Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Ağustos 2017

Öykü

Hakan Tağmaç • Dünyayı Değiştirebilir misin?

Oggito

Paylaş

15

0


Hattı kontrol edip, “Tamamdır, çalışıyor,” dedim. Koridorda telefonun başındaydım. Çantamı toplamaya başladığımda, yaşlı kadın, “Bir fincan çay alır mısınız?” diye sordu. Gitmem gereken birkaç ev daha vardı ve akşam Jill’lere yemeğe davetliydim. Ailesiyle tanışacaktım. Bir gömlek seçip ütülemem gerekecekti eve döndüğümde. Ütü istemeyen giysilerle dolaştığım için elim pek alışık değildi ve o işin tahminimden çok zaman alacağını biliyordum. Ziyaretlerine eli boş da gidemezdim ama ne alacağıma da tam karar verememiştim. Aklımdan düşünceler geçerken, “Hayır, teşekkür ederim, acelem var,” demeye hazırlanıyordum ki kadının mutfağa girdiğini fark ettim. “Lütfen salona geçin,” diye seslendi içerden. Bu nazik kadını kıramazdım, söylediğini yaptım. Bir köşeye çöküp çabucak kalkacaktım. Kocası gazeteyi katlarken, “Buyur, geç şöyle,” dedi eliyle yer göstererek. Önündeki koltuğa oturdum. Aydınlık günün ışıkları kapalı perdelerin arasından sızmaya çalışıyordu. Açık kafesinde duran papağan uçup omzuna kondu. Nazikçe, “Nasılsınız?” diye sordum. İç geçirdi. Papağan hiç durmadan başını sallıyordu, bir an yanıtı onun yerine kuşun vereceğini sandım. Adamın yakınmaya başlayacağını düşünürken, “İngiliz Telekom şirketinde çalışan teknisyenler, ikram edilen bir fincan çayı reddedemez,” dedi gür sesiyle. Hiç beklemiyordum buna benzer bir söz. Şaşırmıştım. “Bu yazılı bir antlaşmadır genç adam. İstemiyorsan bile kabul etmek zorundasın, çünkü...” deyip durdu. Beni tartmak istiyordu. Ya da bana öyle gelmişti. “Çünkü,” dedim aceleyle, kendimi kanıtlamak ister gibi, “bu önyargı zaman içinde bir oturursa, bir daha hiçbir teknisyene çay ikram edilmez.” Yanıtımdan memnun gülümsedi. Sustuk. Yaşlı kadının tepsiyle fincanları taşırken, bir ceylanın yürüyüşüne denk sessiz adımlarını izledik beraber. Masaya getirdiklerini bıraktıktan sonra yorgun ve dengeli adımlarla mutfağa döndü. Şeker getirmediğini fark etmişti. Fincana doğru uzanırken, yaşlı adam iri parmaklarıyla bileğimi kavradı. Taş kesildim. Ne yapacağımı bilemeden dehşet içinde adama bakıyordum. “Gözlerini kapa,” diye emretti. Bir kuyunun içinden geliyormuş gibi yankılı sesi mi, yoksa gözlerindeki derinlik mi beni içine çekiyordu bilmiyorum, ama deneni yaptım. Elini elimin üstüne koymuştu. “Benim elim, senin elin, tamam mı?” diye sordu ve yanıtı beklemeden, “Ona kadar sayıp gözlerini aç,” diye mırıldandı. Gözlerimi araladığımda yaşlılık lekeleriyle dolu elime bakıyordum. Parmaklarımı oynatmaya çalıştım ama söz dinlemiyorlardı. O anda, “İşte böyleyim,” dedi. Suratına anlamsızca baktım. “Nasıl olduğumu sormuştun, işte böyleyim,” diye açıkladı sıkıntıyla. Karısı gelip kurabiye tabağıyla şekerliği masaya bıraktı. Kocasının yanına geçtiğinde yapbozun son parçası yerini bulmuştu. Gri bir tozun içindeki yaşlı çifti seyrediyordum. Duvarda asılı evlilik fotoğrafındaki gençlik halleri, tam ortalarından bana bakıyordu. O an mı gerçek, yoksa biz genç çiftin duvarındaki bir başka resim miyiz gibi, uykuya dalmadan önce kafamdan geçen anlamsız soruların benzerleri içinde yüzüyordum, ama tuhaftır, zerre uykum yoktu. Tatlı İngiliz aksanıyla konuşmalarını dinlerken, nasıl olup da Amerika’ya geldiklerini, gelmeden önce adamın İngiltere’de Telekom firmasında çalışıp çalışmadığını ve neden 1930’lardan kalma giysiler giydiklerini merak ediyordum. Konuşmayı bıraktıklarında da onları izlemeye devam ettim. Dünyanın en tuhaf kompozisyonu karşımdaydı. Adam uzaklara dalmıştı, kesinlikle yanımızda değildi, aksine, çok özlediği bir yerdeydi karşımda otururken. Kadın ise bir ömür boyu biriktirdiği her endişeyi yüzünün deltasında toplamış bana bakıyordu. Dünyanın en zıt iki ucuna fırlatılmış olsalar, ancak bu kadar uzak olabilirlerdi birbirlerinden, o anda yarattıkları resmin içinde. Derken, yaşlı adam bana dönüp, “10 Mayıs 1940’ta Alman ordusu, Batı Cephesi’ne taarruza geçti. Karşılarında ise on iki İngiliz tümeni,” deyip anlatmaya başladı. Gözlerindeki ışıltı elimde bir meşale olmuş, savaş meydanındaydım o konuşurken. Yönümü kaybetmeme izin vermeden çekiyordu beni peşi sıra. Neden sonra sustuğunda