Katil
3 Ocak 2019 Öykü

Katil


Twitter'da Paylaş
0

Şehri terk etme kararı almıştı. Karar aldığı günün haftasında, yolculuk hazırlıklarına başladı. Kötü anılarının hafızasını işgal ettiği bu coğrafya, ölüm düşüncesini hiç durmadan aklına getiriyordu. Rüyaları şehrin kuş bakışı görüntüleriyle doluydu. Son bir yıldır, uçmadığı hiçbir rüya hatırlamıyordu. Ancak bu uçuşların sonunda, gökyüzünde bile şehir sınırlarını aşamıyordu; koca kafalı, yüzleri irinle kaplanmış nöbetçiler, sanki yaylı bir sistem kurmuşcasına, onu şehrin semalarına geri itiyorlardı. Uçağın kalkmasına bir saat kalmıştı. Akıl hastanesinin bahçesinde, cam kenarından ona boş bir ifadeyle bakan kadına el salladı. Kadının üst katta bulunan odası şehrin lunaparkını görüyordu.

Belkıs yaz günlerinde, aynanın karşısında kirli saçlarını tararken, ufak adımlarla pencere tarafına yönelir, lunaparkın hengâmesini seyrederdi, bahçeye çıktığı zamanlarda ise çiçeklerin renklerine gülümserdi. Yaz günleri çoktan bitmişti, sonbahardan kışa açılan kapı aralanmıştı. Son günlerde, birkaç kere ziyaretine gelen bu adama aşinaydı genç kadın. Ömer bir sigara yaktı. Bankın üzerinde heykel edasıyla ayakta duran adamla göz göze geldi. Adam garip sesler çıkarıyor, bir yandan da Ömer’e bakıp kahkahalar atıyordu. Banktaki adamın tuhaf davranışlarını seyrederken aniden beliren pos bıyıklı hastane görevlisinin, ses tonu gergin ve telaşlıydı. “Burada sigara içmek yasak, dışarıda iç.” Ömer hiç cevap vermeden demir kapıdan dışarıya çıktı. Belkıs’ın görüntüsü küçülmüştü. O anlamsızca bakan ifadesi kaybolmuş, yerini bulanık bir noktaya bırakmıştı. Ömer paltosunun yakalarını kaldırıp arkasına bakmadan yoluna devam etti. Rüzgârdan savrulan saçlarını düzeltmeye çalıştı. Yağmur yağmaya başlamıştı. Taksi indiği yerdeydi. Şişman taksici müziği sonuna kadar açmış, telefonuyla oynuyordu.

Ömer taksiye bindi. Taksici, müziğin sesini kıstı, toparlandı. “Havaalanına.” Yağmur damlaları, kafasını dayadığı cama vuruyordu. Taksicinin dinlediği müzik kulağını tırmalıyordu, bu şehirde yaşadığım güzel anılarım da var mı acaba diye düşündü? Mutlaka vardı. Ancak o güzel anılar, yaşadığı kötü olayların yoğunluğu içinde eriyip gitmişti. Ruhunu kaplayan öfke şehrin sokaklarına, caddelerine, parklarına, mekânlarına öyle nüfuz etmişti ki, bu şehirde yaşayan hiçbir insanla gerekmedikçe konuşamaz hale gelmişti. Yağmur aralıksız yağıyordu, caddeler su birikintileriyle doluydu, altyapı sorunu çözülemez bir belaydı. Trafik felçti yine.

Taksici, kendi kendine konuşmaya başladı. Ömer’den bir pas alsa sohbeti ilerletip kinini kusacaktı bu duruma sebep olan kim varsa ona. Ömer uykuya dalmıştı bile. Kuşbakışı rüyalar dizisi devam ediyordu, bir farkı vardı bu sefer, hava şartlarını da göz önünde bulundurmuştu, genç adamın bilinçaltı. Üzerinde uçtuğu şehri sel götürüyordu. Sular altındaydı her yer. İnsanlar can çekişiyor, boğulmamak için buldukları direk, minare, çatı kalıntısı ne varsa sarılıyorlardı. Taksici de aralarındaydı bu insanların. Ancak Belkıs'ın bulunduğu akıl hastanesi sapasağlam yerindeydi. Belkıs cam kenarında, bıraktığı gibi duruyordu. Bir akbaba sürüsü hastanenin üzerinde dolanıyordu. Ömer sürüyü dağıtmak için o tarafa yöneldi. Belkıs ağlamaya başladı, Belkıs'ın sesi tüm şehirde inliyordu.

