Bütün olup biteni varoluşsal felsefe etrafında açıklama eğilimim doğumumdan gelir. Doğumumdan bu yana bana öğretilenler veya -elbette ki ilk gençlik yıllarımdan itibaren- kendi çabamla ve ilgimle öğrendiklerim de sadece bir kaosu işaret ettiklerinden her şeyin saçma ve gereksiz olduğuna dair algım pekişti. Mesela Dostoyevski romanlarının bana gösterdiği temel şey sadece evrensel, içsel ve bireysel bir kaostur. Pavloviç, Dimitri, İvan, Gruşenka ve diğer bütün Dostoyevski kahramanları insanlığın en temel psikolojik ve bireysel tarihini bize gösterirken ben burada, aynı zamanda, derin bir hiçliği de her zaman gözlemledim. Bilmiyorum, başka milyonlarca Dostoyevski okurundan benim gibi düşünen kaç kişi oldu?
Benim için kendini öldüren bir insan, evlenen veya başbakan olan bir insan, sokakta yürüyen bir insan, ağlayan veya kahkaha atan bir insan, sokakta yemek bekleyen bir köpek, apartmanların çatılarında denizden getirdiği balığı parçalara ayıran bir martı veya dağda açan mor bir çiçek, devasa ormanlar, minicik böcekler temelde aynı şeyin, kaosun temel parçalarıdır. Bir karınca için de, ahırda bekleyen bir tosun için de, ormanda gezinen bir ayı veya kaplan için de ve burada bu yazıyı yazan benim için de hayatın hiçbir anlamı yoktur. Bütün anlamlar kafamızın uydurduğu ve ardından inanmayı tercih ettiği şeylerdir.
Yukarıdaki kısacık yazıda tamamen yanılmam bile ancak bir anlamsızlığa işaret edebilir.






