Kendi yok oluşumuzu satın almayı bırakmamızın vakti geldi.
Plastik kahve bardaklarından ya da pipetlerden vazgeçmek gibi “mikro tüketim zırvalıklarına” odaklanmak yerine zenginlik arayışına meydan okumalıyız.
İnsanoğlu hakkında en iyi bildiğimiz şeylerden biri de hayatta kalmak uğruna her şeyi feda edebileceği. Aslında bu bütün türler için geçerli. Örneğin kış mevsimini tehdit olarak algılayan ve göç eden kuşlar ya da kış uykusuna yatan ayılar. İnsanların hayatta kalma uğraşıysa bu örneklerden bir hayli farklı.
İklim felaketi ya da ekolojik yıkım gibi tehditlerle karşı karşıya kaldığımızda görünen o ki, hayatta kalma güdümüzden taviz veriyor ve kendimizi bütün bunların gerçek olmadığına ya da gerçekleşmediğine ikna ediyoruz. Bu da yüz yüze olduğumuz yıkımı ikiye katlıyor: sıradan araçlarımızı dört çekerli SUV’larla değiştiriyor, uzun mesafeli uçuşlarla tatillere çıkıyoruz. Çünkü bütün olup bitene rağmen arkada bir yerlerde fısıldayıp duran bir ses var: “Durum söylendiği kadar ciddi olsaydı birileri bizi durdurmak için bir şeyler yapardı.” Çevresel meselelerle ilgili olanlarımız bile bunu öylesine göstermelik ve komik bir biçimde yapıyor ki, elde edilen sonuçlar içinde bulunduğumuz çıkmazın muazzamlığıyla boy ölçüşemiyor. Bu konularda sahip olduğumuz bilgiye verdiğimiz yanıtlar bize, hayatta kalma güdümüzün artık bir önceliğinin kalmadığını gösteriyor.
İşte bu bilgilere birkaç örnek; insan yaşamının atmosfer, okyanus akıntıları, toprak gibi karmaşık sistemlere bağlı olduğunu ve bunların her birinin gezegenin yaşam ağlarını oluşturduğunu biliyoruz. Söz konusu sistemler üzerine yapılan çalışmalara göre her sistem kendi içinde tutarlılık arz eder. Yani bir sistem –bankacılık ağı mı, ulus devlet mi, yağmur ormanı mı, Antarktika buzulları mı olduğu fark etmez –kendine özgü matematiksel kuralları izler. Normal şartlar altında kendini düzenleme kapasitesine sahip olduğundan belli seviyelere kadar olan stresi absorbe ederek denge durumunu korur. Ama sonra aniden bir şeyler ters gitmeye başlar. Çünkü her sistemin stresi taşıyabileceği belli bir eşik vardır ve bu kritik eşik aşıldığından yeni bir denge durumu oluşur. Tersine çevirmekse neredeyse imkânsızdır.

İnsan uygarlığı hâlihazırdaki denge durumuna istinaden ortaya çıktı. Fakat görünen o ki, artık yeryüzünü ayakta tutan bütün önemli sistemler kendi kritik eşik noktalarına yaklaştılar. İçlerinden sadece birinin çöküşü bile ötekileri aşağıya çekip sistemik çevresel yıkım olarak adlandırılan kaos ardışıklığını tetikleyebilir. Tıpkı yeryüzünün tanıklık ettiği önceki kitlesel yok oluşlardaki gibi.
Örneğin Brezilya’nın orta kesimlerini kaplayan ve Cerrado olarak bilinen savan kuşağı. Bu kuşakta yer alan ağaçların kökleri yer altı sularını çeker, yaprakları vasıtasıyla atmosfere verir ve oluşan nemli hava sayesinde bitki örtüsü canlı kalır. Ama son birkaç yıldır Cerrado’nun doğal bitki örtüsü, dünyanın geri kalanındaki tavuk ve domuzları besleyebilmek için tahrip edilerek bu geniş alanlara soya ekiliyor. Bazı bilim insanları, Cerrado’da yaşanan bu görünürde ufak değişikliğin bile kısa bir süre içerisinde bütün sistemi çöle çevirebileceğini belirtiyor. Çünkü Cerrado, Kuzey Amazon Havzası’ndakiler de dahil olmak üzere Güney Amerika’daki bazı büyük nehir sistemlerinin kaynağı. Cerrado’nun tahrip edilmesi demek, bu nehirlerin çok daha az suyla beslenmesi ve bunun da yağmur ormanlarını etkilemesi demek. “Gökyüzü nehirleri” olarak bilinen Cerrado ve yağmur ormanları nemli hava akımları yaratarak yağışları gezegenin dört tarafına dağıtır ve böylelikle küresel sirkülasyonu, yani hava ve okyanus akıntılarını yönlendirirler. Mevcut sirkülasyonsa şu haliyle bile oldukça hassas. Örneğin Kuzey Kutbu’ndaki buzulların erimesi, ısıyı tropik bölgelerden alarak kutuplara doğru taşıyan Atlantik Meridyonel Devir Dolaşımı’nda (AMOC) bozulmalara yol açıyor ve bu da dolaşımın önemli ölçüde zayıflamasına neden oluyor. Peki bu dolaşımın tamamen kesildiğini farz edersek ne olur? En basitinden Birleşik Krallık bütünüyle Sibirya benzeri bir iklimin hâkimiyeti altına girer.
Ne kadar karmaşık olursa olsun bütün sistemlerin kendilerine özgü bu kritik eşiğe yaklaşıp yaklaşmadıklarını anlamanın pek çok yöntemi mevcut. Sistemden alınan çıktılar bariz belirtiler verir. Kritik eşiğe ne kadar yaklaşılırsa sistemse dalgalanma ve düzensizlik o denli şiddetli olur. Kuzey Amerika’nın Batı kıyılarında yaşanan ısı değişiklikleri, Sibirya ve Akdeniz’deki yangınlar, Almanya, Çin, Belçika ve Sierra Leone’deki seller. Bunların tamamı, iklimsel mors alfabesinin “İmdat” çağrısıdır. Akıllı bir tür bu çağrılara, öteki türlerle arasındaki ilişkiyi radikal bir biçimde değiştirerek kesin bir biçimde yanıt verir. Ama ne yazık ki bizim türümüzde işler böyle değil. O muazzam zekâmız, bizi bu denli ileriye taşıyan evrimleşmiş bilincimiz şimdi bize karşı çalışıyor.
Medya sürdürülebilirlik grubu Albert tarafından gerçekleştirilen bir çalışmada analizler, İngiltere’deki televizyon programlarının 2020 yılında “kek” sözcüğünü “iklim değişikliği” ifadesinden on kat fazla kullandığını ortaya koydu. Biyoçeşitlilikle karşılaştırıldığında İskoç yumurtası iki kat daha fazla gündeme geldi. Muzlu ekmek ise rüzgâr ve güneş enerjilerini epey geride bıraktı. Medyanın gerçek bir toplum olmadığının ve televizyon kanallarının da muzlu ekmeklerden daha fazla gelir elde ettiğinin farkındayım. Ama bu oranlar bize gösterdiği bir şey var ki, o da küresel felaketlere karşı gösterdiğimiz istikrarlı ilgisizlik.

Herhangi bir zamanda, herhangi bir yerde radyo kanallarından birini açın. Karşılaşacağınız şey, inanılmaz bir dikkat dağıtma çabası. Dünyanın dört bir yanında yangınlar devam eder, ekinler kuraklığa teslim olur ve seller ortalığı birbirine katarken çoraplarınızı oturarak mı giymelisiniz yoksa ayakta mı, türevinden anlamsız tartışmalar duyarsınız. İnanın bunu uydurmuyorum. İklim felaketinin yaşandığı günlerde kanallar arasında gezinirken rastladım. Eğer dünyaya doğru gelen bir asteroid olsaydı ve radyoyu açsaydık muhtemelen şunu duyardık: “Bugünün tartışma konusu – kebap yerken başınıza gelen en komik şey nedir?”
