İlk dikkatini çeken şey aradaki mesafe oldu.
Yaşlı cambaz işine gelirse der gibi gözlerinin içine bakıyordu. Öteki biraz düşünceliydi. Hilal şeklinde etrafı çevreleyen dağ sırası ulaşılmaz geldi. Orada rüzgârın kemirdiği boğazdan geçmeleri gerekiyordu.
Kenarları gevşek gevşek sarkan ceketinin içindeki paraları yokladı; bu kadarıyla kışı geçiremeyeceğini düşündü. Cambaz ise metalik sesiyle süt hayvanlarının verimli dünyalarını kafasına sokuşturup duruyordu.
Güneşin altında beklemek can sıkıcıydı. Gitmeye hazır gibi ayaklarını öne süren cambaz, adamın çöl kadar ıssız bakışlarını yakalamaya çalışıyordu.
“Dağı aşarsak şeftali bahçelerinden geçeceğiz,” dedi.
Adam, uzun bir süredir şeftali yemediğini anımsadı. Yakasına sokuşturduğu sağ eliyle boğazını kızıştıran terleri sildi.
Gelişi güzel dağılmış kayaları dolaşan dar patikayı çıkıyorlardı. Ucu sivri taşlara denk gelen ince tabanlı ayakkabıları bedenini bir kalçadan ötekine atmasına neden oluyordu.
Cambaz çevik adımlarla yürüyordu. Aralarındaki mesafe büyüdüğünde duruyor, adam ona yetiştiğinde tekrar harekete geçiyordu. Bazen bir taştan ötekine sıçrarken siyah şalvarın ağı yelken gibi şişiyordu.
Adam, cambazın onunla oyun oynadığını düşündü. Ciğerlerinin izin verdiği ölçünün dışına çıkamayacağını anladı. Onu yormayan tek şey gözleriydi. Güneşin yakıcılığına aldırmayan bir kertenkele delikli kayanın sırtında dinleniyordu. Kireç taşı ve kayısı rengi karınca yuvalarının önünden geçti. Sıcağa direnen son deve dikeni boynunu bükmüştü. Gördüğü şeylerin hiç biri şişen akciğerlerden çıkan kendi sesini duymaktan alı koyamıyordu onu. Kalbi ufacık bir hayvan gibi koşturuyordu.
Kayalık boğazda tek başına duran badem ağacına ulaştığında terli ve ciğerleri azap içindeydi. Dallardan süzülen ılık rüzgârın esintisi rahatlamasını sağladı. Dağın arka yüzünde, boğumlu yamaçları kaplayan yeşillik fark ediliyordu. Ağaçlar doğanın gelişi güzel emeğinden çok zorlu bir çabanın ürününe benziyordu. Yamacın bittiği yerde dar vadi başlıyordu. Vadinin batısında, bayıra gizlenmiş izlenimi veren taş evleri ve ağaçsız avlularıyla beliren köyü görebiliyordu; güneşin, suyunu sıktığı topraktan yükselen buğuların ardında, köy bir sanrıyı andırıyordu.
Cambaz ayağa kalktı. Yerde bulduğu bademlerden birini adamın tozlu saçlarının arasına fırlattı. Dişsiz ağzının çevresini saran büzgün dudaklarıyla ıslık çalmaya yeltendi. Bu sönük vızıltı yolculuğa devam edecekleri anlamına geliyordu.
Şeftali bahçelerinin kenarından geçiyorlardı. Kabukları baş döndürücü sularla şişen şeftaliler baldan birer lamba gibi görünüyordu. Sağ elini uzatsa yetişecekti. Cambaz bu düşüncelere geçit vermiyormuş gibi davrandı.
“Bunlara el uzatanlara katlanamıyorum.”
“Şeftaliler senin mi?” diye sordu adam. Ses tonunda aklın hinliğine çarpmayan ölçülü bir araştırma vardı.
“Her soruyu cevaplayabileceğimi sanmıyorum.”
Adam dönüşte buradan geçeceğini düşününce cambazın söylediklerini suskuya gömdü. Ayağının içine dolan kızgın toprağı duyumsadı. Çorapsız bileği kararmıştı. Silkelediği ayakkabıyı tekrar ayağına geçirdi. Ağaçlar arkada kalmışken şeftali koparmadığına dair düşünceleri saçma buldu.
Bahçelerin bittiği bozkırda avcı barınakları peş peşe sıralanıyordu. Antik mağaraların bittiği yerde tek parça kaya kütlesinin eteğine konmuş evler yükseliyordu. Üstü açık, içi boş sarı taşlı yapıların arasında dolaşırken yabanıl bir yalnızlık duygusuna kapıldı. Sessizliğin nedeni, Romalıların buraları terk etmiş olmalarından kaynaklıymış gibi hiçbir yaşam belirtisi yoktu. Cambaz, geniş bir avluya açılan paslı demir kapıyı araladı.
Adam, şişip sönmeye devam eden göğsüne rağmen nefesiyle girdiği mücadelenin üstesinden geldiğine karar verdi. Dilini ıslatacak bir bardak su, ter gözeneklerine iyi gelecekti.