mıhlandığım koltuktan zorlukla kalktım. Kadın kapıda beni uğurlarken, “Sanki otuz dokuz-kırk beş yılları dışında hiç yaşamamış gibi, ağzından başka bir zamana ait laf çıkmaz, yalnızca o lanet savaşı anlatır durur yıllardır,” deyip özür diledi. “İnsanoğlu dünyayı değiştirdiğini sanmayagörsün,” diye mırıldanıyordu kapıyı arkamdan kapatırken. Geç kalmıştım. Ama acele etmek gelmiyordu içimden. Telefon tamiri için arayan öteki yerlere gidemezdim o saatten sonra, ama durumu şefe nasıl açıklayacağımı kafama takacak durumda da değildim. Bir pastaneye girip hiç düşünmeden bir paket çikolata aldım. Hayatımın bir doğrudan ibaret olduğunu düşünüyordum yaşlı çiftin evinden ayrıldığımdan beri. Hiçbir yan yol barındırmayan, uzun, heyecansız bir doğrusallıktı benimkisi. Her şeyin sonunda, gri bir oturma odasında karımla otururken, çocuklardan gelen bir telefonu açmak için yaşlı elimi ahizeye uzatacaktım, hepsi o kadar. İleride, şimdiden tahmin edemeyeceğim hiçbir ayrıntı oluşmayacaktı yaşamımda. Canım istemediğinde, hayır diyeceğim önemli durum sayısı bir elin parmaklarından çok olacak mıydı? Pastanede parayı uzatıp çikolatayı alırken, o uzun yolun küçücük bir durağında ileri geri salındığımı hissetmiştim. Eve dönüp gömleği ütülemeye giriştiğimde de, yaptığımın yalnızca zamanı eritmek olduğunu düşünmüştüm. Böyle bir ruh âlemine hiç dalmaz değildim, ama farklı türde bir sezmeye sürüklenmekti bu. Tüm işleri bitirince, tren istasyonuna doğru hızla yürümeye başladım. Aslında zamanım vardı artık. Hiç düşünmeden çikolatayı almam, alelacele bir ütü ve özellikle de işi erken bırakmam çok zaman kazandırmıştı. İstasyon yolunu yarıladığımdaysa Frank’ın kornasını duydum. Saat altıyı geçmişti. Bir saatten kısa sürede Jill’lerin yaşadığı şehre varırdım. Beni sekizde bekliyorlardı. Bira teklifini reddetmezsem, kafam biraz dağılır diye düşünmüştüm. Luis’in yerinde ilk biraları bitirdiğimizde o korkunç sesi duyduk. O anda, sesin doğalgaz hattında bir patlamadan kaynaklandığını daha bilmiyorduk. Yer öyle sallanmıştı ki deprem olduğunu sanmıştık. Hemen dışarı çıkıp arabaya atladık. Frank, şehirdeki havalimanından kalkan bir uçak mı düştü, diye sayıklıyor, bir yandan da alevlerin yükseldiği yere doğru deli gibi sürüyordu. İnsanların bizim yönümüzün aksi istikametinde, olay yerinden uzaklaşmaya çalıştığını görüyorduk. Daha önceden hiç hissetmediğimiz bir içgüdüyle hareket ediyorduk. Tekerlekli sandalyedeki bir kadın eliyle işaret edince, “Dur,” diye bağırdım. Arabadan indik. Gösterdiği bina bir huzureviydi. İçeri daldık. Merdivenlerde ilk rastladığımız yaşlı adamı hızla dışarı çıkardık. İkinci seferde, içeriye tekrar dönmemiz saniyeler sürdü. Üst kattan iki yaşlı kadını daha kucaklayıp indirdik. Sokağa çıktığımızda, “Evler çok ısındı, tekrar patlayabilir,” haykırışları duydum. Öksürüğümüz kesilince tereddüt etmeden son kez içeri girdik. İtfaiye de gelmişti. En üst kata çıktığımızda kilitli bir kapıyı kırdık. Filmlerde kapıların kolaylıkla kırıldığı sahnelere gerçekte çok inanmasam da bu kadar zor olduğunu asla düşünemezdim. Kilitli kapının karşısındaki odadaysa makineye bağlı yaşlı bir adam bulduk. Olabildiğince nazik davranarak bağlantıları söküp aşağı indirdik onu. Sokağa adım attığımızda yaşlı adamı bir sedyeye koydular. Tüm görevliler olay yerindeydi artık. Seksen itfaiyeci korkunç yangınla saatlerce uğraşacak, on dokuz ev yanarken ellinin üstünde ev zarar görecek, dört kişi hayatını kaybedecekti. Ben Rod Duran, aslında çok sıradan biriydim. O anda, sedyeye bir ucundan yapışmış ambulansa koşarken, gözlerimin arkasında, bir şelaleyi zorlukla zapt ediyor, iliklerime kadar yaşadığımı hissediyordum.
YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Walker Evans’ın Fotoğrafları ÜzerineErhan Sunar
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nihat Dağlı

24 Aralık 2025

Ele Geçirilemeyenin Peşinde

“Yola çıkarken şunu unutmamak gerekir: Hazırlanmış güzergâhlara, haritalara, önceden ayarlanmış konaklamalara, tesadüflere ve beklenmedik olaylara rağmen yolları önümüze açan Tanrı’dır. Issızlıkları o yaratır ki biz içlerinden yollar geçirebilelim. Dağlar arasında, sanki d..

Devamı..

Şaka

Erhan Sunar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024