Kara Kitap’ın en önemli özelliklerinden biri, metinde ölüm ânının birinci kişi (Şadan’ın) anlatımıyla ifade edilmesi, can çekişme ve ruh teslimi sırasında yaşanan ya da yaşandığı varsayılan olayların, bizzat anlatıcının bilinci üzerinden ifade edilmesidir. Ölümün “içeriden” anlatılmasıyla, edebiyatımıza bir yeniliğin getirildiği belirtilmektedir.
Kara Kitap Suat Derviş’in edebi yaşamında, henüz on yedi yaşındayken yazdığı ilk roman olarak yer alır. Alafranga kültürle yetişen, sanat ve edebiyata ilgi duyan, yabancı dil bilen entelektüel bir genç kız olarak Suat Derviş’in dünyasında okuma ve yazma eylemi büyük önem taşıyordu.
Daha o yaşlardayken bir roman yazıp yayımlamaya heves ve cesaret etmesi, elbette yaşadığı yılları kapsayan deneyimlerin değil, kitaplardan edindiği hayat tecrübelerinin enginliğinden kaynaklanıyordu. Suat Derviş’in yazmaya bu kadar erken başlamasının ardındaki neden, bence onun çok iyi bir okur olması, okuduğu edebi eserlerin sunduğu estetik yaşantılar ve hayat tecrübelerinin onun gencecik dünyasını olabildiğince genişletmesiydi. Düşler, rüyalar, imgelerle renklenen ve dilin anlamlarını çoğaltan muhayyilesi, onu kurmaca yapma ve öykü yazma gibi yaratıcı tecrübelere yönlendirecekti elbette.
Suat Derviş ilk yayımlanan eseri olan Hezeyan başlıklı mensur şiiri on beş yaşındayken yazmıştı. Çocukluk arkadaşı Nâzım Hikmet, Suat Derviş’in haberi olmaksızın bu metni Alemdar gazetesinin edebiyat ekine vermiş ve burada yayımlanmasını sağlamıştı. O sırada takvimler 1918’i gösteriyordu. Hezeyan’ı, "Nasıl Çalışırlardı" adlı hikâyesi izlemiş, böylece genç yaşta yazı ve yayın hayatıyla tanışmıştı Suat Derviş.
Çamlıca’daki bir köşkte; köşkün çiçeklerle, ağaçlarla dolu bahçesinde geçen çocukluğunun ilk yılları, onun doğayla kurduğu ilişkinin temellerini oluşturur. Eğitimli bir aileden ve seçkin bir çevreden gelmesi, alafranga kültür ve modern yaşamın odağında yer almasını sağlar. Küçük yaşta Fransızcayı yabancı mürebbiyelerden ana dili derecesinde öğrenir Hatice Suat ya da Suat Derviş. Özel eğitim alır, ayrıca resmî ilkokul ve rüştiyeye devam eder. 1919-1920’lerde ablası Hamiyet Hanım’la birlikte Berlin’de Sternisches Konservatuarı’na gider, Almanca öğrenir ve Berlin Üniversitesi Felsefe ve Edebiyat Bölümü’nde öğrenimini sürdürür. Aralıklarla, on yıl kadar Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ve özellikle Almanya’da bulunur. Avrupa kültürünü, modern hayatı yakından tanıyan ve bu kültürün içinde yaşayan Suat Derviş, öğrendiği yabancı dillerin edebi eserlerini, roman ve öykülerini asıl kaynağından okuma ve anlama şansına sahip olur. Kara Kitap’ta yabancı edebiyat eserlerinin, özellikle romantik Avrupa romanlarının atmosferiyle karşılaşmak, bu nedenle bizi şaşırtmaz. Henüz on yedi yaşındaki bir genç kızın, okuduğu kitaplardaki imgeleri dönüştürerek yepyeni bir yazınsal dünya kurmasını pek yadırgamayız.
