenli gömleğinden dışarı uğruyordu, unutmamışım bak. Arkada bir televizyon var, ona kayıyor gözlerim, gemide gördüğüm ikinci televizyon bu. Sarsıla sarsıla koşan genç bir gazeteci, sakalının örtemediği bir yorgunlukla durmadan bir şeyler anlatıyor, sesi işitilmiyor, bir eliyle ilerdeki kalabalığı gösteriyor, ne olduysa orada olmuş. Kamera yerle bir olan binaya yaklaşıyor, üstü başı toza bulanmış, zıvanadan çıkmış bir avuç öfkeli adam ve kadın ellerine ne geçerse sağa sola fırlatıyor. Askerlere, gazetecilere, kurtarma ekiplerine, birbirlerine, kime denk gelirse. Hikâye devam ediyor. Gözüm. Gözüm beter sızlıyor. İlaç cebimdeymiş, iyi, çıkarıp damlatıyorum… kapat şimdi, hiç açmadan sağa sola çevir, tamam, aç. Nasıl, rahatladın mı biraz… bilmem ki, sevgili doktor, daha iyi sanki. Ben gözümle uğraşırken kadınların sohbeti bitmiş, keyifsizce bana bakıyorlar. Odamdaki klima, diyorum, çok ayarsız çalışıyor, battaniye yetmiyor... Başka bir sürü şey daha söylüyorum. Ben bunları anlatırken kadının yüzündeki ayrıntılar silinmeye başlıyor, başım çatlıyor, sesim benden kopuyor, uzaklaşıyor. Ya gemi yalpalıyor ya da ben düşüyorum.   Bu sakin ama yorgun gemi yarı yolda batmazsa adamın kısa ömrü, hayatı boyunca hiç görmediği bir ülkenin, hiç görmediği bir şehrinde, Bari’de sona erecek. Yıllar önce dedesi anlatmıştı, Bar şehrine eskiden Antibari derlermiş, Karşı-Bari. İki şehir arasında bir kardeşlik yemini gibi. Sonra nasıl olmuşsa, bir gün Bari’nin “i”si denize düşmüş. İki şehrin belleği sulara gömülen “i” harfiyle birlikte Adriyatik’in derinliklerinde kaybolmuş. İşte bu komünist gemi, demişti dedesi, o gün bugündür Yugoslavya ile İtalya arasında, o kaybolan “i”nin peşinde gider gelirmiş. Sonra günlerden bir gün, yıllar sürecek uzun bir sefere çıkmış gemi. Dönüp geldiğinde bir de bakmış ki kuyruğunda bayrağını taşıdığı ülke, tıpkı “i” gibi yok olmuş. O günden sonra geminin kaptanı, mürettebatı, miçosu, orospusu, aşçısı bu komünist gemide kalmış, bir daha hiçbir ülkede, hiçbir kara parçasına ayak basmamış. Beni odama getirmişler, gözlerimi açmadan biliyorum, kokusu yetiyor. Uyumak istiyorum ama kulağıma birbirine çarpan metallerin çangırtıları geliyor, biri bir vidayı sıkıyor da sıkıyor. Bir kadın fısıltıyla bir şeyler söylüyor, göğsümün üstünde ılık bir hafiflik, bir el var, daireler çiziyor, parmak uçlarının esenliği içime akıyor, gözümü hiç açmak istemiyorum.   – Yemek yedin mi?   Uzun boylu, sarışın bir kadın, benim yatağım ile yandaki ranzanın kenarlarına basmış, elinde levye, tavandaki klimayla uğraşıyor, kadının bacakları metrelerce uzuyor. Kadın vanayı sıktıkça klimanın pervanesi susuyor, soğuk kesiliyor. Teneke kapağı yerine takıp yumrukla berkitirken, bana bakıyor. Danışmadaki kız bu, kurpiyer olan.   – Yemek sayılmaz. Yatmadan büfeye uğramıştım, orada ne atıştırdıysam işte. – Uzak dur oradan. Zehirlenmekten kurtulsan karın ağrısından kurtulamazsın, soğuk hava deposu iyi çalışmıyor, içkiler, malzemeler bozuluyor…   Doktor da odadaymış, yanıma oturmuş, şimdi fark ediyorum. Bana ne olduğunu sormuyor, ama yemekten değil, biliyor. Yine öyle bakıyor gözlerime, aşina olduğu ama kimden kaldığını bir türlü çıkaramadığı bir yadigâra bakar gibi. Daireler çizen eli yavaşça göğsümden içeri giriyor, kaburgalarımın arasından geçip ciğerlerimi okşuyor, kalbimi avucuna alıyor, bırakıyor, parmakları nefes borumda, midemde, omurgamda geziniyor. Ağrıyan gözümden yaşlar süzülüyor. Bir şey söylemek istiyor, aslında ben de istiyorum ama aramızda bitiveren garip, sahipsiz boşluk bizi konuşturacağına susturuyor.   – … soslar, kremalar, hepsi sıcaktan, nemden ekşiyor, yolculara bin türlü yalan söylüyoruz, gemi tutmuştur seni, musluk suyundandır, diye, biz alıştık da yolcunun çektiği rezillik, kaptan desen orospulara dalgalı denizde yüzmeyi öğretiyor, yalan mı, olan bizim doktora oluyor, sabah akşam elinde iğne hasta peşinde böyle, hayır, dolabı tamir ettiremiyorsan bari büfeyi kapat, benim asıl anlamadığım…
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Çok Okunan 10 Korku KitabıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Charlotte Rogers

15 Eylül 2025

Latin Amerika Edebiyatından Trump’a Te..

Beyaz Saray üniversiteler üzerindeki bu baskı politikasını sürdürmeye devam ederse yakın bir gelecekte muhtemelen çoğu finansman tehdidiyle karşı karşıya kalacak.Şu an Amerika’daki üniversite rektörleri hem Trump yönet..

Devamı..

Akışkan Otobiyografi

Aynur Kulak

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024