Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

12 Ağustos 2022

Öykü

Kara Yazı

Kerem Yıldırım

Paylaş

1

0


Haziranın ortası. Havalar hâlâ serin. Günlerdir, ara ara dinen ama muntazam süren yağmurlar yağıyor.  Televizyon ve gazeteler, “Türkiye yarı tropikal iklime geçiyor” minvalinde haberler veriyor.  Bu sabah yine hava kapalı.

Cuma, “Yağmura yakalanmasak bari,” dedi.

İş aramaya gidecek. İki gün önce işten çıkarıldı. Bugün, önceki çalıştığı fabrikada beraber çalıştığı köylüsünün yönlendirmesiyle başka bir cıvata fabrikasına başvuracak.

Çelimsiz bedeni onu zor taşıyor. Aslında adım atmaya hiç dermanı yok. Sigarayı ciğerlerine her çekişinde, avurtları, zaten biçimsiz olan yüzüne daha da kötü bir görüntü veriyor. İki bebesine baktı şöyle; biri çamaşır mandallarıyla oynuyor, diğerini ise anası emziriyor.

Birden bir güç geldi Cuma’ya, düştü yola.

Mahallede mevlit var, yemekli. Köfte kokusu ciğerlerine işliyor. Evden ağzına bir şey atmadan çıktı, ağzı tütünden leş gibi kokuyor. Oturdu bir şeyler yedi. Tuhaf bir mutluluk belirdi yüzünde, içinden “Hem gevreğe ayırdığım para cebime kaldı hem de köfte yedim,” dedi, kahverengileşmiş ve yarısı dökülmüş dişlerini dışarı çıkara çıkara güldü. Yüzünün bu şekli alması için gülmesine gerek yoktu gerçi, yüzü güneşe çıktığı zaman da böyle olurdu. Gideceği yere gitmesi için çift vesait kullanması gerekiyordu. Karşıyaka’ya kadar yürüdü, bir saat sürdü. Hava kapalı ama nemden nefes alınmıyor. Cuma’nın bir sıkımlık canı var zaten, böyle yorgun argın düşünce iyice görünmez adama dönüşüyor.

Köylüsünün yönlendirdiği fabrikaya vardı. Şirketin insan kaynakları bölümünde şık görünümlü, kısacık elbiseli, gözlüklü bir kadın karşıladı Cuma’yı.

Küçümseyerek baktı, “Siz bekleyin biraz, oturabilirsiniz, sesleneceğiz,” dedi ve yanındaki diğer kadınla göz göze gelerek Cuma’ya göz ucuyla, kibirlice bakmaya bir süre daha devam etti.

Cuma’yı daha görüşme bölümüne çağırmadan gönderdiler, gönderdiler dediysek laf icabı, Cuma’yı kibarca def ettiler. Şık görünümlü ve gözlüklü kadın on dakika insan kaynakları müdürünün odasına girmişti, odadan çıkınca kötü haberi o bildirdi Cuma’ya.

Buradan da iş çıkmadı. Ama Cuma iş arama konusunda epeyce deneyimliydi. Şimdiye dek kaç fabrikada çalıştığının hesabını kendi de bilmiyordu. Derken, acil makineci arayan bir fabrikaya başvuru yaptı ve yaptığı başvuru aynı gün kabul edildi. Fabrika Çiğli’deydi. İvedilikle gitti fabrikaya.

Burada da küçümsenen gözler karşıladı onu ama o alışkındı bu durumlara. Görüştüğü fabrika yöneticisi “Hemen yarın gel, başla,” dedi. Cuma sevinçle evin yolunu tuttu. Avans da verseler iyiydi ama diye düşündü. Neyse olsun, buna da şükür dedi, markete uğradı, ucuz makarna ve yoğurt aldı. İki tane de ucuzundan dondurma aldı çocuklara, bir haftadır istiyorlardı. Keşke her gün alabilsem ama nasıl alayım diye içlendi.

Cuma işe başladı başlamasına ama burada da aksilikler peşini bırakmadı.

 “Hey, Cuma kardeş uyuma!” sesleriyle, irkilerek kendine geldi.

Gözleri bir açılıp, bir kapanıyordu. Hâlsizliği ve bitkinliği ötelerden belli oluyordu.

Seslenen, yanında çalışmaya başladığı babacan bir ustabaşıydı, “Bak Cuma kardeş bu işin şakası yok, böyle yaparsan ya işinden olursun ya da canından,” dedi.

Cuma da,  “Haklısın ağabey, kusuruma kalma. Bizim çocuk hasta olmuş da, anası susturamayınca bende anasına yardıma kalktım. Ondan ötürü gözüme bir gram uyku girmedi dün gece.” diye ustabaşına, kendince bir izaha girişti.

Ustabaşı sıcak bir gülümsemeyle, “Bak oğlum, ben buranın sahibi değilim, istersen çalışma. Ben senin için diyorum. Bak iki de beben varmış. Dikkatli ol, diyorum. Fabrika nedir bilmişsindir artık, buraların ispiyoncusu bitmez,” dedi ve Cuma’nın başını okşadı. O sırada öğle yemeği sireni çaldı birden, ustabaşı yemekhanenin yolunu tuttu.