“Su burada bulunacak en zor şey,” dedi cambaz.
İnek satmaktan ve konuğuna su taşımaktan daha önemli işleri varmış gibi etrafa baktı. Karnının acıktığını hatırlamak için bir süre düşündü. Mağaraların lacivert karanlığını andıran evin içine yürüdü. Üzerine peynir dizdiği lavaşı çiğnemekle uğraşırken dudakları hava kaçırıyordu. Karnı doyunca dışarı çıktı. Verandada oturan adamın önünden geçti. Ayağıyla köpek kovalar gibi ibiği alnına düşmüş horoza gözdağı verdi. Etrafını tel örgülerle sardığı kavun fidelerinin köklerini çapaladı. Kuruyan dikenimsi yaprakları ayıkladı. Güneşin saldırısına karşı kendini savunabilmek için verandaya döndü. Yere kolayca, akıcı bir hareketle bağdaş kurdu. Hazırda duran sarma sigarayı yaktı. İçine çektiği dumanı, ineğin yeni sahibi olacak adamın yüzüne üfledi.
Adam, cambazın sanki kalıcı bir davranışta bulunursa onun esiri olacakmış gibi hareket ettiğini düşündü. Kendini sorunlarına bıraktı. Duvarla çevirili avluda ayakları üzerine uzanan ineğe baktı; çenesinin çalışma şekline bakılırsa çiğnediği vitaminsiz otlardan daha fazla enerji harcıyordu.
“Gördün mü,” dedi adama.
Cambaz bağdaş kurduğu yerden silinmişti. Ses damdan geliyordu. Bir demet güneş ışığı toplamış gibi göğsünde küçük bir sepet tutarak aşağı iniyordu. Peşinden aheste aheste yürüyen kazlara aldırmadan yumurta dolu sepeti gölgeli yükseltiye bıraktı. İneğin kenarında pineklediği duvara doğru yürüdü. Parmaklarının ucunda yükseldi. Bir yuva gibi duran oyuntudan iki yaban güvercini yumurtası çıkardı. Bunları adama uzattı.
“Susuzluğunu giderir,” dedi.
Adam, küçük delikler açtığı yumurtaları vakumlayarak peş peşe yutmaya kalkıştı. Kasları gevşek dudaklarından akan salyaları sağ elinin tersiyle sildi. Biraz sonra midesinde bir canlanma hisseti. Sol elinin üzerine düşmemeye özen göstererek ayaklarını topladı. Kaburgası derisinden fırlayan ineğe yaklaşırken sol ayağından ötürü düşecekmiş gibi yürüyordu. Hayvan süt vermek sıfatıyla sürdürdüğü hayatın sıkıntılı görevinden dolayı bezgin görünüyordu. Kaça mal olacağını düşündü. Bu fikrin bir süre kafasında dönüp dolaşması, içine yerleşmesi için verandaya döndü.
“Ne düşünüyorsun,” diye sordu cambaz.
Adam inekle ilgili konuların açıldığından emin olamadı. Susmayı tercih etti.
“Kış sert geçer. İnek için burada kapalı yer yok. ”
Adam inekle ilgili konuşacaklarına ikna oldu.
El sıkıştıklarında cambazın bütün gücü bileklerinde birikti. On bin, adam için adil bir rakam gibi göründü. İneğin boynundaki nazarlığın ve memesinde birikmiş sütün antlaşmaya dâhil olmadığını sonradan anladı.
“Bunun su içmesi gerekiyor.” dedi cambaz.
Kuş uçumu mesafede sulak vadiyi işaret etti. Adamın yanından uzaklaştı. Diz boyu yükseklikteki bölüntünün arkasına geçti. Çömelirken uçkurunu çözdüğü şalvarı dizlerine kadar indirdi. Cambazdan geriye bej rengi şapka ve çenesine kadar inen kumral yüzünde sıkıntılı bir ifade kaldı.
Adamın orada işi bitmişti. Sulak vadi tarafına bir kez daha baktı. Şeftali bahçesiyle ilgisiz bir yola girmesi can sıkıcıydı. İnce tabanlı ayakkabıları ve içe doğru kıvrık sol elini yolculuk için gözden geçirdi.
Köyü terk etmekte direnen inek huysuz davranıyordu. Gırtlaktan çıkardığı seslerle hayvanı sakinleştirmeye çalıştı. İnek yeni yaşamına alıştığında aksak yürüyüşünde bir değişim yaşanmadı. Bir dizi zayıf omurgaların üzerinde yürürken daha fazlasını yapamıyordu.
Mesafe kat ettikçe hayvanın memeleri, insanın canını acıtacak kadar kuru ve küçük göründü adama; umutları yer değiştirmeye başladı. İneği birilerine satmazsa kışın yarısını dahi çıkaramayacağını düşündü.
Köy yarım kuş uçumu mesafe kadar geride kalmıştı. Yeryüzüne inen güneşin şalgam tonları can çekişiyordu. Karanlık iyice derinleşmeden yürümekte zorluk çeken sol bacağını kasabaya ulaştırmalıydı.