Suat Derviş’in yazın yaşamı iki ayrı evrede değerlendirilebilir. İlk evrede romantik, duygusal yönleri baskın olan; korku, gerilim unsurlarına yer veren oldukça kasvetli ve karanlık tabloların yer aldığı, bireyin iç dünyasının ön planda olduğu romanları söz konusudur. Bu dönem romanları Kara Kitap’la başlar ve Ne Bir Ses Ne Bir Nefes (1923), Hiçbiri (1923), Ahmet Ferdi (1923), Behire’nin Talipleri (1923), Buhran Gecesi (1924) Fatma’nın Günahı (1924), Gönül Gibi (1928) adlı romanlarıyla devam eder. Fatmagül Berktay’a göre, Suat Derviş’in özellikle ilk romanları “psikolojik roman” olarak değerlendirilebilir.1`

Emine’de (1931) yazarın sosyal realizm yönelimine dair bazı çizgiler görülmeye başlar. 1930 sonrasında “daha müşkülpesent” olduğunu söyleyen Suat Derviş edebi tarzını değiştirerek kadın psikolojisinin yanı sıra toplumsal sorunlar içinde yer alan kadın karakterleri canlandırdığı, çeşitli toplumsal değer yargılarını yeniden gözden geçirip sorguladığı, yaşanan çelişkileri vurguladığı “sosyal gerçekçi” bir yazın tarzını benimser ve romanlarını bu doğrultuda yazar. Bu tarz eserleri arasında Hiç, Çılgın Gibi, Aksaray’da Bir Perihan, Fosforlu Cevriye, Ankara Mahpusu dikkate değer nitelikte, güçlü romanlardır. Ankara Mahpusu yazarın Türkçede yayımlanmış son romanıdır. Selim İleri’ye göre, Suat Derviş “popüler edebiyattan esinlerle yüklü romanlarında, aşk ve karasevda romanları okumaya yatkın okuru, daha gerçekçi eserlere çekmeyi denemiştir.”2
Suat Derviş’in romanlarında kadın karakterler sayıca çoktur ve metinlerde ağırlık merkezini kadınlar oluşturur. Bu kadın karakterlerin toplumdaki yeri, duygusal dünyası ve zamanın akışı içinde değişimleri, toplumsal değerlerle çatışmaları başarılı bir gerçekçilikle aktarılır. Dolayısıyla, birey-toplum arasındaki o sancılı ve gerilimli ilişki, ilginç anlatım teknikleriyle sergilenerek çeşitli hayat sahneleri, metin içi gerçeklikte, kurmaca karakterler, bakış açıları, kurgu ve dil vasıtasıyla yeniden oluşturulur. Suat Derviş’in bu yeni döneminde “hakikatin hayalden daha güzel olduğunu” belirtmesi, bir bakıma kendi yazdığı ilk dönem romanlarına eleştiri getirmesi anlamına gelir. Bir mektubunda, ilk dönem romanlarını “çocukluk tecrübeleri” olarak değerlendirdiği görülür. Bu romanların okur ve eleştirmenler tarafından pek fazla dikkate alınmamasını istemesi, onun edebiyatta gerçekçiliğe yönelimi ve gerçekçilik anlayışı açısından önemli bir ipucu verir bize. Atilla Özkırımlı’nın, yazarın bu yeni dönemine ait tespitlerinden bir kısmı şöyledir: “Yaşadığı toplumun en alt kesimlerine yönelmiştir dikkati. Anlattığı insanı toplumsal koşullarından soyutlamaz. Bir Fosforlu Cevriye’nin de sevebileceğini, sevdiği uğruna ölümü göze alabileceğini anlatırken, kişisini yücelterek gerçekliği çarpıtmadığı gibi, cıvık bir duygusallığa da kaptırmaz kendini. Ne sanatın o yüce kanatlarıyla uçmak ister, ne de duyguları sömürmenin kolaylığına sığınır. Gördüğünü, kendi düşünce süzgecinden geçirdikten sonra göstermektir amacı, Gorki’yi anımsatır. Özellikle anlatımı açısından Orhan Kemal’i etkiler. Bir öncüdür.”3
Kara Kitap Suat Derviş’in “çocukluk tecrübeleri” arasında ilk sırayı alır. Metin, bir romandan daha çok uzun hikâye özellikleri gösterir. Kara Kitap’ta karmaşık bir olay örgüsü, çok boyutlu gerçeklik, farklı bakış açıları söz konusu değildir. O, her şeyden önce, nitelikli, öncü, yaratıcı, üretken bir kadın yazarı müjdeleyen erken tarihli bir “edebiyat tecrübesi”dir. Kara Kitap adının ilk kez 1921’de yayımlanan bir kitaba verilmiş olması; bundan çok yıllar sonra, 1990’da Orhan Pamuk’un da aynı adla, yine belirsiz, gizemli bir gerçekliğe açılan Kara Kitap’ı yayımlaması, okur açısından ilgi uyandıran bir benzerliktir.
Suat Derviş, ünlü yazar Mehmet Rauf tarafından da desteklenir. Mehmet Rauf’un başyapıtı Eylül (ilk basımı 1900) romanının kadın kahramanının adının Suat olması da ilginç bir rastlantıdır. İlk psikolojik roman olarak nitelendirilen Eylül’deki çıkışsızlık, çaresizlik, karamsarlık ve ümitsizlik duygusu; sonbahar, melankoli, ölüm gibi temalar ve metindeki kasvetli atmosfer, Kara Kitap’a da egemendir. O yıllarda Ahmet Haşim’in sözü, edebiyatın içeriğine yön verir; “Melâli anlamayan bir nesle aşina değiliz,” der Ahmet Haşim. Bireysel acıları, yalnızlığı, hüznü ve melankoliyi baş tacı eden Servet-i Fünun dönemi kapanmış olmakla birlikte, etkileri ve izleri devam etmektedir. Servet-i Fünun edebiyatı içinde uzun süre aktif rol alan Mehmet Rauf, kendi gibi, hüznü, karamsarlığı, bireyin içindeki karmaşayı yazıda yoğun biçimde işleyen Suat Derviş’e el verecek; bir genç yazar olarak onun değerinin ortaya çıkması için çabalayacak ve çıkardığı dergilerde onun