Geçen hafta işe giderken eski sevgilimle karşılaştım. Uzun zamandır neden görünmediğimi ve aradığım aşkı bulup bulmadığımı sordu. Henüz bulamadığımı ama yalnız kalıp biraz kafa dinlemenin iyi geldiğini söyledim. “Cumartesi gecesi Eşco’ya gideceğim, istersen sen de gel, birlikte eğleniriz,” dedi. Ona Eşco’nun neresi olduğunu sordum. Adresini bana kısık sesle tarif etti.
Cumartesi gecesi ilerleyen saatlerde kendimi Eşco’nun önünde buldum. Gece kulübünden çok bir hangara benziyordu ve herhangi bir tabelası yoktu. Baskınlardan, olası tehlikelerden korunmak için gizli tutuluyormuş. En çok eski sevgilimin giderayak bahsini ettiği karanlık odayı merak ediyordum. İsteyenler orada eş ya da eşler bulup sevişebiliyormuş. Ne zamandır tek tabanca takılmamın karşılığını artık almalıydım.
Giriş ücretini ödedim. Görevlinin üst aramasının ardından içeriye girdim. Karşıma yüksek tavanlı dans pisti çıktı. Işıklar soluk, her yer duman altıydı. Yarı çıplak kalabalık dans ediyordu. Kalabalığın arasından zor da olsa geçip bara vardım. Barın önünden ince bir koridor uzuyordu. Ayakta içki içerek dans edenleri seyredenler buradaydı.
Bir bira aldım. Kenarda içtim. Koridorun sonunda alta ve üste giden merdivenleri fark ettim. Boş şişeyi demir rafa bırakıp alt kata indim. Burada da bir koridor uzuyordu. İki uçta da tuvaletler vardı. Arada sıra sıra koltuklar... Öpüşenler, konuşanlar, kafayı bulanlar… Eski sevgilim de aralarındaydı. Çaktırmadan yanından geçtim.
En üst kata çıkmaya karar verdim. Merdivenler beni asma katın balkonuna götürdü. Balkonun önü parmaklıklarla kaplıydı. Oradan dans eden kalabalığı görebiliyordum. Karanlık odaya açılan kapı arkamda, tıpkı bir mağara ağzına benziyordu.
Balkonda yalnız olmam bana içeride kimsenin olmadığını hissettirdi. Öne doğru eğildim. Karanlıkta bir şeyler görmeye çabaladım. Dans pistinin ışıkları müziğin ritmine göre parladığında içerisi görünür oldu. Gözüme ilişen beyaz, çıplak bir bedendi.
Müziğin hızlanmasını, ışığın parlamasını bekledim. İçeriye girdim. Duvar diplerinde sevişmek için bekleyen ya da sevişen birileri vardı. Adım attıkça çoğalıyorlardı. Sonlara doğru daha da çoğalmış, dans pisti kadar kalabalıklaşmıştı. Tek farkı buradakilerin dans etmek yerine yalnızca sevişmeleri ve inlemeye benzer sesler çıkarmalarıydı.
Galiba giyinik tek kişi benim, diye içimden geçirdim. Duvar dibinde, iki kişi arasında yer bulup soyundum. Giysilerimi el yordamıyla iç kısımdaki boş askıya astım, ayakkabılarımı tekrar ayaklarıma geçirdim. Işık aydınlattıkça birileriyle göz göze geliyor, üzerimde gezinen elleri hissettikçe onların sahibini görmeye çabalıyordum. Öpüşüyor, bazen sevişiyor, etkilenmediklerimin ellerini tutup kibarca reddediyordum. Kimsenin ısrar etmemesi hoşuma gitmişti. Bir gece içinde hiç o kadar kişiyle sevişmemiştim.
