Henry David Thoreau, kısa bir öykü kurmak için uzun bir zaman gerektiğini anlatır. Ustaca tasarlanmış bir öykünün cazibesine kapılmanın onlarca sebebi var.
Lisa Cron Wired for Story isimli araştırmasında bizi insan yapan şeyin hikâye olduğunu anlatır. Hikâyede düşünceyi yoğunlaştırır, başımıza gelen her şeyi değerlendirir, geleceği hayal eder, bazen onu bir biçimde planlarız. Beynimiz, aslında bir hikâyeye yanıt vermek ve hikâye biçiminde dışarıdan bilgi almak için donanımlıdır. Yazarların, bu konunun neden önemli olduğunu, duyduğumuz her anlatıda gerçekten neye, nasıl geri bildirim verdiğimizi anlamaları önem taşır. Beynimizdeki merak duygusuyla tetiklenen dopamin hormonu, haz almak için okumaya devam etmemiz konusunda bizi uyarır. Bir sonraki adımda ne olacağını, olayın kahramanı nasıl etkileyeceğini ve bu bilgiyi kendi hayatımızda nasıl kullanabileceğimizi merak ederiz. Yaşadığımız iyi ya da kötü deneyimler, duygular ve hayallerimize yönelik bağlantılar kurarız. Cron’a göre hikâye, dünyayı nasıl anlamlandırdığımızla ilgilidir. Bu, hem roman, hem kısa öykü için geçerli bir formül olabilir.

1 Öykünün cazibesi
Henry David Thoreau, kısa bir öykü kurmak için uzun bir zaman gerektiğini anlatır. Ustaca tasarlanmış bir öykünün cazibesine kapılmanın onlarca sebebi var. Teknolojinin hızı, dikkatlerimizin dağınıklığı ve zaman kısıtı günümüz insanına bir köşede belki akıllı telefonu, tableti ya da dizüstü bilgisayarında en fazla bir kaç bin sözcüğü okumasına ve sindirmesine olanak tanıyor olabilir. Romanın varlığı bütün dünyada daha çekiciyken kendimizi kaybettiğimiz, ruhumuzu sinesine teslim ettiğimiz büyü, öykünün neresinde? Modern ve çılgın yaşamın tam ortasında bizi kısa kısa molalarla soluklandıran öykünün aynası neleri yansıtır? Bir köşede öykü yazmaya çabalayanların, zaten yüzlercesini peşpeşe yazmış olanların ve belki de bir türlü istedikleri gibi yazamayanların referansları nasıl sıralanabilir? Bir öyküyü insana okutan, içindeki hikâyesi, özgün anlatımı, dilimizde bıraktığı o tanımsız tat mı? Daha ilk cümlelerden dikkat çekici sesini, kıpırtısını, dilin hazzını hissedemiyor, metni sezemiyorsak o öyküyü sonuna kadar okuma sabrını kendimizde bulabilir miyiz? Kurgu yazarları, güçlü ve konuya hakim ilk cümle ve cümlelere, merak uyandıran kritik bir başlangıcın önemine dikkat çekerler. Öyküde eylem önemlidir. Eylemi kelimeyle, kelimeyi eylemle bağdaştır, diye vurgular Hamlet’te, Shakespeare.
Öykü, evren gibi hareketi sever. Bu kadar zor ve zahmetliyken niçin öykü yazmayı isteriz?
Öykü, diğer anlatılar gibi çatışma ve çözümleme aşamalarından geçtiğinde, içimizdeki çelişki ve çatışmalara da ışık tutabilir mi?
Karakterlerin arzuları, sıkıntıları, hayalleri, sorunları ve birbirleriyle sürtüşmeleri dile geldiğinde, onlarla birlikte evrim geçirebilir miyiz? Bir öykü ne kadar zamanda yazılmalı? Daha da önemlisi bütün bu soruların net bir yanıtı olabilir mi? George Saunders, okura saygısı ve yaratmak istediği samimiyet çerçevesinde öykülerinin yalınlığı üzerine çok uzun çalıştığını, hatta 1998’de başladığı bir öyküyü 2012’de tamamladığını anlatır. Goethe, herkesin sadece anladığını işittiğini söylemişti. Amaç, ortak anlaşılabilecek tek bir anlatıyı yaratmak mı, yoksa okuru özgür bırakmak, hatta bazen okurun, yazardan bile özgür olabilmesine olanak tanıyan metinleri mi kaleme alabilmek olmalı?