metinlerine yer verecektir. Kara Kitap yayımlandığı zaman konusunun yeniliğiyle dikkatleri çeker, ancak konusunu Alman edebiyatı eserlerinden aldığı şeklinde birtakım eleştirilere maruz kalır. Mehmet Rauf bu görüşü kabul etmediği gibi, duyulmamış konusu ve anlatımındaki incelikle Kara Kitap’ı büyük bir yazarın habercisi olarak nitelendirir. Süs dergisine yazdığı yazıda Suat Derviş’in ilk eserlerini ve Kara Kitap’ı şöyle değerlendirir: “Bu eserde ölüme mahkûm bir hasta son nefesine kadar bütün duygularını, bütün düşüncelerini çok keskin bir incelikle dile getiriyor, pek hazin bir üslup ile tespit ediyor, son kelimeler can çekişenin son nefesiyle karışarak, derin bir etki oluşturuyordu….Ve o kadar kırık, o kadar titrek, o kadar hassas bir üslupla ki, insanı ruhunu en uzak noktalarına kadar kavrıyor ve ele geçiriyordu….Yazarın tecrübesizliği, gençliği, belirgin kişiliğinin her şeye rağmen tomurcuklanmasına mani olamıyor; bu kişilik, mutlak bir sanatçı sezgisi ile uzun tecrübeler, derin araştırmalarla oluşmuş sanısını yaratıyor…. Suat Derviş Hanım münevver Türk kadınlığı manzumesinin en parlak yıldızıdır.”4

Kara Kitap’ta kötü bir hastalık nedeniyle ölüme mahkûm, güzel, ince ruhlu, hayalperest, hassas genç kız Şadan’ın yaşama bağlılığı, ölüme son ana kadar direnmesi, kendi bakış açısı ve anlatımıyla dile getirilir. Şadan duygularını çok içli bir biçimde ifade eder, onun hüzünlü sesi her satırda duyulur. Şadan’a umutsuzca ve büyük bir aşkla bağlı olan halasının oğlu Hasan’ın acıları ise bambaşkadır. Bedensel engelli bir delikanlı olan Hasan, çirkin göründüğünden mustariptir; içten içe, sevdiği kızı çok güzel yaratan ve sonra ölüme mahkûm eden, kendisini ise kötü ve korkunç görünümlü yaratıp umutsuz bir aşka mahkûm eden Hilkat’e (Yaratılış’a) karşı çok derin bir isyan duyar. Burada kelimenin tam anlamıyla marazi bir aşk söz konusudur. Hasan, umutsuz kaderine hem boyun eğen hem de isyan eden Sisyphos gibidir. Konuşmaları acıyla ve başkaldırıyla doludur; zaman zaman gözyaşlarının eşlik ettiği bu konuşmalarda, öfke, hınç ve nefretle dolu kelimeler de kullanarak Şadan’ı üzüntüye boğar; bu kelimeleriyle okuyanın da ruhunu acıtır. Hasan’ın Şadan için yazdığı hissedilen şiirleri de karanlık, öfkeli, isyan dolu ve yakıcı dizelerle doludur.
Kara Kitap’ta Hasan’ı Şadan’ın bakış açısı ve anlatımı üzerinden tanırız: Şadan kendi iç karmaşasını, hastalık ve ölüme isyanını ifade ederken Hasan’ı da kendisi kadar net ve güçlü çizgilerle canlandırmış, onun iç çelişkilerini anlamaya ve anlatmaya çalışmıştır.
Hasan’la Şadan’ın diyaloglarında, Hasan’ın Şadan’a hitaben konuşmaları aracılığıyla, onun iç dünyasını, kendisine dıştan nasıl baktığını ve ruhsal çelişkilerini de oldukça yakından anlayabilme olanağı buluruz. Romanda diyalogların bazılarının acemice oluşturulduğu, fazla ve gereksiz sözcükler içerdiği görülür. Kara Kitap’ın genç bir yazarın ilk romanı oluşu göz önüne alındığında, bu ve benzeri teknik kusurlara hoşgörüyle bakılması gerekir.
Elbette, “ben öyküsel” anlatımıyla Şadan, metnin odak noktasında yer alan karakterdir. Roman boyunca adı anılmayan ölümcül bir hastalığın pençesindedir. Bazı ifadelerden anladığımıza göre, Şadan’ın hastalığı veremdir: Sürekli halsiz, yorgun ve bitkin olan, öksürük nöbetlerine tutulan Şadan’ın vücut ateşi de sık sık yükselir. Koşmak, yorulmak, terlemek ve yaşına özgü atak hareketler yapmak, ona tıbben yasaklanmıştır. Genç kız, hastalığını yenmek için mücadele eder; ölümün yakın olduğunu sezmekle birlikte, kaderine var gücüyle direnir. Şadan hayatın içine karışmak ister; doğanın tüm güzelliklerini yaşamayı, evin dışında akan hayatın seyircisi yerine katılımcısı olmayı arzu eder: “Koşmak, yorulmadan koşmak, rüzgâr ellerimi üşütürken, kulaklarımda öterken, saçlarımı dağıtırken koşmak istiyorum… Eğer ben, sıhhatli bir kız olsaydım, annem de, daima ellerinde ilaç şişeleri, örtüler ve şallar ile peşim sıra: Üşüme! Terleme! sözleriyle dolaşmasaydı ne kadar neşeli, ne kadar bahtiyar olacaktım! Eğer ben, bütün manasıyla yaşamaya muktedir olsaydım, hepinize kucak kucak neşeler dağıtacaktım,” ve “İşte o gizli musibet beni açık bir surette her türlü zevkten, hatta en basitlerinden bile mahrum ediyor. Meselâ bugün şu rüzgârın önünde sürüklenen sarı yapraklar gibi hırpalanmak, koşmak istiyorum,” sözleriyle hastalığı kendine büyük bir engel olarak görür Şadan. Kaderine isyan ederken hayatın tam ortasında yer almak, hayat olaylarında hırpalanmak ister; bir fanusta yaşamak, genç bünyesine aykırı gelir. Bu bağlamda, Kara Kitap’ı içerdiği santimantalizm, umutsuz aşk ve marazilik boyutlarıyla, ülkemizde bir dönem hayli etkin olan “verem edebiyatı”na da eklemek mümkündür kanısındayım.
