Sanayi çarsının petrol lekeleriyle bezeli caddeleri araçların yanı sıra tonajlı gürültüler taşıyor. Seyrek karınca sürüsüne benzeyen pekmez yüzlü tamirci çırakları yedek parçacıların yollarını arşınlıyor. Spiralle kaporta sökenler, liftlere asılı arabaların altında çalışanlar, hızar makinalarının kulak zarını delen tiz çığlıkları ardımda kalıyor. Geniş asmanın kavruk gölgesine sandalye atmış mobese bakışlı ustalarla göz göze geliyorum. Marangozlar sitesinden kurtulan yolun üçüncü etabında eğik tabelasıyla oto LPG montaj dükkânı karşımda duruyor.
Boş salonu dolduran motor sesine uyanan kalfa ayağa kalkıyor. Bir dostu teşhis eden yorgun bakışları arabayı tanıyor. Yüzüne, konukları karşılamaya yarayan bir gülümseme yerleşiyor.
“Beyin su kaçırıyor,” diyorum.
Enerji dolu pazılarını gösterircesine arabanın ön kaputunu açıyor. Destek demirini kapağın çatısına yerleştiriyor. Kumral çiğlik taşıyan yüzünü karbüratöre doğru eğiyor. Motorun buğusu Temmuz güneşini desteklercesine kalfanın alnında ter damlalarına dönüşüp tıp tıp metale damlıyor. Tüpün beynini, beyne giden hortumları, plastik dirsekleri yokluyor. İşi bittiğinde ellerine sinen yağları üstüpü ile temizliyor.
Neler olup bittiğini söylemiyor. Karşısındakine maval okuyan Karaerik’e doğru seğirtiyor; eğilip kulağına tüpün beyninde yaşananları fısıldıyor. Işığı kıt köşede yüzü gözlerinin irislerinden ibaret duran Karaerik bir şeylerin ters gittiğini anlıyor. Ellerini, yaşından önce ağaran kıvırcık saçlarının arasında gezdiriyor. Suskun tutmaya çalıştığı vücut dilinin çalkantısı titrek bir sağrı gibi gövdesinin dışına taşıyor.
Kalfa geri dönmüyor. Tamir takımlarının asılı durduğu tezgâhın başına geçiyor. Ben yokmuşum gibi, arabanın kaputunu açmamış gibi, metal karkasa eliyle dokunup gözleriyle bakmamış gibi, bunlar yaşanmamış gibi mengeneye sıkıştırdığı filtreleri metal kabuklardan sökmekle uğraşıyor.
Kendimi ilgiye muhtaç hissediyorum. Karanlık köşeye doğru yürüyorum. Doğacağı esnada yüzündeki organların eksikliği son anda fark edilerek aceleyle çizilmiş izlenimi uyandıran silik yüzlü bir adam Karaerik’le tüp pazarlığı yapıyor. Adamın hızar gürültülerinden de berbat ses tonuna yoğunlaşmaya çalışan Karaerik sağ gözünün çaprazıyla karartımı yokluyor; tavırları, gittikçe uzayan dalgınlığa doğru yuvarlanıyor. Asık suratını bana dönüyor. Mesafeli bir karşılamayla “hoş geldiniz,” diyor. Omuzundaki havluyu sarı pöstekili koltuğun sırtına asarken kolundaki sivri dili göğe doğru tıslayan ejder dövmesi görünüyor.
“Tüpü biz mi takmıştık?” diye soruyor duygusuz, bemol bir sesle.
Sorduğu sorunun cevabıyla ilgilenmeden fit vücudunu karbüratörün üzerine eğiyor. Sızıntının kireç tuttuğu bölgelerde kendisinin dışında bulgulara ulaşmaya çalışıyor. Elini çektiğinde yüzündeki çarpık tereddüt genişliyor. Kekre bir üzüntüyle durumu izah etmeye çalışıyor.
“Tüpün beyni ölmüş.”
“N’apacağız,” diyorum.
“Yeni bir beyin alman gerekiyor.”
“Montajını yaptığın beyin yeni değil miydi?” diyorum.
Şüpheli bakışlarımın derinliği, Karaerik’in öne sürmeye çalıştığı iddiaları rahatsız ediyor; madeni yağlarla makyajlı yüzündeki kırışıklıklar derinleşiyor. Petrol laciverdi ayrık dişlerinin arasında bekleyen kelimelerden örülü savaş baltasını gösterip tekrar içeri çekiyor. Gücünü bir süre daha idareli kullanmak isteyenlere özgü bir tavırla yanaklarını şişirerek bekliyor. Soluğunu bırakması uzun sürmüyor. Elinin altında, kullanacağı bir malzeme arar gibi etrafa bakıyor. Kalfayla göz göze geliyor.