Cuma sessizce başını eğdi. Haklıydı ustabaşı; böyle yerlerde, kendi mevkilerini sağlamlaştırmak ya da daha iyi bir bölümde çalışmak için işçileri şeflere ve müdürlere kötüleyecek gammazcılar eksik olmazdı. Cuma buna benzer olayları daha önce de yaşadı, o yüzden iyi biliyor.

Ezelden beri güçsüz Cuma, bedeni doğuştan bitkin. Askerliğini bile zorla bitirdi. Cılız bedeni çabuk yorulur. Yaptığı iş ne kadar sağlamlık ve kaba güç istiyorsa Cuma da aksine çıtkırıldımdır. İşin aslını konuşacak olursak, Cuma fabrika işçiliği yapmak için hiç uygun değil. Ama anasından yoksul doğdu, okulu da lisede terk etti. Babası da fabrika işçisi…

Cuma karnını doyurmak için başka bir iş bilmez. Varsa yoksa fabrika…

İdareden çağrıldı Cuma. Heyecanla gitti. Müdür, “Gel Cuma, gel. Senin bölümü değiştirdik. Artık boya odasında çalışacaksın,” dedi. Cuma, “Ama beyim, ben makineciyim,” diyecek oldu. Müdür Cuma’nın laflarını ağzına tıktı ve, “Hadi bakalım iş başına,” dedi.

Müdür anasının gözü... Kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Başı sabitlenmiş gibi öne doğru eğik, gözlükleri onu ayrıca çirkinleştiriyor. Şık giyimli ve gözlüklü bir fareyi andırıyor. Somoncu ustası Faik onu ne zaman görse, “Aha fare yine dolaşıyor,” der.

Cuma’nın suratı düştü. Kara kara düşündü. O makineciydi, mesleği buydu. Şimdi bu da nereden çıktı? Yine başını eğdi önüne, yeni işine başlamak için boya odasına geçti.

Uzun boylu, esmer tenli ve gençten bir işçi;  diğer işçilere yemek ve çay aralarında, sessiz sessiz sürekli bir şeyler anlatıyordu. Ağır başlı ve ağzı iyi laf yapan bu genç, bir gün öğleden sonra verilen çay aralarından birinde Cuma’nın yanına geldi.

“Merhaba ben Ahmet,” dedi.

Cuma tuhafsadı, “Merhaba,” dedi.

Gürbüz bıyıklarıyla gülümsedi Cuma’ya. Başladılar sohbete, havadan sudan konuştular. Bu sohbetler birkaç gün sonra sıklaşmaya başladı.

Ahmet paketleme bölümünde çalışıyordu, üniversite terkti. Öğle aralarında ve her fırsat bulduğunda bir şeyler okurdu.

Cuma bir öğle arasında Ahmet’e yanaştı, “Ahmet kardeş, bu benim işim değil, ben makineciyim. Bunaldım yeminle. Yanlış anlama, işten çekindiğimden değil, gücüme gidiyor sadece,” dedi.

Ahmet derin bir iç çekti, sonra, “Ah Cuma kardeş ah. Pek saf adamsın. Anlamadın değil mi, anlamıyorsun?” dedi. Cuma, “Neyi anlamıyorum Ahmet kardeş?” diye sorarak, şaşkın şaşkın baktı Ahmet’in yüzüne. Ahmet, “Şimdi kulağını iyi aç. Bu adamlar seni makineci olarak işe aldılar ve sözleşmeyi de makinecinin maaşı üzerinden yaptılar değil mi?” dedi. Cuma, “Ee kardeş doğru diyorsun,” diyerek, gözünü dört açtı ve Ahmet’i dinlemeyi pürdikkat sürdürdü. Ahmet, “Dur kesme sözümü, dinle. Şu an boya bölümündesin ve boyacının maaşının makineciden düşük olduğunu adın gibi biliyorsun. Bu adamlar sana makinecinin maaşını verirler mi sanıyorsun? Bunlar seni işten çıkaracaklar kardeş. Seni boya odasına yollamaları, seni işten atmak için bir kılıftı yalnızca Muhtemelen çıkışını vermek için ayın dolmasını bekliyorlar,” dedi. Cuma’nın bir anda beti benzi attı ve yine o ince boynunu hiç ses çıkarmadan önüne eğdi.

Ahmet gerçekleri bütün çıplaklığıyla Cuma’nın yüzüne haykırmaktan pişman oldu, yüzü utangaç, çocuk gibi bir hâl aldı, “Belki ben yanılıyorumdur Cuma, belki olmaz bu dediğim,” diyerek durumu düzeltmeye çalıştı. Cuma zaten küçük olan gözlerini daha da kısarak, ince bir sesle, “Sen doğru dedin kardeş, her bir dediğinde haklısın,” dedi.