Şadan’ın penceresinden, Hasan’ın görünümüyle ilgili bazı ayrıntıları tespit edebiliriz: Gölgeler içinde kalan, sakat ve zavallı bir vücudu olduğunu; bir köşedeki yazı masasında bir şeyler yazdığını, koltuğa sıçrar gibi oturduğunu, kısa bacaklarının halıya değmediğini; yarı karanlıkta gözlerinin iki fosfor nokta gibi parladığını, çirkin ve fırtınalı bir sesle konuştuğunu. Kara Kitap’ta Hasan’ın kendisiyle ilgili bazı tanımlamaları da kendi konuşmaları üzerinden okunur:
“Bense yalnız bir kere bakıldıktan sonra göz çevrilecek bir çirkinlik, kırmızı saçları, yeşil kirpiksiz gözleri, kısacık boyu…
‘Hasan!’
‘Evet, kısacık boyu ile bir cüce, bir kambur…’
‘Hasan!’
Yalvararak gözlerine bakıyorum; kuru ve sinirli kahkahasıyla gülüyor:
‘Tuhaf şey,’ diyor; ‘siz bana cüce olduğumu söylemedikçe, benden kambur olduğumu sakladıkça benim onları unuttuğumu zannediyorsunuz, öyle mi? Zavallılar, siz daha ne iptidai insanlarsınız ki kamburluğumdan benim değil, fakat sizi bu kadar güzel ve mükemmel yapan hilkatin mesul olduğunu bilmiyorsunuz, anlamıyorsunuz.… Sana güzelliği, bana çirkinliği veren yaratıcı kuvvet bir değil mi?’”

Büyük bir çaresizlik ve çıkışsızlık içindeki Hasan’ın, kendi durumundan Yaratıcı Kuvvet’i (Hilkat’i) sorumlu tutması ve Hilkat’e yönelen örtük isyanı, Şadan’a söylediklerinden hissedilmektedir. Aynı şekilde Şadan da kendi kaderine başkaldırır: “Ruhum bir heyecan tanımıyor. Mesut olmak için ne eksik? Genç ve güzelim; yani iki kıymetdar hazineye malikim. Öyle olduğu halde, gençliğim ve güzelliğim bu nemli odalarda, bu yataklarda, bu ilaç kuvvetleri içinde geçiyor ve nihayet bir gün ben de yaşadım ben de beğenildim diyemeden solup kırılıp gideceğim. Ne yazık!.. Mademki hasta olup hiçbir şeyden müstefit olamayacağım, niçin güzel oldum? Allah’ım, bütün bu güzelliği bana sade aynaların karşısındaki güzelliğime mev’ud5 saadetlerin, muvaffakiyetlerin hasretiyle kıvrandırmak için mi verdin?”
Kahramanlarına bu sözleri söyleten; hayatı, varoluşu ve kaderi sorgulatan Suat Derviş’in yaklaşımı, romanın yayımlandığı yılların toplum yapısı ve inanç sistemi dikkate alındığında hayli cesur bir adım olarak görülebilir.
Marazi aşkının esiri olan Hasan, yalnızca ölümün Şadan’la kendisini buluşturacağına inanır; karlı bir gecede duygularını Şadan’a açtıktan sonra, kimseye fark ettirmeden dışarı çıkar ve gecenin sessiz karanlığı içinde kaybolur. Bu çıkışı, onun ölümü arayışı gibidir, ölme isteğini somutlaştıran bir davranıştır. O meşum gecenin sabahına doğru, baygın halde yerde yatan Şadan kendine gelir ve hemen Hasan’ı aramaya başlar. Adeta çılgın gibidir. Evdekiler de ayaklanır, hep birlikte karlar üzerindeki belli belirsiz izleri takip etmeye, Hasan’ı bulmaya çalışırlar. Bu arayışa Şadan’ın siyah kedisi Boncuk da katılır. Hasan’ı karların arasında, son nefesini vermiş halde bulur. Şadan çok yakınında hissettiği ölüm gerçeğini, zihninden şimşek hızıyla geçen düşüncelerle anlamaya ve sorgulamaya başlar: “Acaba ölmüş mü? Bu ne acı bir şey! Bütün vücudu ile yanımda olduğu halde, benden ne kadar uzak. Halbuki işte elleri, yüzü, başı ve göğsüyle yanımda. Hiçbir şeyi eksik değil… Demek şimdi ta yanımda olduğu halde, Hasan yok, Hasan mevcut değil, öyle mi? Acaba onda eksik olan nedir? Sade kalbinin vuruşu, damarlarındaki kanın cevelanı mı?”