Yoruldum. Yavaşlayan müziği dinledim. Işık artık çok az aydınlatsa da gözlerim karanlığa alışmıştı. Tam olarak karanlık oda sayılmaz, diye düşünürken müziğin daha da yavaşladığı, ışığın kaybolduğu uğultulu sessizlikte, içerisi tamamen kararınca yine birilerini arzuladım. Hoşlandığım tipler hep sarışın, ince, uzun boylu gençler olsa da hiç görmeden biriyle nasıl sevişeceğimi bilemedim. Bazen yanımdakilere dokunuyor ya da elimi öne doğru uzatıp birilerini yokluyor, emin olamayıp bırakıyordum. Gitmek istesem de kapıyı bulacağıma dair ümidimi yitirmiş, vazgeçmiştim.
Bekledim. Nereden geldiğini kestiremediğim bir el boynuma dokundu. Bir an ürksem de usulca dokunuşundan etkilendim. Elin sahibi önümde durdu. Bunu hissettim. Gerçekten onun eli olup olmadığını boynumu okşamasıyla anladım. Başım kendiliğinden göğsüne aktı. Burnum, dudaklarım yumuşak tenine değdi. Alkol, duman ve sperm kokularının iç içe geçtiği yerde yine de onun kokusunu alabildim.
Elim birden belini kavrayıp üstte, aşağılarda gezindi. Kalçaları genç birine ait olamayacak kadar düşüktü. Göğsü, adaleleri sarkmıştı. Göbeği karnıma değiyordu. Ondan, oradan uzaklaşmak istedim. Dudaklarım elde olmadan dudaklarını aradı. Öpmeye, öpüşmeye başladım. Yuvarlak sert elleri şefkatle bedenimde geziniyor, tekrar tekrar boynumu ve kısa saçlarımı okşuyordu. Temas etmekten hâlâ tedirginlik duyduğum bedene karşı benim ellerim de aynı şefkati göstermeye başlıyordu. Öpüştükçe hiçbir şey düşünmüyor, giderek kendimi o bedene kaptırıyordum. Bazen sarılıyor, birbirimizi kokluyorduk. Tanıdığım kokulara benzememesi, bana geçmişe dair bir şeyler hatırlatmaması hafiflediğimi hissettiriyordu. Nerede olduğum ancak içerideki iniltiler artınca aklıma geliyordu. Susmayı inatla sürdürüyorduk.
Ellerimi tuttu, parmaklarımız birbirine kenetlendi. Kulağıma yaklaştı. Konuşacak sandım, kulağımdan öptü. Sakalı sakalımda gezinirken bıyığıma, dudaklarıma öpücükler kondurdu. Gözyaşlarının tuzunu aldım. Fark etmiş olmalı ki yanaklarını omuzlarına sildi. Onun neden ağladığını düşünürken nefesim yavaşladı, bedenim kasıldı. Yüzünü ellerimin arasına aldım, alnımı alnına yasladım. Nefesi burnuma, dudaklarıma değdi. Sarılarak, sırtını sıvazlayıp omuzlarını öperek onu teselli ettim. Bunlara karşılık iki elimi de öptü, sarıldı.
Bunun bir delilik olduğunu düşündüm. Yüzünü görmeden seviştiğim, hatta aşk yaşadığım kişi dünyanın öbür ucundan gelmiş bir yabancı olabileceği gibi çok tanıdık biri de çıkabilirdi.
Başparmaklarıyla dudaklarıma dokundu.
“Beni görmek ister misin,” dedi.
Sesi beklediğimden tok ve yaşlıydı. Türkçe konuştuğunu hemen ayrımsayamadım.
“Kapıya kadar gelip beni uğurlar mısın,” diye devam etti.
Yolu nasıl bulacağımı düşündüm.
“Lütfen,” dedi.
Giysilerimi aldım. Bedenime değen yerlerinden onun da giyindiğini anladım.
Elimden tuttu. Balkona çıkardı. Işık dans pistini aydınlatamayacak kadar ölgün, duman ortada kümelenmişti. Ardından merdiveni indim. Beyaz saçlarını ve sakalını, yüzünün yarısını kaplayan doğum lekesini ve de öbürüne göre kısa olan bacağını bir an seçebildim. Barın önünden geçtim, kalabalığı yardım. Görevli, kapıyı açtığında gün doğmuştu.