Selle boğuşan insanlar bu sesin etkisiyle işkence çekercesine haykırmaya başladılar. Ömer, akbaba sürüsünün arasına daldı. Gözlerini açtığında, taksici küfürler savuruyor, korna sesleri ortalığı inletiyordu. Saate baktı, uçağın kalkmasına beş dakika kalmıştı. “Ne oluyor, hâlâ neden ulaşamadık?” “Ben ne yapıyım abi, görmüyor musun, fosseptik patlamış, köprü altı tıkandı.” “Hay aksi, ne yapacağım ben şimdi. Niye söylemiyorsun be?” “Ne biliyim ben?” “Ne biliyim ben olur mu, uyumuş kalmışız işte, uyandırsana...” “Kardeş git işine ya, zaten gerginim üstüme gelme...” Taksici dikiz aynasından, öfkeyle Ömer’i süzdü. “Yürüsem yetişebilir miyim?” “Arabayla bile yirmi dakikası var.” “Başlarım ben böyle işe!”

Ömer ani bir refleksle taksiden indi. Taksici de hızla arkasından. Ömer’in botları, paçaları suyla dolmuştur. Ömer sert bir ses tonuyla konuşur. “Bavulları ver!” “Kardeş sesini yükseltme, suçlusu ben miyim?” “Sana suçlusun diyen oldu mu, müzik dinleyeceğine, uyandırıverseydin.” “Sen geri zekâlı mısın, söylüyorum ya, zaten hiç konuşmuyordun, nerden bilecektim ben senin uyuduğunu?” “Ne biçim konuşuyorsun sen öyle ayı.” Taksici Ömer’in iki bavulunu sertçe yere fırlattı. Bavullar su birikintisinin içine düştü, Ömer’in üzerine çamur sıçradı. “Hayvan, hayvan!” “Hak ettin sen, paramı ver sonra da bas git.” “Vermiyorum lan!” Ömer, bavulları zar zor birikintinin içinden aldı, koşmaya başladı. Taksici arkasından üzerine çullandı. Bir hamlede yere yığdğ genç adamı. Ömer bir tarafa, bavullar bir tarafa savruldu. Taksiciyle yerde boğuşmaya başladılar. Taksici, küfürler savuruyordu. Çevreden geçenler olayı izliyorlardı, bir kişi araya girmek istedi. Ancak taksici bıçağını çekmişti. Ömer taksicinin kolunu kavradı, üzerine kapaklanmış taksici bıçağı saplamaya çalıştı, Ömer kolunu büktüğü adamın karnına doğru yönlendirmiştir bıçağı. Koca göbeğinden içeri giren metal, adamın haykırarak kenara yığılmasına sebep oldu. Kan su birikintisine doğru oluk oluk akmaya başladı.

Ömer şoktadır. Ayağa kalktı, yerde kanlar içinde duran taksiciyle göz göze geldi. Taksici koca kafalı, irin yüzlü, kapkara nöbetçilerden birine dönüşmüştü. Etraftan çığlıklar, arabalardan korna sesleri yükseliyordu. Ömer elinde duran bıçağı yere fırlattı ve bulunduğu yerden koşarak uzaklaştı. Olaya şahit olan yaşlı bir kadın: “Ambulans çağrın, ambulans!” Araya girmeye yeltenen adam polisi arıyordu. Ömer soluk soluğa kalmıştır. Köprünün karşısında ormanlık bir alan vardır, ailelerin piknik yapmak, genç çiftlerin ise sevişmek için tercih ettikleri bir yer. Olayın etkisi üzerindedir ama normal bir insanın geçireceği korku ve travmadan eser yoktur üzerinde. Kendini korumuştur. Eğer taksiciye bıçağı saplamasaydım, onun yerinde ben olacaktım, diye düşünür. Tahta köprünün üzerinden geçerken, midesi bulandı ve kustu. Ormanın içine doğru yöneldi. Kozalaklar ayağına takılıyordu. Zamansız gelişen olayların, onu getirdiği yeri sorguluyordu: Belkıs’ı özlemiş, şehri terk edememiş ve bir adam bıçaklamıştır. Sevdiğim kadını kurtarmalıyım, diye düşündü. Kanatlarına göz gezdirdi. Çığlıklar kulaklarında yankılanıyordu. Kollarını açtı, uçmaya çalıştı. Sonsuza uzanırcasına gökyüzüne doğru yükselen ağaçlara takıldı gözleri. Kuşların seslerini işitir. Gerçekle rüya arasında bulunan ince çizgide gidip gelir birkaç dakika. Yağmur dinmiştir. Elindeki kan kurumuştur. Rüzgâr, saçlarını dağıtmaktadır. Paltosunun yakasını kaldırdı. Bir ağaç dibine çöktü genç adam. Uykuya daldı.

 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR