Kan Kırmızı
8 Aralık 2018 Öykü

Kan Kırmızı


Twitter'da Paylaş
0

Ceviz ağacı gölgesiyle neredeyse bütün bahçeyi kucaklıyor. Şiirdeki gibi özgür ve dimdik. Zamana direniyor, hayata direniyor. Genel geçer her şeye. Bu yıl meyve vermemiş. Seneye coşar artık.

Kır düğünü için her şey düşünülmüş. Annemin zoruyla erkenden yola çıkınca ilk gelenlerden oluyoruz. Daha önce hiç aklıma gelmemişti ama adını bahardan almış bu yeşil mekâna girerken düşünüyorum, eğer kır düğünü yapacak olsaydım, herhalde yağmur yağardı. Bu akşam da yağacak mı? Hiç sanmam.

Arabaları park etmek için geniş bir koridor ayırmışlar, vale hemen yaklaşıyor, arabamı park etmek istiyor, ben babamdan kalan “anahtarımı kimselere vermem” haletiruhiyesiyle arabamı gösterilen yere park ediyorum. Yerler çimen, nasıl düşünemedim ki. Yıllardır giymediğim, üstünde durmakta zorlandığım topuklularımla bata çıka yürüyorum. Çok uzun sürmez çıldırıp topuklu ayakkabılarımı elime alacağım. Hem çayır çimen ve toprak iyi gelecektir.

İlk geleniz ya, sülalede kim varsa ev sahibi gibi biz karşılıyoruz. Yüzümde zoraki bir gülümseme, tekrar ede ede ezberlenmiş sözler, on iki yaşında annemin yanında eve misafirliğe gelen teyzeleri karşılayan kız oluyorum yine. Üsküdar, cumbalı evimiz ve mis gibi kokular sarıyor etrafımı. Sık sık geçmişe dönmem garip halbuki, aslında hiç dönmem; geçmiş geçmişte kalmıştır, biten bitmiştir. Ama nedense şu an beni geçmişe götürüyor. Üstümde annemin zoruyla giydiğim, ipek krepten pudra rengi döpyesim, inci küpelerim, fönlü saçlarımla kendimi çok güzel hissediyorum. Çocukluğumda süslenip püslenmeyi, beğenilmeyi sevdiğim gibi otuz yedi yaşında, birçok şeyi yaşamış, geride bırakmış bir kadın olarak hâlâ beğenilmekten büyük bir haz duyduğumu fark ediyorum. Belki de bu çocukluktan kalan bir hırs ya da bir öğreti. Annemin bana tembihlediği hanım kız olma hali.

Annem akrabalardan –halasının oğlunun gelini miydi ne– biriyle yanımda uzaklaşınca masada biraz olsun yalnız kalma fırsatı yakalıyorum, hemen ayakkabılarımdan kurtulup masa örtüsünün altından çıplak ayaklarımı nemli çimlerin üzerine uzatıyorum. Bu arada gözlerim sahnede. Büyük, süslü bir masa kurulmuş sahneye, demek nikâh sahnede kıyılacak. Beyaz bir örtü sermişler, parlak taşlarla süslü bir vazo içinde beyaz, pembe ve mavi ortancalar. Sandalyelerin ince tülden süslemeleri ara ara esen rüzgârla uçuşuyor. Masalar aynı düzen içinde. Bizim masaya pembe ortancalar yerleştirilmiş. Kız tarafı demek oluyor herhalde. İçimde bir şeyler kıpırdanıyor. Düğünleri neden sevmediğimi hatırlıyorum.

