Eskiden buradaki evler iki kapılı yapılırdı; biri kuzeye biri de güneye yapılan bu kapılar, iki kapı arasında oturanları serinleten hava akımını sağlayan doğal bir klima görevi görürdü. İşte burası evin en geniş yeri olurdu. Diğer odaların tamamına açılan kapılar da yine bu geniş alandaydı. Bir nevi salon demek mümkündür buraya, ama aynı zamanda antre de burasıydı…
Mesut Ağa, kuzeye açılan kapının birkaç metre berisinde oturup piposunu tellendirmekten oldukça keyif alırdı. Kuzeyden esen rüzgâr, kapının önünde ıslatılmış toprağı okşayarak Ağa’nın yüzüne serinlik getirsin yeterliydi.
Evin hanımı ve çocuklar, yedi yirmi dört, onun hizmetinde; gelen konuklarını ağırlamak için, hazır ve nazır beklerlerdi. Bu evde çay her zaman taze ve her zaman hazırdı. Konuklar ise Ağa’nın evinden hiçbir zaman eksik olmazdı.
İki davalı adam Ağa’nın karşısında oturmuş, olanca şiddetiyle, tartışıyorlardı. Ağa ise tarafsız bir şekilde dertlerini anlamaya çalışıyordu. Zaten kendi aralarında halledemedikleri meseleleri, çözüme kavuşturmak için güngörmüş, edep, adap bilen birine ihtiyaç duyan bu toplum, Mesut Ağa gibi bilirkişiler de olmasaydı, kendi aralarında çözemedikleri sorunlar nedeniyle kanlı olup çıkarlardı. Doğrusu, kan dökmekten usanmış olan bu toplum, kendi hukuklarını sağlayabilecek kişilere ihtiyaç duyduğundan, Mesut Ağa ve onun gibi dava, sorun, mesele çözen kişilere ciddi önem verir olmuştu. İşte bu davalılar da kendi meselelerini çözmek için huzura toplanmış tartışıyorlardı. Anlaşılan zor bir meseleydi ki, Ağa sönen piposunu defalarca yakmış ama henüz tek kelime söz söylememişti.
Yer minderlerine oturmuş olan cemaat, kendi aralarında tartışırken, önlerine taptaze ve demli çaylar koyulmuştu. Sinirlenen davacılardan biri, sıcak çayı dibine kadar ciğerlerine döküp yanan içiyle Mesut Ağa’ya, artık el atsan, der gibi bakmıştı ki, salonun güney kapısından zırıl zırıl ağlayan bir çocuğu getiren iki kişi, içeri girdikten sonra da çocuğun ensesine bir tokat yapıştırarak, Ağa’ya doğru ilerlediler. Ağa kırlangıç gibi çevik bir hareketle yerinden sıçrayarak gelenlere doğru, seri bir hamle ile ulaşır ulaşmaz, çocuğa tokat atan adamın suratına kocaman elleriyle bir tokat patlatıp,
“Çocuk döversin ha, Hem de benim evimde!” diyerek gelenleri payladı. Gelenler tokadı yedikten sonra suspus olmuşlardı. Ağa, çocuğu onların ellerinden alıp gözyaşlarını silerken,
“Nedir derdiniz!” diyerek gelenlere haykırdı. Diğer davalılar saatlerdir Ağa’dan bir tepki görememişlerdi, ama küçük bir çocuk için ortalığı yıkan Ağa’ya şaşkın şaşkın bakıyorlardı. Tokat yiyen adam,
“Ağa; bu çocuk bize musallat olmuş, eşyalarımızı çalıp duruyor. Bugün de, bizim ata yadigârı bakır tepsiyi yürütmek üzereyken yakaladık onu, artık karar senin!” biraz da yediği tokattan dolayı sitem ederek, çocuktan davacı oldu. Mesut Ağa, çocuğu kendisine yaslayarak ki, bir nevi sahiplenme işaretidir bu,
“Tamam, ben hallederim; şimdi siz bu çocuğu bana bırakıp gidin, ben size gerekeni yapınca dönüş yaparım.” dedi. Gelenler çocuğu Ağa’ya teslim ederek gittiler.
Mesut Ağa, çocuğu yanına oturtup ona çay getirilmesini istedi. Çayı soğuk suyuyla beraber gelen çocuk sevinçli görünüyordu. Diğer davalılar eskiye dayanan boş bir husumetin derdindeydiler. Bu ne ilk gelişleri ne de son gelişleri olacaktı. Mesut Ağa da bu nedenle onlara müdahale etmekten ziyade, kalplerindeki katılık yumuşayıncaya kadar, huzurunda tartıştırıp durmuş ama müdahale etmemişti. Çaylarını, sigaralarını içen davalılar çocuk meselesi başlayınca kendilerini unutmuş yeni meseleye odaklanmışlardı. Çocukla babacan bir tavırla konuşan Ağa’ya yeterince sorun yaşatmış olan davalılar,
“Ağam, bize müsaade.” diyerek ayağa kalkınca, Ağa da onları, kapıya kadar eşlik ederek, uğurlamıştı.
Bir yandan çocukla konuşan Ağa, çaktırmadan çocuğun kimlerden olduğunu anlamıştı bile. Oğlunu çocuğun akrabalarını çağırmak için gönderdikten sonra çocuğa,
“Hırsız mısın sen?” diye sorunca çocuk,
“Yatalak bir babam var, iş de bulamıyorum.” diye karşılık verince Ağa,
“Ben de dokuz yaşında kardeşlerime bakmak zorunda kaldım.” diye başlayarak, kendi hayat hikâyesini çocuğa anlatmaya koyuldu. Çocuk, masum bir ifadeyle, akşama kadar Mesut Ağa’yı dinledi. Derken sofralar kuruldu, beraber yendi, içildi. Yemekten sonra Ağa, iri taneli tespihini şakırdatarak çekerken, çocuk da çaktırmadan onun bir metre uzunluğundaki bıyıklarına hayran hayran bakıyordu. Her nedense çocuklar ile deliler, görür görmez, Mesut Ağa’yı severlerdi. Bu çocukta öylece sevgi dolu bakışlarla Ağa’yı seyredip duruyordu.
Az sonra çocuğun iki akrabası evin kuzey kapısından içeri girmiş, girer girmez de, çocuğu fark edip,
“Sen ha! Yine ne haltlar çevirdin; bizi rezil ettiğin yetmez mi?” diye çocuğa çıkışınca, Mesut Ağa,
“Burada toplanma amacımız, babası sakat olduğu için çalışamayan bu çocuğa bir ekmek kapısı sağlamaktır.” diyerek konuya girdi. Gelenlerden biri de toptancı dükkânı olan zengin bir adamdı. Ağa özellikle ona yönelerek,
“Şimdi sen, bu çocuğa dükkânında iş vereceksin, biz de ona bir tabla alarak yardım edeceğiz. Hem senin müşterilerinin eşyalarını taşıyacak hem sana gelen malların taşınmasına yardım edecek. Böylece sen ona yevmiye, müşteriler de taşıma karşılığında ücret verecek. Anlaştık mı?” diye sorunca, orada bulunanlar Mesut Ağa’nın bu planı ne zaman tasarladığına hayret ettiler. Bir de çocuğa iki yerden gelir sağlayarak çocuğu garantiye de almaya çalışmıştı. Doğru söze ne hacet, çocuğun akrabaları isteyerek de olsa, istemeyerek de olsa Mesut Ağa’nın talebini kabul etmek zorunda kaldılar. Zaten adalet biraz da cebrendir, öyle değil mi?






