Sen sana ne sanırsan ayruğa da onu san.
– Yunus Emre
Gözleri boş bakan Deli İsmail, kıyıma uğramış aklıyla bir başına sokaklardaydı. Aklını kaçırdığında özgür kırlangıçlar gökyüzündeydi. Bir Çingene idi, milyon kez ayrıma maruz kalmış kalbi çok yorgundu. Deli İsmail’den önce akıllısı vardı; tıpkı yazıdan önce sözün olduğu gibi. Fakat yaşamın dayanılmaz ağırlığı, aşkın gücü altında ezilince yeni bir yaşam için eskisinden vazgeçmek zorunda kaldı. Sonunda hep neysen osundur, İsmail’in sonu da delirmekti. İsmail biraz sonbahar sonrası yaprak döken ağaçlar gibiydi, bir zamanlar onun da görkemli yeşil yapraklı günleri olmuştu. İsmail aslında biraz da bütün tüyleri dökülmüş her tarafı kaşınan, yara bere ile dolu uyuz köpekler gibiydi. Eski halinden çok uzaktaydı, dökülmüş haliyle çevresinde ki insan sayısı da eksilmişti. Delilerle alay eden çocuklar, bunu çocuklardan daha da ileri boyutlara taşıyan yetişkinler, İsmail’i görünce kendi haline şükredenler, İsmail’e iyilik yapıp ödül peşinde koşan benciller, cennetteki yerini sağlamlaştırmakla meşgul idi.
Herkes denen bir güç var ki Deli İsmail, herkes gibi değildi. Genele tabi olmayınca dışlanan yüreklerin de içinde güzellikler barındırdığını bize en güzel ifadesiydi o. Bazen bende de deli olma isteği uyanırdı, kim bilir belki ben de bir parça deliyimdir, belki bir parça uyuz köpeğimdir…
Deli İsmail aklı avare, zararsız bir garipti sadece. Üstünden hiç çıkarmadığı siyah şalvarıyla sokakları arşınlarken bazen çok konuşur bazen de çok susardı. Yaşından fazla yaşlanmıştı. Saçları, yıllardır makas yüzü görmemişti. Bir keresinde kendisine berbere gidelim deyince, sana ne zararı var ki saçlarımın? Demişti.
Ama neden uzatıyorsun deyince, saçma sapan şeyler anlatıp durmuştu. Bozuk saat misali, İsmail de arada doğru şeyler söylerdi, o doğrulardan İsmail’in geçmişine bir yol bulurdum. Bir defasında İsmail, sen hiç âşık oldun mu diye sordum? Gözlerini doldurunca İsmail’in de bir zamanlar âşık olacak kadar akıllı ve yürekli bir insan olduğunu üzülerek anlamıştım.
İsmail’in her zaman sırtında taşıdığı bir bohçası vardı: Çer çöp ile doldururdu, içinde en çok da yavru kaplumbağa kabukları olurdu. Kaplumbağa kabuklarını toplamak için mahallenin çocuklarına para verirdi. İşin garibi İsmail’in bu kaplumbağa kabuklarıyla ne yaptığıydı? Bohçasında belki yüzlercesi varken o yine de toplardı.
Yine bir gün sırtında bohçası, üstünde siyah şalvarıyla Deli İsmail çıkageldi.
– Baban hayrına bir soğuk ayran getir, dedi. Seni seviyorum biliyorsun değil mi? Sevmesem içmem ayranını, yemem ekmeğini. Hakikaten İsmail herkesin yemeğini yemezdi, kalbinin ısınmadığı insana selam bile vermezdi. Mahalle büyükleri hep derdi: İsmail’e iyi davranın, onu Allah koruyor (bizi daha az koruyor ya da hiç korumuyor) ona kötü davranırsanız Allah da sizi cezalandırır. İsmail, ayranı içtikten sonra çocuklar kaplumbağa kabuklarını getirip paralarını alıp gittiler.
– İsmail bunları ne yapıyorsun?
– Lazım?
– Tamam, ama neye lazım olur ki?
– Lazım işte bir bildiğimiz var demek ki, bildiğimiz bir şey olmazsa alır mıyım hiç.
Bildiğini bizden saklıyordu, hakikaten deli yahu! Yanı başımızdaki İsmail’le ilgili pek de bir şey bilmeyince önce mahalledekilere sorarak başladım. Her kafadan bir ses çıktı: Kimisi askerde komutandan dayak yiye yiye kafayı üşüttüğünü, kimisi babasını, yanında öldürdükleri için keçileri kaçırdığını, kimisi ise küçükken su kuyusuna düştüğünü anlattı. Hangisine inanacağımı şaşırmıştım yalan yok. Ama biri İsmail’in hikâyesini biliyordu.
Bizim aklı garip İsmail, gençken yakışıklı bir delikanlı, daha yeni askerden dönmüş. Askerden gelince babası hemen evlendirelim diye sağa sola bakmaya başlamış temiz bir kız bulmak için. Fakat kimi bulmuşlarsa İsmail beğenmemiş, kaşının üstünde gözü var diye diye pes ettirmiş anasını, babasını. Sonra dökülmeye başlamış dilindekileri, meğerse aynı mahalleden bir kıza âşıkmış, kız da İsmail’i seviyormuş. Gizli gizli buluşurlarmış, bazen İsmail kızı yanağından öpermiş hatta. İsmail, askerdeyken bile kıza mektuplar yazarmış. Haber salmışlar kızın ailesine bir gece müsaadeyle evlerine misafir olmuşlar. Fakat kızın babası işi yokuşa sürmeye başlamış ilk andan. Paradan, puldan, maldan, mülkten konuşup durmuş. İsmail’ in durumunun da pek olmadığını görünce babası iyice tersinden gitmeye devam etmiş. O gece babası İsmail’e vazgeç oğlum bu sevdadan onlar bize göre değil, herkes dengiyle mutlu olur, dengimiz değil ki onlar demiş. İsmail dinlememiş bile. Sonrasında iki defa daha gitmişler ama netice hep aynı.
İsmail bu büyük yıkımın ardından git gide değişmeye başlamıştı, eskisi gibi gülmüyordu. Diline kilit asıp kimselere tek kelime etmiyor. Akşama kadar sevdiğinin evini izleyip duruyor.
Kız bir fırsatını bulup İsmail’in yanına gelmiş, elinde bir küçük kaplumbağa kabuğuyla. Bunu al evinizin duvarına as, ve bir dilek tut bu kaplumbağa kabukları bize şans getirecektir. Merak etme sakın İsmail, ben seni çok seviyorum her ne pahasına olursa olsun içinde umudunu sakla. İsmail; dayanmaz, titrek yüreğiyle nar tanesi sevdiğine bakınca ona ne kadar bağlı olduğunu anlıyor.
İsmail eve geldiği vakit bir dilek tutuyor ve diyor ki: Hayatıma girecek olan her şeyde, her yerde yanımda, sağımda, solumda, önümde, arkamda sevdiğim olsun. O yanımdayken gelecek olan tüm ne varsa onunla birlikte karşılamak istiyorum. Sevgi ve hasret dolu bu dileğin ardından kabuğu duvara asıyor. İsmail; saatlerce, günlerce, gecelerce kaplumbağa kabuğunun karşısına geçip seyre dalıyor gözlerini bile kırpmadan. Kaplumbağa kabuklarında sevdiğinin suretini görüyor. Yemeden, içmeden kesiliyor ancak yine de duvarın önünden ayrılmıyor.
Ana, babası oğullarının gözlerinin önünde eriyip gittiğini görünce bir çare bulamamanın üzüntüsüne kapılmışlar. Babası bu iş böyle olmaz deyip kızın babasının kapısına dayanmış: Yapma, sevenleri ayırma, bu günah senin evini de yıkar kıyma gençlere! Kızın tezek suratlı babası ise benim çulsuza verecek kızım yok gidin başka kapıya biz çektik yoksulluktan kızım da çekmesin çekmeyecek de. Size verecek kız mız yok deyince, İsmail’in babası bir kez daha çaresiz kalıyor...
İsmail ise yine duvarın önünde kaplumbağa kabuğuna bakıyor, başını bir ileri bir geri götürüp getiriyor sanki ilahi bir semaha durmuş gibi. İçinden dünyaya sitem dolu sözlerle haykırırken çevresine tek kelime etmiyor. Bir büyünün etkisinde kalmışçasına suskun. Perişan halde, saçı sakalı birbirine karışmış, üstündeki elbiseleri hiç değiştirmemiş. Koku düşmüşken tenine o yine duvarın dibinde başı bir önde bir arkada sallanıp duruyor.
Gel zaman git zaman babasının, kızını zengin bir adamla evlendireceği haberi yayılmış dilden dile. Tüccar kılıklı babası hayallerini gerçekleştirirken bu haberi duyan İsmail, duvarın önünde yine aynı duruşla kaplumbağayı seyrediyor, hiç konuşmuyor.
Düğün dernek kurulmuş gelinin evinin önünde, davul sesi dört bir yana dağılmış en önce İsmail’in kulağına... İsmail duvarın önünde yine gözleri kanlanmış halde,
– Ana demiş aylardan sonra ilk defa ağzından bir kelime dökülmüş, anası oğlum deyip sarılmış, ana dileğim kabul olmadı ana! Demek ki bir kabuk yetmedi ana… Anası korkmuş, davul sesine zurna da eşlik etmiş, ses ok gibi delmiş kulaklarını. İsmail kapıyı çarpıp kaçmış, aylarca İsmail’i ne bir gören ne de bir duyan olmuş. Dağda, taşta, kuru yerde yatıp kalkmış elinde kaplumbağa kabuğuyla…
Sözünün sözden sayılmadığı kız ise gelin olmuş zengin kocaya. Hazırlamışlar bir güzel beyaz gelinlik, kırmızı kurdeleyle. Herkes halay çekerken gelin yerinden kalkmamış. Sevmediği biriyle sırf babası öyle istiyor diye nasıl yaşar insan?
Düğün gecesi ortalık sakinken boğazı düğümlenen kız kimselere görünmeden sessizce evden ayrılıp tahta köprüye gitmiş… Yaşadıklarının bir kâbus olduğunu düşünmüş ama kâbus olsaydı İsmail yanımda olurdu. Önce gökyüzüne uzanıp bakmış sonra elindeki kaplumbağa kabuğuna sonra da ayaklarının altında akan medetsiz Munzur’a. Kendini bırakmış Munzur’a; bir o yana bir bu yana, döne döne kayalara vura vura ay ışığında gözden kaybolurken kalbi suyla dolmuş ve son haykırışı İsmail olmuş. İnsanın kalbini yansıtan söz, onu en iyi ifade edeniymiş. Nenni de yârim nenni.
İnsan, severek delirir mi hiç? Her hikâye aşkı anlatır aslında. Bir yerde bir insan susuyor ve durmadan uzakları seyredip uzun uzun düşünüyorsa unutamadığı bir aşkı var demektir. Aşk vermekle olurmuş almakla değil, bu sevdaya benliğini teslim eden İsmail’in paramparça puslu ruhu bir daha eskisi gibi olamamış. Eski artık eskimişti, başkalaşmıştı. Her duyguyu aşırılıkla yaşayan Deli İsmail, odur budur kaplumbağa kabuğu toplamaya başlamış, dilekleri kabule ersin diye.


.jpg)



