“Rollerini iyice incelemeden, tastamam çözümlemeden oynayan oyuncular, bilmedikleri, çetin ve çetrefil bir metni okuyan kişilere benzerler.” Stanislavski
Türkiye’de polisiye-gerilim türünde filmlerimiz sayıca artar oldu. Kuşkusuz bunda arz-talep iradesinin büyük bir katkısı vardır. Ancak, işin ekonomik maliyeti mi yoksa gözden kaçırılan hatalar nedeniyle mi bilinmez, bu tür filmlerde sayısız hatalar söz konusu oluyor. Söz gelimi, çatışma sahnelerinde arabaların hasar görmemesi, çevreye bir zarar verilmemesi, silahtan çıkan boş kovanların düştüğünün görülmemesi gibi çok sayıda tuhaflık sayılabilir. Tüm bunların yanı sıra senaryo ve bazı oyuncuların yetersizlikleri de işin başka bir boyutu diyebiliriz. Buna son bir örnek olarak Kin adlı filmi gösterebiliriz.
Filmin senaryosu, sıradan bir Amerikan aksiyon filmini anımsatıyor. Küçüklüğünde babalarının haksız yere hapse atıldığını düşünen iki çocuk, büyüdüklerinde intikam almaya karar verirler. Hikâye bu kadar basit ve sıradan aslında. Filmin merak uyandırıcı, heyecan verici ya da seyirciyi etkileyen bir aksiyon sahnesi kesinlikle yok. Her şey özentili bir Amerikan polisiyesi gibi başlıyor ve öyle devam ediyor. Söz gelimi, filmin başında başkomiserliğe atanan Harun (Yılmaz Erdoğan) için yapılan özentili kutlama sahneleri, birer kopyadan öteye geçmeyen içki masası sohbetleri, her zamanki gibi aksi bir emniyet amiri (Ahmet Mümtaz Taylan) ve ofisteki polislerin davranışları da benzer görüntüler veriyor.

Cem Yiğit Üzümoğlu ve Yılmaz Erdoğan
Filmin teması “kin” üzerine kurulmuş. Ancak, sorunlar da buradan kaynaklanıyor. İki küçük çocuk, babalarının ölümü üzerine üzgündür. Bu, tamam. Öte yandan, bu sahnede Harun ve ekibi de oradadır, çocukları teselli etmektedir. Hadi, bu da tamam diyelim. Peki, erkek çocuk esas katil ise, polislere niçin kin gütmektedir? Erkek çocuk ve kız kardeşi, yıllar sonra polisleri neden öldürmüşlerdir? Erkek çocuk, kötü adamları (babasını dövenleri ve ona hakaret edenleri) zehirlemiştir. Yani katil bellidir aslında. Aynı çocuk sürekli olarak babasının katilleri için azılı bir polis düşmanı olmuştur. Sadece o ekipteki polisleri öldürmek için polis olmaya karar verir. Şimdi düşünelim ve anlamaya çalışalım. Bir kişi katilse, kendi suçunu biliyorsa, başkalarını neden suçlar ve öldürmek ister? Burada ciddi anlamda bir mantık hatası var.
Sinema ve tiyatro alanlarında daha çok komedyen olarak öne çıkan Yılmaz Erdoğan, bu filmde, hem babacan hem de işine odaklanmış bir polisi canlandırıyor. Ancak onun oyunculuğuyla ilgili sorunlar da bundan sonra başlıyor. Yılmaz Erdoğan, yüzünde sanki bir maske varmış gibi hep aynı görüntüyü yansıtıyor. Yaşadığı travmayı, gündelik yaşamını, mesleki yaşamını hep aynı görüntüyle veriyor. Bu da bir bıkkınlık yaratıyor çünkü bu kadar tekdüze bir yüz ifadesi nedeniyle, bir yerden sonra, filmden kopmaya başlıyorsunuz. Bir aktörün yüzünde hiç mi rolünün yarattığı bir mimik olmaz, diyorsunuz. Filmin başaktörü olarak sergilediği oyunculukla ilgili hangi sahne belleğinizde kaldı diye soracak olursanız, bunun yanıtı kocaman bir hiçtir!.. Yılmaz Erdoğan, bize Levent Kırca’yı anımsatıyor. Levent Kırca, “Olacak O Kadar” komedi parodilerinde taklidine soyunduğu kişinin yüzünü kendisine maske olarak takardı. O kişinin el kol hareketlerini abartılı olarak yansıtıyordu. Ayrıca ses tonunu da buna göre uyarlardı. Yılmaz Erdoğan ise ses tonunu film boyunca tekrarlıyor. Bir olay karşısında aktörün ses tonu inişli çıkışlı, sert, babacan, tedirgin olmalıdır. Burada bir başkomiser olarak rol yapmaya çalışan bir aktörün dersine iyi çalışması gerekiyordu. Taksiciyle olan kavgası ise tam bir amatörce olmuş. Taksiciyi neden bacağından vurmaz da daha sonraki bir sahnede çatıdaki bir adamı bacağından vurur? Taksici cinayetinde cep telefon sinyallerinin izlenmesi bu kadar zor mudur diye sormak gerekiyor.