Şadan’ın içli, hassas, iyilikle dolu yüreği bu olaydan çok derin etkilenir. Genç kız, hastalığından kaynaklanan umarsız bir merakla sadece duygularıyla değil, düşünceleriyle de ölümü anlamaya, ölümün gizemini çözmeye çalışır sürekli.
O nedenle, bu korkunç olaydan bir süre önce, yaşadıkları eski, sessiz ve gizemli evin kütüphanesine aklı takılır. Büyükbabasının vefat ettiği yer olan bu kütüphaneye sadece dayısı ve annesi girebilmektedir, evdeki başka hiç kimsenin buraya girmesine izin yoktur.
Şadan’ın kütüphanenin olduğu odaya girmeyi ve oradaki kitapları görmeyi ne kadar çok istediğini annesine ısrarla dile getirmesi üzerine, nihayet bir gün dayısından izin çıkar. Dayısıyla birlikte evin gölgeli, loş odalarından, her bir köşesinde eski hatıraların yaşadığı basık tavanlı çok geniş sofaya geçerler. Gizli kütüphane odasının açılacak olması dolayısıyla heyecan içindedir Şadan. Ayaklarının altındaki hasırları çıtırdatarak dayısının her zaman bir mabet gibi, dindar bir hürmetle sakladığı odasının kapısına gelirler. “Dayım, damarları şişkin, beyaz ve büyük elleriyle kapının renkli camdan tokmağını çeviriyor. Şimdi kafesleri ve koyu renk perdeleri kapalı bir odadayız. Sobanın açık kapağından taşan kırmızı bir ziya, yazıhanenin ayaklarını, yerdeki koyu renk halının çiçeklerini yalıyor.” Dayısı, uzun yıllar boyunca bu odada kitapların arasında yaşadığını söyler; dolaplardaki, raflardaki kitapları gösterir, bu kitapların tümünü okumuş olduğunu belirtir. Bu kadar çok kitabı okumuş olmasına rağmen dudaklarında acı bir gülüşle şunları söyler: “Hiçbir şey bilmiyorum. Ben de henüz okumasını bilmeyen bir insan kadar, belki de ondan fazla cahilim. Onların içinde geçen bütün bir hayat neye yaradı? Bunca sene çalıştığım halde bütün bu ciltlerin içinde bir hakikat bulamadım. Hepsi benim dimağımı şüpheye düşürmekten başka bir şeye yaramadılar. Şüphe ettim ve hayatımın en acı zamanlarında onların yüzünden bir tek teselli bile bulamadım. Görüyorsun ya yorulmadan, bıkmadan hâlâ arıyorum.” Şadan, yaşamın anlamını ve ölümün ne olduğunu kitaplardan öğreneceği kanısındadır, aradığı hakikatin bir gün okuduğu kitap sayfalarından kendisine görüneceğini düşünür. Dayısının okumakla hakikati bulamadığını, kuşku ve sorgulamalara düşerek huzurunun kaçtığını ifade etmesini şaşkınlıkla karşılar.
Şadan kütüphane odasının duvarında çok yakışıklı bir delikanlının tablosunu görür. Dayısına sorduğunda bu gencin Hasan’ın yıllar önce ölmüş ağabeyi olduğunu öğrenir. “Şimdi bu resim kımıldanacak, canlanacak zannediyorum ve eğer şimdi canlanıp odanın loşluğu arasında bana doğru ilerlese, ocaktan dökülen kızıl ziya ile daha fazla yansa korkmayacağımı zannediyorum,” diye düşünür; onun güçlü görünümünden etkilenerek, çok canlı olduğu yanılsamasıyla, yaşamak için ondan yardım ister iç sesiyle: “Ağabey, size aidim, yaşamak için bana yardım ediniz.” Fakat himayesine sığınarak hayat ve sağlık bulacağını zannettiği bu vücut bile ne yazık ki mahvolmuş, ölmüştür. Şadan ölümün gücü karşısında ürperir: “Ölüm denilen o kuvvetli, mel’un muamma onu güzelliğinden, gençliğinden, kuvvetinden çalmış ve götürmüş. Nereye? Titriyorum. Bu sır ne kadar kuvvetli.” Genç kızın bilinci, ölüm ve ölüm ötesinin karanlığında kaybolur adeta. Sorguladığı, anlamaya çalıştığı gerçek, ölüm ânına kadar ona yüzünü asla göstermeyecektir.