Halbuki gerçekten gezegenimizin sonu yaklaşıyor, ama buna sebep felaketlerden de öte bu kararlı umursamazlık. Benzeri görülmemiş ölçekte bir krizle karşı karşıya olmamıza rağmen aklımız sürekli saçma sapan gevezeliklerle meşgul. Kamusal alanın giderek daha önemsiz kılınması, başka bir şeyler hakkında konuşmanın imkânsız hale geldiği bir kısır döngü yaratıyor. Elbette sadece felaketler üzerine tartışacak değiliz ama bu kadar gevezelik bizi hiçbir yere götürmüyor. Üstelik bu dehşet verici küstahlığın sadece müzik ve eğlence kanallarında hüküm sürdüğünü söyleyemeyiz. Siyasi haber kanallarında sadece mahkeme dedikoduları var. Kim yakalanmış, kim tutuklanmış, kim iade edilmiş. Arka planda süregiden kara para, yolsuzluk ve anti demokratik müdahaleler asla değişmezken bunlara olan istikrarlı takıntı, çevresel yıkım olasılığını dile getirmekten itinayla kaçınıyor.
Bu anlamsız dikkat dağınıklığından, gerçekle aramıza giren bu camsı yüzeyden bir an evvel kurtulup altta giderek daha görünür hale gelen sorunlara müdahale etmezsek çocuklarımızın hayatını, hatta belki de türümüzün devamlılığını garanti altına alamayız. Ama yüzeydeki camsı tabakayı kırmak istemiyor gibiyiz. Bir nevi yüzey gerilimi. Ve bana kalırsa bu gerilim, yüz yüze olduğumuz krizin ciddiyetine dair bildiklerimizle kendimizi ondan uzaklaştırmak adına takındığımız ciddiyetsizlik arasındaki tezatlığın ta kendisi.
Yaşam destek sistemlerimiz hızla tahrip edilirken biz kalkmış, “mikro-tüketim zırvalıkları” adını verdiğim şeylere odaklanıyoruz. Sanki bu gezegeni ve üzerindeki bütün canlılığı felakete götüren şey, devasa hale gelmiş yapısal güçler değil de plastik pipetler ve kahve bardakları. En basitinden plastik poşetlere kafayı takmış durumdayız. Bunların yerine bez çanta satın alarak dünyaya iyilik yaptığımızı düşünüyoruz. Oysa yapılan araştırmalara göre organik pamuktan dokunmuş bir bez çanta üretmenin çevresel etkisi, yirmi bin plastik çantaya eşdeğer. Ya da kuyruğu kulak çubuğuna dolanmış bir deniz atının görüntüsüyle karşılaşınca dehşete kapılıyoruz ama balıkçılık endüstrisinin deniz ekosistemlerine verdiği zararı görmezden gelip deniz ürünleri tüketmeye devam ediyoruz.

Bilinçsizce olsa bile bu mikroskobik çözümlere odaklanmamızın tesadüften ibaret olduğunu düşünmüyorum. Hepimiz yaptığımız iyi şeyleri, yaptığımız kötü şeyleri kendimize unutturmak için kullanmakta maharetliyiz. İkinci ya da üçüncü bir eve sahip olan insanlar çöplerini geri dönüşüm ilkelerine göre ayırdıkları için kendilerini çevreci olduklarına ikna edebilirler ama aslında onların fazladan sahip olduğu evler yüzünden başkaları için yeni evler inşa edilmesi gerektiğinden belki de çevreye en çok zararı verenlerden biri de onlar. Sanırım zihnimizin derinliklerinde bir yerde ürettiğimiz bu küçük çözümlere bakıp sorunun da o kadar büyük olmayacağını düşünüyoruz.