Filmin bir sahnesi var ki tam anlamıyla evlere şenlik diyebiliriz. Yılmaz Erdoğan birini kovalarken elinde tabanca ile girdiği metruk bir evdeki araması ancak kara mizah filmlerine uygun olabilir... Tabancayı tutuş şekli, arama yaparken yüzünde kararlı bir ifade yerine hep aynı ifadeyi görüyoruz. Bir polis elinde tabanca ile metruk bir binaya giriyorsa yüzünde büyük bir dikkat ifadesi olmalıdır. Bizimki, binaya nasıl girmişse öyle çıkıyor. Ne bir tedirginlik ne bir gerilim, hiçbir şey yok! Bu denli bir acemilik Yılmaz Erdoğan’a hiç yakışmamış. Son olarak şunu da söylemeliyiz. Başkomiserliğe atanan (Harun) Yılmaz Erdoğan, her ne kadar saçlarını boyatsa da geçkin yaşı hemen belli oluyor. Başkomiser olabilmek için bunca yıl beklemesi de işin ayrı bir sorusudur… Bugün yaşı 60’a yaklaşan birinin makyajla bile bunu gizlemesi çok zor olduğuna göre bu başkomiserlik yerine başka bir rol alabilirdi. Dikkatli her izleyici şunu rahatlıkla gözlemleyebilir: Yılmaz Erdoğan, film boyunca hep tedirgin, ürkek, biraz sakar, şaşkın ve dikkatsizdir. Takside düşürdüğü kanıt, masadan çaldığı flash bellek, konuşmalarındaki aşırı durgunluk gibi…
Filmin senaryosu her ne kadar ucuz Amerikan polisiye-gerilim filmlerini andırıyorsa da Garez adlı (Ju-On-Güney Kore yapımı) filmi de anımsatıyor. Özellikle filmin final sahnesi ile neredeyse bire bir örtüşme söz konusu olmuş. Kısacası film kendi başına özgün bir senaryo içermiyor, basit taklitlerden öteye geçemiyor.
Filmin müziklerinin de yetersiz olduğunu söyleyebiliriz. Gerilimin arttığı sahnelerde ve diğer çatışma sahnelerinde müziğin ritmi ile günlük yaşamı yansıtan sahnelerdeki müzik arasında çok büyük bir fark bulunmuyor. Yılmaz Erdoğan, film boyunca sesini yeterli ölçüde kullanamıyor. “Konuşmada hız ve tartım yaratmak için seslerde zamanı küçük birimlere ayırmak yetmez; aynı zamanda konuşmayı ölçülü hale getirmek için belirli bir vuruşa da gereksinmesi vardır” (Bir Karakter Yaratmak – Konstantin S. Stanislavski). Tüm bunların ışığında Yılmaz Erdoğan’ın yaratmaya çalıştığı karakter bir çizgi film karakterinden öteye geçmiyor. Sözü bir kez daha K. Stanislavski’ye bırakalım:
“Rollerini iyice incelemeden, tastamam çözümlemeden oynayan oyuncular, bilmedikleri, çetin ve çetrefil bir metni okuyan kişilere benzerler.”
Aslında bu türden polisiye-gerilim filmlerinde müzik bir başrol oyuncusu kadar önemlidir. Bunun sayısız örnekleri arasında şunları sayabiliriz:
Halloween, Psycho, The Exorcist, Saw, Sinitser, Cannibal, Holocaust, Suspiria…
Cem Yiğit Üzümoğlu (Tuncay), filmde geri planda görülse bile seyirciyi etkileyen bir performans sunuyor. Genç oyuncunun etkin bir sanat geçmişi de var. Sinema konusunda iyi bir eğitim aldığını ve bunu pekiştirdiğini söyleyebiliriz. Hem yakın çekim sahnelerinde hem de aksiyon sahnelerinde çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Film boyunca kendisine verilen rolün hakkını tam anlamıyla teslim ediyor. Özellikle filmin final sahnesinde (üzerinde üniforma varken) yakın çekimde gösterdiği oyunculuk, âdeta bir ders niteliğinde… Bu filmden Yılmaz Erdoğan’ı çıkartırsak hiçbir şey kaybolmaz ve seyirci etkilenmez. Ancak Cem Yiğit Üzümoğlu’nu çıkarırsak film çok şey kaybeder ve seyircinin beklentisi de boşa çıkmış olur...
Yapımcı: Necati Akpınar'
Yönetmen: Türkân Derya
Senarist: Yılmaz Erdoğan
Oyuncular: Yılmaz Erdoğan
Ahmet Mümtaz Taylan
Cem Yiğit Üzümoğlu
Rüzgâr Aksoy
Duygu Sarışın
Yosi Mizrahi
Elif Gizem Aykul
Enes Külahçı


.jpg)