“Anlat,” diyor kalfaya. “Montajda hatamız var mı?”
Kalfa, mikserin, regülatörün, gaz anahtarının görevini bilen bir öğrenciye dönüşüyor. Konuşurken bakışlarına büyülü bir tavır, dudaklarına sert ifadeler takınmayı daha önemli görüyor. Bir yerde yoruluyor. Ergen masumiyeti üstünlük duygusunu aşamıyor; omuzlarındaki ağır yükün altında eziliyor. Kalfanın, hakikati yaralayamadığını anlayan Karaerik yardıma koşuyor. Bu tür durumlarda öfkeli görünmenin işe yaradığını deneyimlemiş gibi davranıyor.
“Sizin gibi anlayışsız insanlar yüzünden tamirhaneyi kapatacağım.” Böylesi söylemlerin nedenli saçma olduğunu anlayacak kadar ustalıkla konuşuyor. Karaerik, giderek yükselen yıldızına destek ararken, silik yüzlü adam tartışmanın içine kafasını uzatıyor.
“Senin tüp arızanın ustayla alakası yok,” diyor.
“Beyinden anlıyor musun?” diye soruyorum.
“Arabama takmak için buradayım,” diyor.
Bakışları, tavırları giderek Karaerik’le örtüşüyor. Bu haliyle çirkin, bedbaht ve gülünç görünüyor; kasabın bıçağına boynunu sürten koyuna benzemesine iç geçiriyorum.
“Sen müdahale etme,” diyorum silik yüzlüye. “Bu konu benimle Karaerik arasında!”
Karaerik bunu meydan okuma gibi algılıyor. Kollarını yana açarak onu destekleyen adamı korumaya alıyor. Dava vekilleri kadar güçlü çenesiyle;
“Yapabileceğim hiçbir şey yok,” diyor.
“Montajın üzerinden bir ay geçmedi bile.”
“Arabayı hangi yokuşlara sürdüğünü bilemem.”
“İnsanları düdüklüyorsun.”
“Arabayı dikkatli kullansaydın.”
“Arızanın masraflarını üstlenmeyecek misin?”
“Hayır?”
“Neden?”
“Diyelim ki keyfim öyle istiyor. Şimdi oldu mu?”
Azrail’le can pazarlığı yapar gibi derin bir uluma şeklinde konuşuyor; ağzından savrulan baloncuklar havada uçuşuyor. Varlığını, hatanın kendinden kaynaklı düşüncesine kapatıyor. Kendi ekseni etrafında arkaya dönüp uzaklaşıyor. Aramızdaki hak savunuculuğu başka bir şeye doğru bükülürken yaşanmışlıklardan beraberimde taşıdığım güçlü sağduyu yardıma yetişiyor. Dudaklarımın dışına taşan kavganın dili her defasında geri çekiliyor. Karaerik’in ayrık dişlerini bir daha görmemek araba hasarından daha karlı geliyor.
Yan tamirhaneden kaportaları küçük çekiçlerle döven sabır sesleri yükseliyor. Gırtlakları şişip sönen ak göğüslü kırlangıçlar güneşe konup havalanıyor. Başında taşıdığı tepsinin sıcak gölgesinde halka tatlı satan adam gözlerimizde alıcı arıyor. Kendi mücadelesinin kutsallığını her şeyden üstün gören lokanta çırağı boş tabakları toplayarak uçuk adımlarla uzaklaşıyor.
Kalfayla baş başa kalıyoruz. Bu gibi durumlarda kalfalar bir işe yaramıyor. Vicdanın en ufak bir kabullenme çağrısına kulak kesilmek için ağır adımlarla arabaya doğru yürüyorum. Seslenen olursa duyabileyim diye gaz pedalına tüy hafifliğinde dokunuyorum. Motor, duvar saatinin tik taklarına benzer kısık sesler çıkarmasına rağmen çağıran olmuyor. Arabayı tamirhanenin dışına geri geri sürerken Karaerik’in yüzündeki aşağılık zafer bir an görünüp kayboluyor. Benden aldığı bakışlar silik yüzlüye yöneliyor. Tatsız bir ara verilmiş gibi aralarındaki sohbet kaldığı yerden devam ediyor.
“İndirim yapacak mısın?” diye soruyor kornadan beter sesiyle silik yüzlü.
“Söylediğim fiyattan aşağı inmem.”
“Biraz önce tavırların yumuşamıştı?”
“O biraz önceydi,” diyor Karaerik. “Geçmişte kaldı.”