2 Öykü yazmak
Öykü yazmaya başladıktan sonra önemli bir tavsiyeyi göz önüne alarak öyküdeki soruyu, ana temayı veya merkezdeki düşünceyi saptayıp kâğıda dökmeye başladım. Sonra bakış açılarını, metaforları ve kullanacağım zaman kiplerini teker teker yazmanın zihnimi nasıl düzene sokabildiğini fark ettim. İş hayatından alışık olduğumuz ince planlama konusu ile öykünün adeta iç stratejisini ve taktiklerini hazırlama süreci, yazmaya başlamadan önce bir pusula işlevi gördü. Her öykü öncesi yarım sayfalık böyle bir özet oluşturmak, bunun için ayrı bir defter tutmak fikirlerimi aydınlatmaya başladı. Defterler birikti. Hangi bağlama, hangi mekâna, hangi hikâyeyi ve dili yerleştireceğim konusu üzerinde haftalarca, bazen aylarca zihnimi yorduğumu gözlemledim. Bu çalışma, bana öykünün içinde nasıl gece gündüz yaşamak gerekliliğini öğretti. Okuma ve yazma serüvenine, gerçekten istediğimiz ve metinlere inandığımız için katılmanın inanılmaz bir albenisi var. Hayal gücümüzün sınırlarını çevremizle ve kendi ortamımızla sınırlı tuttuğumuzda birbirine benzer hikâyeler, karakterler ve ortamlar ortaya çıkıyor. Okur şapkasını taktığımda beklemediğim anda şaşırtan, mest eden ya da derinlere dokunan bir duyguyu bana hissettiren öyküleri okumak istiyorum. Yazar şapkasıyla bunu nasıl yapabileceğimi uzun uzun düşünüyorum. Bir erkek gözleriyle, bir kadın kulaklarıyla âşık olurmuş, demiş, Woodrow Wyatt. O yüzden anlattığımız konu, hem göze, hem kulağa, aslında tüm duyulara ve aynı anda bilinçaltımıza da hitap edebilmeli. Yazarın kullandığı temalar, semboller, yarattığı atmosfer, olay örgüsü, tasarladığı sahneler, çizdiği anlatı kavisi, hareketin doruğa çıktığı ve kaynama noktasına geldiği yer, öyküyü tamamlar.
Ne kadar zor halbuki bazen köksüz, geçmişsiz, geleceksiz kesitler, yoğunluklar, bazen absürt, ya da mizahi yönü ağır basan duygular yaratmak, dikkat dağıtan, tekrar eden o unsurları elemek, daha ilk satırlardan tonu ve sesi belirlemek, anlatıdaki tavrı netleştirmek.

3 İki kadın öykü yazarından öğrenmek
Carys Davies, kısa öykünün büyüklüğünü okura olan etkisiyle bağlantılandırır. Dünyada pek çok iyi yazılmış kısa öykü bulunduğunu, ancak sadece gerçekten bazılarının nefesimizi kesme kapasitesine sahip olduğunu vurgular. Okumayı bitirdikten uzun süre sonra, kalpte ve akılda kalanlar üzerine dikkatimizi çeker. Onun pek çok kısa öyküsünde içimizi titreten, bizi en doğal şekilde şaşırtabilen, hikâyenin algısını değiştiren beklenmedik bir an veya olayı farkederiz. Sanki o anda öyle olması gereken evrensel bir gerçeklik var gibidir. Kuytu’daki öykülerde bu örneklere bol miktarda rastlarız.
Amy Hempel, henüz Türkçeye çevirisi yapılmamış Sing to It isimli seçkisiyle, on yıldan uzun bir süre sonra karşımıza çıktı. Duyguların ve yaşanmışlıkların arkasındaki karmaşıklıkları yoğunlaştıran, her seferinde daha fazla azalan, yalınlaşan öyküler bunlar. Görüntüler ve metaforlarla noktalanan anlatıları, şiir ile kısa öykü arası bir yerde duruyor. Ritmik, lirik bir tarzda kaleme alınmış, okurunu merak ve merhamet duyguları eşliğinde harekete geçirmekte. Kitabın adı bir Arap atasözünden esinlenme: “Tehlike yaklaştığında, ona şarkı şöyle.” Hempel, yıllarca ona hocalık yapmış olan, atölyelerine de katıldığı Gordon Lish’den öğrendiği gereksiz olanı eleme tekniğini başarılı bir biçimde uyguluyor. Bazen her cümle kendi içinde bir mikro kurgu ve sır barındırır gibi.
Her iki yazar da öyküde bize nasıl soluklanabileceğimizi gösteriyor.
Hayatı yapabildiğimiz kadar, acı ve tatlı deneyimleri ile birlikte yaşamak elbette değerli. Ama onu kitaplardan okuduğumuzda, hikâyenin yönünü döndürebilen, küçük ya da büyük ama şaşırtıcı bir kaçınılmazlığa, hikâyede doğal bükülme yaratacak bir unsura rastlamak müthiş keyif veriyor. Öykü yazarı işte tam da bu aşamada Alan Watts’ın da dile getirdiği hayatın sırrını bulmuş olamaz mı? “Bu hayatın gerçek sırrı, burada ve şimdi yaptığınızla tamamen ilgilenmeniz ve bunun iş değil oyun olduğunun anlaşılmasıdır.”
Yazmak belki de en azından kurallarını kendimizin belirleyebildiği hayatlarda oynanabilen bir çocuk oyunu.
Kaynaklar
Lisa Cron, Wired for Story: The Writer's Guide to Using Brain Science to Hook Readers from the Very First Sentence, 2012
Amy Hempel, Sing to It: New Stories, 2019
Carys Davies, Kuytu, Çeviren: Yasemin Akbaş, Yüz Kitap, 2018