Yanlış anlaşılmasın, küçük şeylerin önemli olmadığını söylemiyorum. Daha önemli olan şeyleri bize unutturacak kadar önemli olmamaları gerektiğini söylüyorum. Kurumsal pazarlama tarafından yönlendirilen siyasi dönüşüm, son elli yılda bizi sorunlarımızı birlikte değil bireysel olarak ele almaya yöneltti. Başka bir deyişle eskiden vatandaştık ama şimdi sadece tüketiciyiz. Niçin bu yola sürüklendiğimizi anlamaksa zor değil. Siyasi bir değişim talep etmek için bir araya geldiğimizde vatandaşlar olarak güçlüyüz. Tüketicilere dönüştüğümüzdeyse zayıf, hatta neredeyse aciz.
Vasily Grossman, Yaşam ve Yazgı adlı kitabında, Stalin ve Hitler iktidarları süresince insanlarda gözlemlenen en dikkate değer niteliklerden birinin itaat olduğunu söylüyor. Grossman’a göre itaat etme içgüdüsü, hayatta kalma içgüdüsünden çok daha kuvvetli. Bireysel olarak hareket etmek, kendimizi tüketici olarak sınıflandırmak, sistemik çevresel çöküş tehdidi bunca yaklaşmışken bile “mikro-tüketim zırvalıklarıyla” ve zihni uyuşturmaktan başka hiçbir işe yaramayan şeylerle uğraşmak: bunların hepsi aslında birer itaat biçimi. Olağan olmayan konuları dile getirmenin sebep olduğu sosyal utanç ve güçlü iktidarlara direniş göstermenin beraberinde getireceği siyasi problemlerle yüzleşmek yerine, insan uygarlığının yok oluşuyla yüzleşmeyi tercih ediyoruz. İtaat refleksi bizim en büyük kusurumuz, insan beyninde yaşamı tehdit eden devasa bir çatlak.
Çoğu insan hayatımızı ele geçirmiş olan sistemleri tanımlamakta güçlük çeker. Ama biraz üstelerseniz girişimcilikten, sıkı çalışmaktan, alım-satım gibi şeylerden bahsettiklerini duyabilirsiniz. Çünkü sistemden faydalanan herkes sistemin bu şekilde anlaşılmasını istiyor. Oysa kapitalizm altında biriktirilen büyük servetlerinde kaynağı böyle basit ve bilindik şeyler değil. Herkesin imrendiği o zenginlikler her zaman yağma, tekel, gasp ve miras yoluyla elde edilir. O yüzden kendinizi ne derece çevreci olarak nitelediğinizin pek bir önemi yok. Çevreye vermiş olduğunuz dolaylı zararların asıl sebebi tutumunuz, tüketim tarzınız ya da yaptığınız seçimler değil, sahip olduğunuz para. Fazla paranız varsa harcarsınız. Kendinizi istediğiniz kadar “yeşil tüketici” olarak nitelendirin, aslında sadece bir tüketicisiniz. Dolayısıyla zenginlerin çevreye vermiş olduğu dolaylı bireysel zararlar, diğer herkesinkinden çok daha fazladır.
Küresel sıcaklık artışını engellemek için kişi başı ortalama emisyonlarımızın iki ton karbondioksitle sınırlı olması gerekir. Fakat dünyanın en zengin yüzde birlik kesimi, kişi başı ortalama yetmiş tondan fazla karbondioksit salınımına yol açar. Ultra zenginlerin sahip olduğu onlarca ev güneş panelleriyle donatılmış olabilir ya da fosil yakıtlarla değil de elektrikle çalışan araçları tercih edebilirler, hatta özel jetleri biyokerosen yakıt kullanıyor olabilir. Ama bu ince ayarlar çevreye verdikleri zararı azaltmak şöyle dursun bazen kat kat artırır. Örneğin Bill Gates’in desteklediği biyoyakıt projeleri doğal yaşam alanlarının tahribinde ilk sıralarda yer alır çünkü odun peleti ve sıvı yakıt tüketmek için ormanların kesilmesi, biyometan üretmek için de toprak örtüsünün çöpe dönüştürülmesi gerekir.