Yalnızlığımı birileri gelip bozuncaya kadar zamanı dondurmak niyetim, gözlerimi kapatıyorum, fondan garsonların koşuşturmalarını, yavaş yavaş artan kalabalığın uğultusunu, çatal kaşık seslerini siliyorum. Kuş seslerini dinliyorum. Akşam çökerken aşka gelen kuşlar ötüşüyor. Az önce kaldığım yerden anılarıma geri dönüyorum. Hatıramdaki eve gidiyorum. Bu defa anıların beni bulmasına izin veriyorum. Uyurken aniden uyanıp tekrar aynı rüyaya dönmek ister gibi Üsküdar’a, on iki yaşıma, mis kokulu evime ve mutlu çocukluğuma dönüyorum. Celil ahşap kapı pervazına tırmanıyor, ona ben öğretmiştim. Yarış yapardık en yukarıya en hızlı kim çıkacak diye. Kendimizi sirk cambazları gibi hissederdik. Oyunun en önemli kuralı anneme yakalanmamaktı. Mutfak kapısı açık, fırındaki tarçınlı elmalı kekin kokusu tüm evi sarmış. Muhabbet kuşlarımın sesi bahçeden geliyor, demek babam erken gelmiş bu akşam ve onları da yanına almış. Bahçe çiçeklerle dolu. Akşamsefaları kırmızı, beyaz renk renk açmış, havuzun çevresindeki ortancalar coşmuş, babamın geçen yıl diktiği erguvan bile çiçek vermiş. Eskici geçiyor o sırada mahalleden. Güllerin başında hatırlıyorum babamı, sırtı bana dönük. Başında hasırdan şapka, gülleriyle sohbete dalmış, sessiz adımlarıyla yaklaşıyorum yanına.

Aniden başlayan komparsitayla neredeyse sandalyemdem düşeceğim. Nasıl da dalmışım? Annem gelmiş oturmuş, yuvarlak masada bizden başka birkaç kişi daha var. Herkes ayağa kalkıyor, ayakkabılarımı giymeye fırsat bulamadan ben de öylece kalkıyorum, kim benim ayaklarımı takip edecek ki! Gelin ve damat sahneye çıkıyor, gelinin belinde geniş kırmızı bir kurdele. İşte o an koşa koşa terk etmek istiyorum düğünü.

“Kırmızı kurdele saramayacak mıyız biz senin beline,” diye haykıran annemin çığlığı geliyor kulağıma. Anneme nefretle dönüyorum, sanki o sözü şimdi yeniden söylemiş gibi hissediyorum. Babam giriyor odaya, annem kıpkırmızı oluyor, babamın hiçbir şeyden haberi yok. Üçlü kanepeye yığılıyor ve bir daha kalkmıyor.

Her “evet”ten sonra herkes çılgınca alkışlıyor genç çifti, garsonlar hiç zaman kaybetmek istemezcesine bir elleri arkalarında, bembeyaz gömlekleri üzerlerinde bardakları dolduruyor, bir damla kırmızı şarap damlıyor peçetemin üzerine, büyüdükçe büyüyor izi. Ben artık düğünde değilim, kırmızı kurdeleden sonra yine kapkaranlık bir boşlukta yüzüyorum. Tatlı anıların yerini son bir an almış, her şeyin sorumlusu olan bir an ya da ben. Izgara maşasıyla bir börek, bir köfte bırakıyorlar tabaklara, masadan biri, neli bu börek diyor; garson, pırasalı diye yanıtlıyor, babamın en sevdiği.

Tabağımın kenarında dizilmiş dokuz metalden birini alıyorum elime, en yakındakini. Başka bir bıçakla yer değiştiriyor şimdi elimde tuttuğum. Babamın cenazesinden sonra ilk defa evde yalnız kaldığım akşam mutfaktan aldığım bıçakla. Kanım sıcak sıcak damlıyor gül desenli halının üstüne. Babamın beni affettiğini duymak istiyorum. Yanına gitmek niyetim. Annem dürtüyor koluyla, daldın yine diye sağa sola oynayan gözleriyle elimdeki bıçağı işaretliyor. Masadaki herkes bana bakıyor. Bıçağı usulca masaya bırakıyorum. Her iki bileğimdeki kesiklerin üstünü örten gül dövmelerimi gösteriyorum kuzenime. Kan kırmızısı.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR