“Bir zamanlar Ses ve Öfke’yi, Güneş de Doğar’ı yazmak yeterliydi. Şimdi büyüklük esas oldu. Kalınlık, uzunluk.”
Jonathan Franzen, Amerika’nın son yıllardaki en başarılı olduğu kadar herhalde en tartışmalı yazarlarından da. Tartışma, Franzen’ın yazar kimliğinden çok, 2001’den itibaren hızla tırmandığı şöhret basamaklarından ve bu şöhreti taşıma biçiminden kaynaklanıyor. Hırs ve elitizm ile suçlanan yazarın yeteneğine kimse karşı çıkmadığı gibi, eleştirenlerin tersini hisseden büyük bir hayran kitlesi de var.
Franzen’ın bu şöhreti Amerikan televizyonlarının popüler ismi Oprah Winfrey’in 2001’deki
The Corrections romanını kendi kitap kulübüne seçmesiyle başlamıştı. Daha sonra gelen 2010 basımlı
Freedom romanı ise bu şöhreti sadece perçinledi. İki kitap da Amerika’da (ve dünyada) çok satılan kitaplar arasına girdi.

Franzen’ın son romanı
Purity de daha önceki romanlarının başarısını yakalayacak gibi duruyor. Amerika’daki satış listelerinde 2 numaraya yükselen roman, kısa bir biçimde de olsa yazarın kendi durumuna gönderme yapması ile ilginç bir roman olarak değerlendirilebilir. Franzen romanın tali karakterlerinden Charles Blenheim aracılığıyla ihtiraslı bir yazarı ele alırken, ona şunları söyletiyor: “Bir zamanlar
Ses ve Öfke’yi,
Güneş de Doğar’ı yazmak yeterliydi. Şimdi büyüklük esas oldu. Kalınlık, uzunluk.”
Romanın merkezinde Pip adında üniversiteden yeni mezun olmuş bir karakter var. Aklı pek de yerinde olmayan annesi tarafından verilen adıyla Purity (Saflık). Çok zeki olsa da hayatta yönünü bulamamış ve ağır bir okul borcu altındaki Pip, aile sorunları ve evli bir erkekle olan ilişkisi nedeniyle bunalmış durumda Oakland’da hayatına devam ediyor.
Bu noktada, Franzen daha önceki romanlarında izlediği yöntemi izliyor. Uzun uzadıya izlediği bir karakteri bir anda romanın dışında bırakarak başka karakterleri ele almaya başlıyor. Görünüp kaybolan, daha sonra yeniden ortaya çıkan karakterler, konudan uzun ayrılmalar, amaçsız gibi görünen sapmalar Franzen’ın stilinin ana hatlarını oluşturuyor. Pip’in yanında romana hâkim olan öbür iki karakterden ilki, aslen Doğu Alman olan, şimdi Bolivya’da
Günışığı Projesi adlı bir faaliyet sürdüren karizmatik, karmaşık Andreas Wolf. Öbürü ise evinden araştırmacı gazetecilik yapan ADB’li Tom Aberant. Tom Andreas’ın tam zıddı gibi, sessiz, ciddi. Bu iki karakter Berlin Duvarı’nın yıkıldığı günlerde karşılaşmış ve ortak bir sırrı paylaşıyorlar.
Bir dizi rastlantı sonrasında Pip önce Wolf için çalışmaya başlayarak Bolivya’ya, daha sonra da Tom ile çalışmak için Denver’a gidiyor. Tüm bunlar sırasında karakterin adının neden Pip olduğunu da anlıyoruz. Dickens’ın kahramanı gibi, Franzen’ınki de karakterinin olgunlaşması ve kendisini bulma sürecini anlatıyor.
Ancak romanın merkezinde bir cinayet var; sırlar, yalanlar ve dolambaçlarla örülü anlatım değişik bağlantıları ve ilişkileri ağır ağır açığa vuruyor. Franzen, kişisel gibi görünen hikâyeler aracılığıyla dünya gündemini oluşturan daha büyük meselelere de el atmaktan geri durmuyor. Devlet gücü, internetin gelişimi, güç odakları arasındaki ilişkiler...
Yakında Türkçeye de çevrilecek olan romanın burada nasıl bir başarı kazanacağını hep birlikte göreceğiz.