Şadan’ın felsefi arayışları, henüz on altı, on yedi yaşlarında bir genç kız için oldukça erken bir yönelimi göstermektedir. Hastalığını ve bir zaman sonra öleceğini biliyor olması, onun genç ve düşlerle dolu zihninin kavramakta zorlandığı acı gerçeklerdendir. “Neden var oluyoruz? Hayat nedir? Ölüm nedir?” diye soran Şadan hep daha ötesini merak eder: “Evet, hayatın bitimidir ölüm; ya ölümden sonrası nedir?” Bu soru Şadan’ın zihnini meşgul eder; belki de ölüm ötesinde başka bir boyutta yeniden yaşamak ister, hayata doyamayan narin bedeni ve bilinci. Hayatta, doğada, kitaplarda, sanat eserlerinde arar hakikati. Bulamasa bile onun bu umarsızca arayış ve çabası okuru derinden etkilemeye yeter: “Ben bu kütüphanenin içinde senelerden beri uyuyan dehalardan hakikat dilenmeye mi geldim? Büyük bir dolabın kapısını açıyorum. Küflenmiş, eskimiş sert bir kâğıt kokusuyla ince bir toz tabakası yükseliyor. Titrek ellerimi, korkak gözlerimi Latin, Yunan, İbrani, Farisi, Arabi lisanlarında yazılmış olan bu kitapların ciltlerinde dolaştırıyor ve ‘acaba içlerinde bir tane bana aradığım hakikati söyleyebilecek var mı?’ diye düşünüyorum….Bu acayip harflerin, bu yabancı yazıların manasını anlamamaktan mütevellit bir hiddet beni bunaltıyor… Zayıf ve hasta ben, binlerce dâhinin bulamadığı hiçleri anlayabilmek için gece uykularından feda ediyor, mustarip bir ruh gibi gece karanlıklarında odadan odaya sürünüyorum. O büyük şahsiyetlerin arasında küçük ve ehemmiyetsiz benliğimle, nasıl küstahlığımdan sıkılmadan böyle müthiş bir uçurumu karıştırıyorum ve bu boşlukların, yoklukların, siyahlıkların içinde bir ışık, bir destek arıyorum.”
Şadan bu zihinsel arayışlarını sürdürürken, bir çocuğa özgü en çıplak ve en yalın biçimdeki ölüm korkusunu da annesiyle paylaşıyor:
“Ağlayarak, Rahatsızım anneciğim, diyorum, öleceğim.”
“Mümkün mü anneciğim? Bakınız ne kadar hastayım. Anne artık ölüyorum. Bak, gözlerinin önünde, hiç istemeden, bağırarak, korkarak ölüyorum.”
“Anne gidelim, diyorum, bu ölülerle, ölümle dolu evden kaçalım.”
“Anneciğim korkuyorum. Yanıma yaklaş. Görmezsem bile hiç olmazsa ellerini ellerimde hissedeyim.”
Kara Kitap’ın en önemli özelliklerinden biri, metinde ölüm ânının birinci kişi (Şadan’ın) anlatımıyla ifade edilmesi, can çekişme ve ruh teslimi sırasında yaşanan ya da yaşandığı varsayılan olayların, bizzat anlatıcının bilinci üzerinden ifade edilmesidir. Ölümün “içeriden” anlatılmasıyla, edebiyatımıza bir yeniliğin getirildiği belirtilmektedir. Şadan, kendi ölüm anlarını, gözlerine çöken karanlığı, gün ışığının yitimini ve o meçhul boşluğu, bilincinin ölüm uçurumuna düştüğü sıradaki hallerini, önce annesiyle konuşurken, daha sonra da kendi iç konuşması aracılığıyla dile getirir. Romanın bu özelliği konusunda Dr. Şenol Aktürk, “Romanın sonunda Şadan’ın ölmüş olduğu sezdirilir. Böylece ölümü yaşayan kahraman anlatıcı ağzından ölüm anı somutlaştırılmış olur. Yazarın bu ilk romanının, söz konusu hususiyetleriyle Türk edebiyatında kendine mahsus bir yer edindiğini söylemek mümkündür,” der6.
Kara Kitap’ın, karşıtlıklar üzerinde kurulmuş bir roman olması, onun romantizm akımı özelliklerini göstermesinin kanıtlarından biridir. Metinde, Şadan’la temsil edilen “güzelliğin” karşısına, Hasan’la temsil edilen “çirkinlik” çıkarılır. Şadan’ın hastalık, güçsüzlük, yorgunluk, umutsuzluk ve hüzün halleri; koruda kahkahalar atarak koşan, oynayan genç kızlarla tam anlamıyla bir karşıtlık oluşturur. Hastalığın ve hüznün çağrışımları karşısında sağlık, neşe, coşku ve hareket yer alır.

Bu gibi karşıt unsurlar üzerinde yükselir roman çatısı. Hasan’ın kambur ve cüce oluşu, onu romanda “öteki” kılar. O herkesten farklıdır, bu farklılık durumunu daimî olarak fark etmesi, onda derin bir acı ve ıstırap yaratır. Hasan, romanın en marazi karakterlerindendir aynı zamanda. Öylesine hastalıklı bir tutkuyla sever ki Şadan’ı, onun güzelliğinden duyduğu rahatsızlığı gizlemez. Öldüğünde Şadan güzelliğini yitirecektir. Bu yüzden Şadan’ın ölmesini istediğini söyler. Ancak ölümde kavuşabilecektir ona: “Evet sen ölsen ne kadar mesut olacağım ne kadar rahat edeceğim….Senin mezarına yalnız ben gelsem; her gün her gece o mezara yüzümü, gözümü sürsem; o mezar benim mabedim…Sen artık güzel olmasan…İşte ben o zaman mesut olacağım,” der. Burada ölüm neredeyse bir tapınmaya dönüşür, aşk patolojik boyutlar kazanır. Hasan’ın şiddetli öfke nöbetlerini, çelişik duygular içeren sözlerle Şadan’a hitap etmesini, kendine duyduğu öfkeyi Şadan’a da yansıtmasını, her şeyin asıl suçlusu olarak Hilkat’i görmesini içimiz acıyarak ve derinden sarsılarak okuruz. Yazar, kahramanı Şadan’ın anlatımı ve Hasan’ın konuşmaları aracılığıyla bize bu karmaşık ve dolaşık insan hallerini oldukça başarılı bir biçimde aktarır. Roman bu yönleriyle psikolojik roman nitelemesini hak eder. Kişilerinin sayıca az olması, onların iç dünyalarını daha yakından görmemizi sağlar. Hasan, öylesine çelişik ruh halleri taşıyan, öylesine mustarip bir karakterdir ki, aşkla ölümü yan yana getirebilecek kadar marazi düşünce ve duygular içindedir. Bu yönleriyle, oldukça karanlık, kötücül bir figürdür Hasan.
Romanın diğer kişileri Şadan’ın ağabeyi Necdet’le, Şadan’ın annesi ve dayısıdır. Annesi, kızının durumu yüzünden, derin bir acı içinde günlerini geçirir. Dayısı, kütüphaneye ya da yazıhaneye kapanarak, ölmüş babasının yarım kalan eserini tamamlamaya çalışır. Necdet belki de evdeki en aydınlık karakterdir. Her gün çaldığı piyanodan yükselen nağmeler evin ürperten sessizliğini yok eder, her şey müziğin coşkulu titreşimleriyle yeni bir anlam kazanır.
Kara Kitap’ta olayların önemli bir kısmı, kırsalda yer alan sessiz bir evde geçer. Roman kişilerinin sayıca azlığının yanı sıra, onların dar mekânlara kendilerini adeta hapsetmiş olmaları, iç dünyalarını daha iyi görmemizi sağlayan ruhsal tahlillere zemin hazırlar. Kara Kitap sadece romantik özellikler taşıyan psikolojik bir roman değildir. Bunların yanı sıra “korku edebiyatı” özelliği taşıyan Kara Kitap edebiyatımızın ilk korku romanları arasında yer alır. Yazarın Ne Bir Ses Ne Bir Nefes adını taşıyan ve korku türünün özelliklerini gösteren romanı hakkında Ahmet Haşim 1923 yılında Akşam gazetesine Bir Genç Kızın Eseri başlıklı bir yazı yazar ve bu yazıda korku edebiyatının popüler bir tür olduğunu belirterek bu tür hakkında oldukça olumsuz bir tavrı olduğunu hissettirir. Ancak Suat Derviş’i, Edgar Allan Poe ve Emerson’la karşılaştırarak bu genç yazarı popüler alanın dışında gördüğünü, onun eserlerinin korku türünün yüksek bölgelerinden geldiğini belirtir ve şöyle devam eder: “Suat Derviş Hanım, dehşet ve korkuyu ruhunda taşıdığı için korkuyu okurlarına hissettiriyor.”7
Refik Ahmet Sevengil de 1921 yılında yayımlanan bir yazısında, Suat Derviş’in kendi alanındaki başarısını dile getirir: “Suat Derviş Hanım, edebiyatımıza karanlık ve karışık dehlizlerden, çıtırdayan eski tahtaların sesinde durup boşlukta korkunç akislerle halkalanan ayak seslerini dinliyerek, ruhunda bir ürperiş ve gözlerinde titreyen bir karaltile geldi. Onda yeni olan, edebiyatımızın bir eksiğini tamamlıyacak olan bu korkudur.”8 Gerçekten, Sevengil’in vurguladığı gibi, Suat Derviş’in ilk dönem romanlarının çoğunda ve Kara Kitap’ta müthiş bir korku ve gerilim atmosferinin varlığı okuru ruhunu derinden kuşatır, içini ürpertir. Tekinsizliğin anlatımı, eski ve terk edilmiş gibi duran bu sessiz evin her odasında karşımıza çıkar: Geniş sofanın yarı karanlıkta çıtırdayan hasırı, çoğu zaman kilit altında tutulan, tozlu raflarla, eski kitaplarla dolu kütüphane, duvarda gizemli bir tablo. Kara bir kedi. Işığın çok az olduğu gece sahneleri; özellikle Hasan’ın Şadan’a içini açtığı o meşum gece. Mum ışığında duvarda oluşan gölgeler. Belirsizliğin içinde, bir görünen bir kaybolan şekiller. Ölümün her an her yerde hissedilmesi. “Yavaşça, büyük sofadan bir hayalet gibi süzülerek, dayımın aralık bıraktığı kapıdan kütüphaneye giriyor, heyecanla arkamdan kapıyı sürmeliyorum. Sobadan çıkan sönük bir alevle aydınlanan odada el yordamıyla ilerliyor, kibriti çakıyor, yüksek bir sehpanın üzerinde duran üçüzlü bir şamdanın mumlarını yakıyorum. Şimdi mumlardan dökülen titrek bir ziya ile odadaki gölgelerin hepsi, cehennemi bir raksla canlanıyor. Yerde devrilmiş duran bir koltuğun gölgeleri halının üzerinde mütemadiyen kıvrılıyor.”