Aksilikler hiç biter mi Cuma’nın hayatında? Bunlar olurken, iki gün önce de ev sahibi, evden çıkmaları için bir ay süre verdi. Cuma ev sahibine, “Aman etme ağabey, ben nereye gideyim?” dedi. Ev sahibi umarsızca ve sesini yükselterek, “Ulen Cuma biz hacıbaba tekkesi miyiz, kaç yıldır bedava oturuyon, ya kirayı iki katına çıkar ya da çık arkideş!”diye çemkirdi.

Eve de ev demeye şahit ister. Yetmiş yıllık, üflesen yıkılacak bir gecekondu... Her yeri yıkık dökük, izbe mutfağı, rutubetten kararmış ve iç içe yapılmış banyo ve tuvaleti…

Cuma kendi kendine söylendi, “Ulen Cuma anandan dertli doğmuşsun, garibanlığın alınyazısı namussuzum,” diyerek iç çekti.

Ertesi gün mesai bitimine doğru Cuma’yı muhasebeden çağırdılar. Olan olmuştu. Cuma zorla yutkundu, sanki boğazı düğümlendi. Muhasebeye doğru yol alırken Ahmet’le göz göze geldiler.

Ahmet etrafındaki işçilere, “Adamı keyfi bir şekilde ekmeğinden ediyorlar. Daha kaç arkadaşımızın işten atılması gerek ses çıkarmanız için, söyleyin ha!” diye söylenmeye başladı.

Ahmet’in sesi her adımda uzaklaşıyordu, sesler uzaklaştıkça dünya değişiyordu, fabrikanın yağ ve toz karışımı havasının yerine fare müdürün sekreterinin ağır parfüm kokusu vuruyordu burnunun direğine. Fabrikanın yağla toz karışımı havası insanın genzini yakardı, Cuma’nın genzi yanmazdı bu havadan, neden bilinmez yanmazdı…

Cuma etrafına bakıyor anlamsızca, sıcaktan kavrulduğu iş yerinden klimanın buz gibi yaptığı parfüm kokulu odaya gelivermişti.

Cuma’nın aklı iki bebesinde ve karısında. Bir de ev, ev kirası…

Cuma’nın karısı da çalışmıyor. İşin aslı Cuma çalıştırmıyor. Yakışık almaz, kadın kısmı çalıştırılmaz. Elâlem ne der sonra, olacak iş değil. Aç kalsalar da olmaz. Cuma klimanın buz gibi ettiği parfüm kokulu odada uykuda gibi mırıldanıyor.

Hatta bir ara Ahmet, onu bu yüzden fena azarladı. Ama kim ne dese boş... Atadan böyle görmüştü, kadının yeri evidir. Gayrısının lafı olmaz. Zaten şu an bunun düşünmenin bir anlamı da yok.

Zihninde birçok düşünce aynı anda belirdi, cam bir fanustan yansıyan görüntüler gibi hatıraları geliyordu gözünün önüne… Birden kulağında, o daha gençliğinin başlarındayken babasının anasına söylediği söylediği sözler çınladı:

“Avrat netcez bu bu alık oğlanı, aklı desen yarım, fabrikaya götürüyom on dakkada pestili çıkıyor. Ne gafası çalışıyo ne de gücü guvvatı var. Allah sonunu hayretsin bu oğlanın…”

Cuma gizlice dinlemişti bu sözleri… Hiç unutamadı, sözcükler tek tek kafasına çakıldı o gün. Yutkundu, bir an nefessiz kaldı ve o an sekreterin sesiyle irkildi, ayıldı:

“Geçebilirsiniz.”

Cuma fabrikadan çıkışını aldı. Ahmet’le işe aynı servisle gelip, gidiyorlardı. Son defa serviste yan yana oturdular. Uzun süre konuşmadılar. Ahmet ne diyeceğini bilemiyordu. Birden Cuma kısık kısık, hafifçe gülümsedi, “Sıkma canını Ahmet kardeş, ilk defa işten atılmıyorum. Şerbetliyiz anlayacağın. Bir kapıyı kapayan mevlam diğer bir kapıyı açar herhalde. Ne yapalım, böyleymiş kara yazımız. Hakkını helâl et kardeş,” dedi. Vedalaştılar ve Cuma yine her zaman indiği dört yol ağzında indi.  Dışarıda yağmur çiseliyordu. Başını önüne eğdi ve başladı her gün çıktığı yokuşu ağır ağır çıkmaya.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Odamdaki GözDemet Taştemir
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Josef Kılçıksız

17 Ekim 2025

Cam Tavanın Altındaki Gökyüzü

Gazze söz konusu olduğunda siniyor tüm ilham perilerim.Yeni taşındığım bu şehirde “mahsur” kalmış gibiyim. Orhan Pamuk’un Kars’ta mahsur kalan Ka’sı gibi hissediyorum. Bu his, sanırım, ne olduğunu bilmeden hep sıra dışı bir şeyler olmasını beklememden.Bu şehirde her gün ..

Devamı..

László Krasznahorkai’nin Günümüze Sesl..

Bran Nicol

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024