Ancak bu ultra zenginlerin çevreye vermiş olduğu zararlardan çok daha önemli bir şey var ki, o da sahip oldukları siyasi ve kültürel güçle değişimi tetikleyecek olan toplumsal harekete engel olmalarıdır. Kendi zenginliklerini korumak için yarattıkları toplumsal algı hipnotize edici bir masala dayanır. Hepimiz kapitalizm tarafından günün birinde tıpkı o zenginler gibi milyoner olabileceğimize inandırılırız. Bu inanç bizim kapitalizme tahammül etmemize sebep olur. Halbuki bazı insanlar aşırı derecede zengindir çünkü diğerleri aşırı derecede yoksuldur: zenginlik ancak sömürüyle mümkündür. Ve eğer hepimiz milyoner olsaydık bu gezegen çok kısa süre içinde yok olurdu. Ama bu evrensel zenginlik masalı bizim itaatimizi garantiye alarak zenginlerin zengin kalmasını sağlar.
Kabul edilmesi gereken yegane gerçek şu: iklim krizini ve ekolojik yıkımı engellemek istiyorsak toplumun belli bir kesiminin yaşam standartlarını yükseltmeye çalışmak yerine onları aşağıya çekmesi şart. Nasıl ki, kimsenin altına düşmemesi gereken bir yoksulluk sınırı var, aynı şekilde kimsenin üstüne çıkmaması gereken bir zenginlik sınırı da olmalı. İhtiyaç duyduğumuz şey karbon vergileri değil, servet vergileri. Hem düşünün bir, karbon salınımına bağlı olarak vergi almak mı? Bu, çevresel krizin sadece tek bir yönüne hitap eder ve sorumluluğu asli suçlulardan alıp topluma dağıtır. Üstelik sonuç hiçbir zaman değişmez, yoksullar zenginlerden her zaman daha fazla öder.
O yüzden servetten alınacak vergiler bu meselenin tam orta yerinde durur. Vergi oranları birikim döngüsünü kıracak ve birkaç kişinin elindeki zenginlikleri yeniden dağıtacak kadar yüksek olmalı. Bireysel lükslere değil, kamusal lükslere ihtiyacımız var – parklar, korular, yüzme havuzları, kortlar, sanat galerileri, ulaşım sistemleri, kütüphaneler, toplum merkezleri. Elbette kendi küçük alanlarımız da olmalı ama hareket alanımızı genişletmek istediğimizde bunu diğer insanların kaynaklarına el uzatmadan yapabilmeliyiz.
Yaşam destek sistemlerimizin tahrip edilmesine rıza göstererek ultra zenginlerin ve onların kontrolünde olan güçlü şirketlerin arzularını yerine getiriyoruz. Adeta o camsı yüzeye sıkışmış durumdayız. Anlamsızlığa, gevezeliğe, mikro tüketim zırvalıklarına gömülerek onların faaliyetlerine üstü örtülü de olsa icazet gösteriyoruz.
Rıza göstermekten bir an evvel vazgeçmemiz lazım. On dokuzuncu yüzyıl demokrasi taraftarları bunu biliyordu, kadın hakları savunucuları bunu biliyordu, Gandhi bunu biliyordu, Martin Luther King bunu biliyordu: itaat etmezsek hayatta kalırız.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan
30 Ekim 2021 tarihinde Guardian’da yayımlanan “Capitalism is killing the planet – it’s time to stop buying into our own destruction” isimli makaleden kısaltılarak çevrilmiştir.