Ev içi atmosferi böyleyken dışarıdaki hayat da iç açıcı değildir. Roman olayı, sonbahar ve kış mevsimlerinde geçer. Sisli ve bulanık havalar, yaprakların dökülmesi; doğanın, ölümü anımsatan bir içe kapanmayla suskunlaşması ve durağanlaşması, kış geldiğinde yağan karla birlikte, yaklaşan ölümün soğukluğu. Yazar, mevsimlerle insanın ruh halleri arasında paralellikler kurarak doğanın ruhuyla insan ruhunu bütünleştirmiştir. Sonbahar yapraklarının savruluşunu odanın penceresinden izleyen Şadan, bir yandan Lamartin’in Meditasyon’unu okur; solgun sonbahar günlerinde pencereden kırları seyrederek Lamartin’i okumaktan sonsuz bir zevk duyduğunu söyler. Sonbahar yalnızlık, suskunluk, umutsuzluk, içe kapanma, melankoli, hüzün, hastalık ve ölüm temalarını kendi varlığında temsil eden bir mevsim olarak hem dış dünyaya hem de roman kahramanlarının iç dünyalarına egemendir. Sonbaharın bitiminde gelen kış, fırtınalar ve savrulan karlarla bir ölüm eşiğidir. Hasan ve Şadan’ın ölümleri bu mevsimde gerçekleşir. Gencecik iki insanın ilkbaharı göremeyişleri, gençliğin ölümle sona erişi gerçekten hazindir. Romanda üçüncü bir genç ölü daha vardır, o da Hasan’ın yıllar önce yitip giden ağabeyidir. Bu genç ölümler, romanı bir kara kitap’a dönüştürür. Gotik özellikler gösteren korku ve dehşet sahneleri ölüm gerçeğiyle kuşatılmış; metin, bir “kara anlatı” olarak kendini ifade etmiştir.
Kara Kitap’ta kişiler ve olaylar toplumsal hayattan soyutlandığı gibi, gerçek zamandan da soyutlanmıştır. Korku, gerilim unsurlarının yanı sıra Şadan’ın kendi ölümünü anlattığı sahnelerde kimi hayal unsurları, gerçekmiş gibi ifade edilerek romana fantastik boyut kazandırılır.
Dr. Şenol Aktürk’ün yorumuna göre, “Hasan’ın ölümü, ihtiraslarının ve hastalıklı kişiliğinin kurbanı oluşu şeklinde bir ceza niteliğinde verilmiştir. Hayata bağlı ama ölümcül hasta olan Şadan ise adeta Hasan’ın aşkının laneti etkisi altında kalmaya mahkûm olur, nitekim Hasan’ın ölümünden sonra Şadan, Hasan’ın onu çağıran ve kalbini geri istediğini söyleyen hayallerini görür. Olay örgüsündeki bu özellikler hem klasik tragedyaları hem de klasisist Avrupa romanının barok özelliklerini anımsatır.”9
Karanlık, gizem, korku, ölüm, tekinsiz gölgeler ve hayallerle dolu Kara Kitap genç bir kızın yazar olma yolundaki ilk adımı olarak, bugün de ilgiyle okunabilen çarpıcı yönleriyle, daha geniş bir okur kitlesi tarafından keşfedilmeyi bekleyen Suat Derviş kitaplarından biri…
İncelemeye esas alınan metin: Suat Derviş, Kara Kitap, Giriş ve Çevrimyazılar: Zehra Toska, Oğlak Yayınları, 1. Basım, Ekim 1996.
(Kara Kitap’ın yeni bir basımı 2014’te İthaki Yayınları tarafından gerçekleştirilmiş; bu edisyonda Kara Kitap’ın yanı sıra yazarın Fatma'nın Günahı, Ne Bir Ses... Ne Bir Nefes... ve Buhran Gecesi adlı romanlarına da yer verilmiştir.)
1Fatmagül Berktay, “İki Söylem Arasında Bir Yazar: Suat Derviş”, Defter sayı: 29, Kış 1997, s.94
2Selim İleri, “Türk Romanından Altın Sayfalar”, İstanbul, Doğan Kitap, 2001, s. 633.
3Atilla Özkırımlı, Cumhuriyet, 24.7.1976, Aktaran: Atilla Özkırımlı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, s.367.
4 Süs Dergisi, S.1, 16 Haziran 1339/1923, (sadeleştirilmiştir.)
5Mev’ud: Önceden belirlenmiş, vaat edilmiş.
6Dr. Şenol Aktürk, “Toplumcu Gerçekçi Yönüyle Suat Derviş’in Romanlarına Bakış”, International Journal of Social Science, Volume 5, Issue 3, p. 1-33, June 2012, s. 24.
7Ahmet Haşim, Akşam, 1923, (Suat Derviş’in “Ne Bir Ses Ne Bir Nefes”, kitabına sunuş yazısı olarak eklenmiştir, İnkılâp Kitabevi,1946.)
8Aktaran: Melahat Gül Uluğtekin, “İzlek ve Biçem İlişkisi Açısından Suat Derviş Romanlarının Türk Edebiyatındaki Yeri” , Doktora tezi, Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Bölümü, Ankara, Eylül 2010, s: 236.
9Dr. Şenol Aktürk, “Toplumcu Gerçekçi Yönüyle Suat Derviş’in Romanlarına Bakış”, International Journal of Social Science Volume 5 Issue 3, p. 1-33, June 2012, s. 24


.jpg)



